Blog başlığındaki "+40" UYARISINI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.

Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.

Tedbir olarak yanınızda sağlık ekibi bulundurunuz veya çıkınız! +40 :))

İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.


Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın.

Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

chp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
chp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2015 Pazar

OY VERECEĞİNİZ PARTİLER HAKKINDAKİ TESPİTLERİM

New York İkiz kuleleri

11 Eylül 2001 İkiz Kule tezgahı ile yeryüzüne "Demokrasi" getirme kararı alan ve, G.W.Bush ile Müslüman dünyasına "Haçlı Seferi" ilan eden Avrupa ve Amerikan Haçlı koalisyonu, geçen 14 yılda, Afrika, Arap yarımadası, Irak, Afganistan, Pakistan, Pencap, Malezya, Endonezya, Ukrayna, Gürcistan bölgelerinde oluk gibi kanlar akıttı, 1950'lerden itibaren binbir emekle yaratılmış bütün medeniytlerini yaktı, yıktı.

Bizim ülkemiz, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler d ebu "demokrasi ithalatının "eşbaşkanlığını yaptılar.
Bunca tecrübeye, her gün kendilerine ait onlarca muhalefet beyanlarına rağmen seçim zamanı bir çarkediş başladı ki sormayın.

AKP hükumetinin değişmez istepnesi MHP, Atatürk rejiminin ve demokrasinin savunucusu CHP, yıllardır mücadele ettikleri, Gregoryen Ortodoks Ermeni Hristiyanlığından Sünni İslam'a devşirmelerin tarikatı olan Gülen cemaati ve 35 yıllık terör ile 50.000 insanımızın kanını döken terör örgütü ve onun siyasi partisi HDP ile bir grupta toplandılar.

Ben bunlara "Ermeni din ve mezhepler koalisyonu adını verdim. Çünkü, Müslüman ve Hristiyanlığın farklı mezheplerinden oluşan Ermenilerden oluşan bir yapılanma oldu.(Tıkla)

Partide ne kadar vatansever, Atatürk cumhuriyetinin değerlerine bağlı, terör örgütüne karşı olan varsa tümünü temizlediler.
CHP'den atılanlar, MHP'ye kabul edilmeyenler ve atılanlar da Vatan partisi ile Vatan partisinin AKP ile işbirliğinden ürkenlerin kurdukları Anadolu Partisi ve emekli general Osman paşanın HEPAR'ında kendilerine yer buldular.

AKP, Yezidi Kürtler, Kripto-aleni Süryaniler, Rumlar, Çerkezler de Siyonist Amerikancılığı temsil etmektedirler.

Bu gruba destek veren Gülen cemaat medyası ile Doğan medyası ve Alevi, Sol görünümlü görsel yayın organları HDP'siz bir dakika geçirmemektedirler.

MHP, HDP destekçisi bir bayanı milletvekili adayları arasına almıştır.

CHP'den her gün bir vekil adayı veya vekil, HDP ile koalisyondan bahsetmektedir.

Vatan Partisi de AKP ile uzlaştı, bütün muhalif kanallar çatır çatır muhalefet yaparken onlar Kertenkele belgeselleri, Amerikan filimleri yayınlıyorlar.

Üzüldüğüm, Hulki cevizoğlu, Nihat Genç, Birgül Ayman Güler gibi çok değerli beyinlerin VATAN partisinde olmaları.


Bu da, Vatan Partisinin da Amerikan demokrasisine yeşil ışık yaktığını gösteriyor.

Geriye ne kaldı?

Onlar da zaten cüzzamlı gibi görülen, kimsenin ilgisini çekmeyen küçük partiler.

2008'den beri Ergenekon, Balyoz, Askeri casusluk gibi adlarlar oynanan Silivri Koloni Hapishanesi merkezli tiyatro, tersine dönmüş Gülen cemaati üzerinden oyanır olmuştur.

"Yoktur birbirimizden farkımız, ama biz Osmanlı Bankasıyız" reklamı deyişinde olduğu gibi, her birisi "Biz Osmanlı Bankasıyız" diyen ama tümü Amerikan siyasetlerinde birleşmiş TBMM içi ve dışı partilerin, irili- ufaklı TBMM'ye girecekleri de son gelişmelerle belli olmuştur.



I.Dünya Savaşının ve Çanakkale'ye saldırıların 100. yıldönümünde AKPKK'nın çıkarttıkları Büyük Şehir Yasası gereğince, 1980'lerde Kenan Evren'in ABD ile imzaladığı "Sekiz Eyaletli Türkiye Haritası"nın yasal zemini hazırlanmıştı.

Yukarıdaki bilgiler ışığında, TBMM'yi dolduracak TBMM dışı partilerden küçük bir katılım ile de Sekiz Eyaletli Türkiye Haritasının "partiler arası konsensüs" ile kabul edilerek gerçekleştirileceğini görmek gerekir.

2015 genel seçimlerinde vereceğiniz her oy, devletin bölünmesine, iç karışıklığa "evet" olarak yansıyacaktır.

Başta kendime olmak üzere herkese "akıl-fikir-beden "sağlığı dilerim.
Zaten hangisine oy versen hepsi de Amerikancı.
Malum bizde siyasi sihirbazlar değişir ama, şapkalarından hep Amerikan bayrağı ve siyasetleri çıkar.

Bu videoları mutlaka seyrediniz;


Atatürk düşmanlığı yapanların gerçek kökenleri;




Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

6 Eylül 2012 Perşembe

TURKIYE CUMHURIYETINI VE CHP YI TANIMAK


TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ VE CHP’Yİ TANIMAK


CHP’yi anlamak cumhuriyet tarihini anlamak ile doğrudan ilişkilidir. Ancak cumhuriyet tarihi cumhuriyetin tarihi boyunca en çok çarpıtılmış bir konu olduğundan ve bu konuda birbirleriyle yüz seksen derece ters açıyla çelişen kitaplar, yazılar yazılmıştır ki bunların arasında doğrunun hangisi olduğunu anlamak gerçekten olanaksızdır.

Bu yazıyı okuyorsanız, benim her iki tarafında pek itiraz etmeyeceği bir tarih anlayışını içeren özet yazımı sizlere sunuyorum. Daha geniş tespitlerim için “Sola Açılan Haçlı Seferi ve Cumhuriyet tarihimiz” başlıklı yazımı (2GB büyüklüğünde kitap gibidir.) okuyunuz.

Bu yazım üzerinde sağ-sol, iktidar-muhalefet büyük ölçüde televizyon kanallarında yaptıkları tartışmalarda uyuşmuşlardır.

Şimdi tarihe gelelim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi, ekonomik ve askeri kişilikleri Osmanlı’dan beri “dönme/devşirme” adı verilen ve padişaha “kul/köle” olarak “Müslüman edildikten sonra “ saray hizmeti ile başlayan askere almalarla devlete doldurulan, sonra da istedikleri adamı padişah edecek güce erişen, devleti teslim almış olan, Arnavut, Ermeni, Sırp, Rum gibi gayrimüslümlerin günümüze uzanan nesillerinden oluşmaktadır.

Osmanlı ve cumhuriyet tarihinde Ermeniler devlet içinde önemli yer işgal etmektedirler. CHP de büyük ölçüde bunların farklı inanışlarında olanlardan oluşmaktadır.

Ermeniler, Balkanlardan göç etmiş bir kavim olarak veya Anadolu’nun yerlileri olarak da anılmaktadırlar. Ben onların kökenlerinin bütün Avrupa kavimleri gibi Mezopotamya-Anadolu kökenli oldukları kanaatindeyim.

Avrupa’dan Horasan’a (Güney Türkistan’a) kadar değişik yerlerde yaşadıkları için bu coğrafya da mevcut olan eski İran dini olan Mitra/Mihr (Güneş) dini, onu takip eden Zerdüştlüğe geçtiklerinde Aramazd (Ahura Mazda ve Angra Mainyu/Ehriman/Eryaman/Erman/ Arman/ Ermeni) şeytanına ve Ay Tanrısına tapınan (Sin şeytanı) Sabi, Mecusi dinlerine girdiklerini  belgeleriyle yazmıştım.

M.S. 315’de bilge rahipleri olan Aziz Gregor sayesinde günümüzdeki dinleri olan “Gregoryen Hıristiyanlar” olarak ilk İncillerden kabul edilen Etiyopya İncil’ine dayalı dinlerine geçtiklerini biliyoruz.

Ermenilerden 10 yıl kadar sonra Grek İncil’ine dayalı Hıristiyanlığı kabul eden Roma imparatorluğu ve onu takip eden Bizans İmparatorluğu Ermeni kitabını ret etmiş, Ermenileri “şeytan ibadeti” yapan “kâfir” topluluk olmakla suçlamış ve sürekli soykırım uygulamıştır.
Aynı şey Mezopotamya (Dicle-Fırat nehirleri arasındaki ada toprakları) üzerinde yaşayan Arami, Süryani ve Irak Arapları da Ay Tanrısı Sin’e tapınan aynı Ermenilerin, İranlı Zerdüştlerin ve Greklerin “Tapınak Fahişeliği” olarak da bilinen “Şeytan İbadeti” dinlerinin kökeni olan Sabi, Yezidiler de bu soykırımdan nasiplerini alıyorlardı.

Bu kavimler, VII.yy.da Emevi imparatorluğu döneminde İslam’a zorlandıklarından bir kısmı “örtülü Müslüman” olarak yeni tarikatlar adı altında Müslüman oldularsa da bir kısmı da Tevrat-İncil okuyarak Hıristiyanlığa geçmişlerdi ama Sabi-Yezidi inançları temelinde olmuştu bu.
Sabi ve Yezidilerin Hıristiyanlıkla akrabalıkları böyle başlamıştı.

Çünkü Müslümanlar da Bizanslılar da bunların rahiplerini, beylerini öldürerek kendi (Grek) soylarından olan batılıları başlarına geçirmiş bunları asimile etmişti.

Buna rağmen hem İslâm hem de Roma karşıtlığı içlerinde vardı ve her iki güç de her fırsatında bunları X.YY. a kadar soykırımlara uğratmayı sürdürdüler.

Onuncu yüzyılda Büyük Selçuklu İmparatorluğunun bölgeye hakim olmasını takiben bölgeye büyük göçlerle gelen Türk kavimleri de kısmen Zerdüşt kısmen Yezidi Kureyş Müslümanlarıydılar. Muaviye darbesi ile iktidarı ele geçiren Mecusi Kureyşliler Güney Türkistan Türklerine ve İranlılara Yezidiliği aşılamışlardı, bunun günümüz İslam’ı ile alakası yoktur. İran ve Azerbaycan’ın mezhep farklılıklarının kökenleri de buna dayanır. Osmanlı padişahlarından Yıldırım Bayezid’in ve Yavuz Sultan Selim’in babası olan “II.Bayezid’in adları (Bayezid, Bay Tatarca Tanrı Yezid de Tavus-Yezdan şeytanının adıdır.) Yezidi ve Zerdüşt tanrılarının adlarıdır.

Bunları bilmeden kavimleri tanıyamayız ve doğruyu göremeyiz.

İran ve Güney Türkistan bölgelerinden tanışan ve ski din kardeşi olan Türkler, Kürtler ve Ermeniler arasındaki yakınlığın nedeni bu “din kardeşliğiydi”.

X.yüzyıldan itibaren Türkler sayesinde Ermeniler, Yezidiler, Sabiler ve Anadolu coğrafyasında kalmış kökenleri eskilere uzanan Türk, Fars, Arap ve öteki kavimlerin Türklerle gelen İslâm’ı benimsemelerinin, onlara destek olmalarının ardındaki gerçek de buydu.
1299’da Osmanlı kurulduğunda yerleşik yaşayan ve devlet kültürü olan ayrıca eski akrabalıkları da göz önünde bulundurularak devletin başına getirilmişti.

1453’te İstanbul’un fethine kadar İstanbul’a girmeleri yasak olan Ermeniler kiliseleri, patrikleriyle birlikte İstanbul’a devlet eliyle yerleştirilmiş ve mal-mülk, saltanat vermişti.

1519’da Mısır ve Hicaz’ın fetihlerinin tamamlanmasının ardından Sünni İslâm mezhebini benimseyen Osmanlı eski ortakları olan Ermenileri ve Türkmenleri üzmüştü.

Yavuz’un yeni Osmanlı’sı Endülüs’ten soykırımdan kurtarılarak getirilen Yahudileri ve Hicaz Araplarını, Müslüman kisveli Yezidi ve Sabileri devlet içine doldurmaya başlamıştı.

Buna tepki gecikmedi, Celali isyanları yaklaşık üç yüz yıl sürdü, çaktırmadan Ermenilerle mezhep-kültür akrabalığı olan Rus Çarlığı Osmanlı’dan toprak kazanmaya başladı, devlet içine Ruslar, I.Murat zamanında yeniçeri Ocağına ve Batı Anadolu’ya doldurulan Slav kökenli Sırplar ve Arnavutlar aracılığıyla doluşmaya başladı.
Devlet içinde yürütülen iktidar çekişmeleri, Celali, Yeniçeri, Süryani, Yezidi Kürt İsyanlarıyla büyüdü, devlet toprak ve itibar kaybetmeye başladı.

Süryani,Yezidi Kürtler, Araplar, Yahudiler devleti İngilizlere ileride Amerika’ya bağlayanlar olurken, Ermeniler, Mason Sabetay Sevi Yahudi-İslâm tarikatına geçmiş Ortodoks Hıristiyan’ından Ermeni, Müslüman, Türk ve Aleviler de Rusyacı oldular.

Osmanlı bu iki grubun saltanat ve devleti pazarlama kavgaları içinde çöktü.

1919-1923 Cumhuriyet’in ilanı arsında Kuvay-ı Milliyeciler arasında yeni bağımsızlık akımı olan Sosyalizm ve Fransız devriminden etkilenen her iki gruptan aydınların, vatansever olan herkesin elbirliğiyle
Yürütülen bağımsızlık savaşını engelleyenler ise bu Yezidi Kürtler, Araplar, Sabiler ve İngiliz-ABD’ci Mason Yahudiler olmuşlardır.

Buna özünde Rusyacı olan ama Atatürk’ün yapacağı devrimin sonucunda saltanatlarını kaybetmekten korkan Dersim’in Emeviler döneminde beyleri babaları öldürülüp Hicaz Arap’ı Yezid Kureyşan aşiretine dayanan Yezitler ve artlarına takılan Dersim aşiretleri de 1921 Koçgiri, 1937-38 Dersim isyanları ile katılmışlardır.

Bazı Dersim aşiretleri ise bu isyanlara katılmamışlardır.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı sonrasında özünde “çok partili siyasi yaşamı amaçlayan” siyasi devrimlerin sonucu olarak CHP kurulmuştur. O zamanın CHP’sinde Kurtuluş Savaşında gayret gösteren, hizmetler vermiş her dinden, her siyasi görüşten, her azınlıktan milletvekilleri görev almışlardır. Tabii ki İngilizci ve Amerikancılar hariç!

Çünkü onlar İngilizlerin istekleri üzerine 1937 Dersim İsyanına kadar 25 isyan çıkartmışlardı.

Bunların sonuncusu olan Şeyh Sait İsyanı, İngiliz işbirlikçisi Bitlis Yezidi (Okur-yazmaz din uleması (!) veya insan vücudunda yaşayan ve öldükten sonra başka insan bedeninde dirilen tanrı şeytan Yezid!)
Said-i Kürdi’nin öğrencisi ve “birader-i azamım” dediği Palu’lu bir Yezidi Kürt aşiret ağasının çıkardığı isyandı.

Bu isyan 1925 Aralık’ında başladığında, Elazığ kışlasına yapılan bir gece baskınında 115.000 Tük askerinin uykuda kesildiğini 1984 Açık Öğretim Fakültesi’nin yayını olan ders kitabı “Atatürk İlke ve İnkılâpları Cumhuriyet Tarihi” kitabında bir cümle olarak okuduğumu hatırlıyorum.

İşte bu nedenle bu teslimiyetçi özünde Büyük İskender ve Roma-Bizans dönemlerinde bölgeye yerleştirilmiş “Rum/Grek/Yunan” kökenli kavimlere dayanan Deliüzzaman-ı Yezidi Said-i Kürdi ve görüşünde olanların hükumete sokulmaları elbette düşünülemezdi.
Çünkü “İslam Kürdistan” devleti kurmak için isyan eden asileri hangi devlet içine alabilir?

Atatürk ve zamanın CHP ikidarı da bunu yapmıştı.

Başlangıçta Atatürk’ten çok umutlu olan İngiliz-ABD mason küresel sermayesi, Atatürk’ün Said-i Kürdi’yi dışlaması, Kur’an-ı Kerim’i ve tefsirini Türkçeye çevirterek yazdırmasıyla gerçek Kur’an İslam’ına kapı açması onların istediği “teslimiyetçi İslâm” olan ve 19.yüzyılda İngiliz din adamlarınca üretilen Nurcu, Efganici, Kadıyanici anlayışı ret etmesi, Osmanlı’dan çıkan topraklarda “bağımsızlık örgütlenmelerine” yönelmesiyle ondan vazgeçtiler ve Masonları üzerine saldırttılar.

Hatta mason Yahudi aileye mensup eşi Latife hanım’a balkondan “İbne” bile dedirttiler.

1937’de I.Dersim isyanının başladığı sıralarda Atatürk ilaçlarla hasta edildi, zehirlendi, yanlış teşhislerle ve ilaçlarla hastalığı ilerletildi ve 10 Kasım 1938’de öldürüldü. Bu konudaki “Dersim Yemini ve Atanın Ölümü” ile “Sola Açılan Haçlı Seferi” başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz.
CHP’nin Atatürk ve ardından ülkeyi 12 Mayıs 1939 İngiltere-Türkiye Kredi antlaşmasını imzalaması ve bunu, keşifler tarihinin önemli keşfi olan Ümit burnunun  keşfinin ardından Portekiz’in Hindistan’daki Babür imparatorluğunda koloniler kurmasını, İspanyolların cihan imparatorluğunu kurması ile Kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun ilkelerine uyularak öteki Haçlı devletlerinin de işgal edilen ülkede hak iddia etmeleri ve bu hakka sahip olmaları uyarınca İsmet İnönü CHP’sinin bu kredi antlaşmasını Fransa, Almanya ile tekrar etmesiyle ülkemiz İngiliz=Haçlı Mandası (İdaresi) altına girmişti.

On beş yıllık bu dönemde de İsmet paşa özellikle Kürt Alevisi olarak da bildiğimiz Mihri Ermenileri, Sabetaycı Masonları, 10 Kaısm 1938 askeri cuntasını kurduğu Arnavut Fahrettin Altay’ın soydaşları olan Alevi/Mihri Arnavutları, kendisine yakın olan ve her başbakanlıktan alınışında Kürt isyanı çıkartan ve “Nurcu” olmayan açıktan şeytana tapınan gerçek Yezidi Kürtleri devlet içine doldurmuş, Türkler ve Kubilay olayı gibi gerici şerefsizlikleri yapan ve kendilerine “Sünni” diyen teslimiyetçi, işbirlikçi Yezidi Nurcuların yüzünden, onlardan hoşlanmayan Sünni Türkler de devletten uzaklaştırılmışlardı.

Şeytan Yezdan/Tavus’a tapınan Yezidi Kürtler ile cennetten kovulmuş dişi şeytan Roha/Ruha’ya tapınan Sabilerin kullandıkları adlar Müslüman adlarıdır. Her ikisinin şeytanlarının babası da “Allah” tır. Sabiler yaklaşık 6.000 yıldır “Lailâheillallah” demektedirler. Otuz gün oruç, iki ile yedi vakit namaz, hac, tavaf, İslam ve Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte ne varsa bunlarda vardır. Adları; Mikail, Ebubekir (Cebrail’in adıdır), Suceddin, Secaeddin, Allahverdi, Tanrıverdi, Fahreddin, Sadeddin, Seyfeddin, Şems, Şemsiye, Şemsi, Abdülkadir, Abdullah, Ruhullah, Fazlullah, Hayrullah, Bahaeddin, Sencer, Attar, Ceylan/Geylan-i, Adi, Hadi, Ekber, Elibol…şeklinde gider. İslâm sahabelerinin tümü İslam öncesi Yezidi, Mecusi, Sabi olduklarından bütün Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman adlarının kökenleri bunlardan alındığından ne biliyorsanız onlardır. Ben en çok kullanılanlara birkaç örnek verdim. Din olarak bu dinlere girmeniz olanaksızdır. Onlardan doğmanız gerekir.

Soy davası güdenler, Müslümanlar arasında “milliyetçilik, ırkçılık yapanlar bunlardır. Türkçülerin de ilkleri bunlardan olan Ziya Gökalp gibi Yezidi Kürtlerdir. Malum Türkler milliyetçilik gütmezlerse bunlar zemin bulamayacaklardı. Bu yüzden Türk milliyetçiliğini bunlar yaydılar ve MHP’nin ilk katliamlarını yapanlar da katliamlara uğratılanlar da bunlardan ve Mihri Ermenilerdendi. (Mihri Ermeniler güney Karadeniz’den Süleymaniye’ye, Yozgat’tan Ermenistan’a kadar bölgelerde yaşarlar. Özellikle Dersim olarak bilinen Malatya’nın bir kısmı, Tunceli, Elazığ, Sıvas, Erzincan, Tokat, Amasya bölgelerinde yoğundurlar. Bazı yerlerde çoğunlukturlar. Yezidi ve Sabiler bunları sevmezler bu yüzden Sağ-sol çatışması aslında Mihriler (Kürt Alevisi adını kullanırlar) ile Yezidi-Sabilerin (Nurcular, 1850 sonrası Halidi Nakşibendiler Kürt olarak kendilerini tanıtırlar.)

Yezidi ve Sabileri tanıdıktan sonra kaldığımız yerden devam edelim;

01.Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgali ile başlayan II. Dünya savaşında orta yerde parçalanan bir devlet olmamak amacıyla İsmet İnönü’nün imzaladığı bu kredi antlaşmasını İngilizlerin ve Amerikalıların önerilerine göre devletin siyaset izlemesi takip etmiştir.
1943 yılında Rusların Almanları Moskova ve Leningrad’ta bozguna uğratmasının ardından Kahire’de İsmet paşanın da katıldığı Çin önderi Çan Kay Şek, İngiliz başbakanı W.Churchil, ABD başkanı H.Truman’ın bulunduğu bir toplantıda II.Dünya savaşı sonrası olacak yeni dünya düzeni yapılanmasında mecut olan Cemiyet-i Akvam’ın (Uluslar Topluluğu) “ABD,İngiltere,Çin, SSCB(Rusya) ve Fransa’nın başını çekeceği BM’ye (Birleşmiş Milletler) dönüşeceği kararlaştırılmıştır.

İsmet Paşa’ya da bu teşkilata katılması telkin edilmiştir. Savaş sonrası bu yapılanmanın süreci başlatılmıştır ancak bizim için önemli olan bu yapılanmanın dışında 1947’de ABD, İngiltere, kolonisi olan Kanada ve günümüz Avrupa Birliği ülkelerinin Atlantik okyanusuna kıyısı olan ülkelerin sözde SSCB tehdidine karşı kurdukları tamamen Roma, Grek (Eski Yunan) ve kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun “Haçlı İlkelerinin” değerlerlerine sahip çıkan NATO (Kuzey Atlantik Ticaret Antlaşması-North Atlantic Trade Organization) örgütü kurulmuş ve Türkiye İngiltere ile ABD tarafından bu yapılanmaya katılmaya zorlanmıştır.

Buraya kadar bilinen şeylerdir ama burada tuhaf olan şey ise Türkiye’ye asırlardır Müslüman görünümlü, hatta namaz kılıp oruç tuttukları için Sünni mezheplerden kabul edilen Adeviye Tarikatı mensupları olan ve Ezd, Ezdi, Yezd, Yezdan, Tavus adlarıyla andıkları şeytandan türediklerine inanan ve “Şeytan İbadeti” olarak bilinen Yezidi Kürt dinine mensup, Bitlis, Hakkari, Mardin, Urfa’dan Adana’ya kadar olan kuşakta yaşayan Yezidi Kürtlerden olan ve sözde Sünni İslam tarikatı adını alan Bitlis Yezidi Said-i Kürdi’nin kurduğu Nurculuk tarikatına mensup, Osmanlı’nın çöküş döneminde askere gitmemek için padişaha muhtıra veren, sayısız isyanlar çıkaran, Atatürk devrimlerini engellemek için “ırkçı,ayrılıkçı”  26 Kürt isyanını başlatan Yavuz Sultan Selim’in bölgeyi Osmanlı topraklarına kattığı 1516’lardan itibaren hor gören sinsice Vatikan ve Rusya ile işbirliği içinde bulunan, emperyalist devletlerin istekleri doğrultusunda Osmanlı ve Atatürk cumhuriyetinde “Din elden gidiyor!” isyanları ile halkı bölen, devlete karşı getiren Vatikan işbirlikçisi Nurcuların idaresinde bir hükûmet de istenilmişti.

Bunun fitili de İsmet İnönü’nün 1946’da kendi ikâmeti olan Pembe Köşk’te gizlice Celal Bayar ile yaptığı görüşmede döşenmiş, bunu takiben İsmet paşa’nın kabul edilmeyeceğinin bildiği halde verdiği köylülere toprak dağıtılmasını esas alan Toprak Reformu yasasına karşı Cela Bayar, Adnan Menderes, F.Rüştü Zorlu, Tansu Polatkan dörtlü çetesinin verdiği ve “Dörtlü Takrir” adıyla tarihe geçen muhalefet bildirisi ile ateşlenmişti.

Bunu da 1946’da DP’nin kurulması ve seçimlere katılması izlemiş, 1943’lerde yapılan kararlaştırma sonucu bu Vatikan işbirlikçisi yapılanma 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara getirilmişti.

Bu şike gereğince CHP 1950-1960 arası asla iktidara asılmamış, sadece 27 Mayıs 1960 darbesini takiben beş yıl iktidar olmuş bunu 1974 ve 1979 (Bir yıllık) MSP-CHP koalisyonları izlemiştir. Asla iktidara asılmamıştır.

İsmet paşa ile Celal Bayar arasındaki bu muvazaa (şike) Hüsamettin Cindoruk’un yeni DP’sinin de internet sitesinin ana sayfasında yer almaktaydı.
İşte bu konuyu dört yıl kadar önce “CHP Muvazaaları” konulu yazımda dile getirmemi CHP içinde tartışmalar takip etmiştir.
Bu yazım ve öncekilerinde zaten bütün iktidar ve muhalefet  partilerinin batılı küresel haçlı çetesi olan ABD-AB güçlerine sadık olanlardan seçildiğine göre, Bush dönemindeki AKP’nin aşırı sansürcü ve özgürlükleri kısıtlayan tutumunun engellenebilmesi için CHP’nin geçmiş ,işbirlikçiliklerinin hatırına (!) küresel güçlere bir “parça demokrasi” kurtarabilmek, devletin toptan köktendinciliğe teslim edilmesinin önlenmesi için başvurmalarının uygun olacağını önermiştim.

Bunu takiben CHP’den bir heyet önce ABD’ye ardından AB’ye giderek görüştü. Ardından AKP’yi eleştirme özgürlüğüne yeşil ışık yakıldı, o zamandan beri Deniz Baykal değişti, CHP tarihinde görülmemiş şekilde hükumeti her konuda eleştirir hale geldi.

Ancak batılı güçlerin sözde Sünni İslâm siyasetine yatırım yapmaları yüzünden,  CHP, AKP’nin oylarını düşüşe geçtiği veya tam seçim arifesi veya seçim zamanlarında yeni başkanları Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyen merdivende inişi karıştırma, genel seçimde oy kullanamama ve bunu oylamanın sürdüğü saatlerde televizyonlardan halka bildirilmesi gibi daha bir çok sakarlıklarıyla AKP’ye hizmet etmiş, halkın muhalefete güveninin artmasını engellemiştir.

Ancak CHP en azından o tarihten itibaren bu güne kadar “serbest eleştiri” ortamını sağlamıştır.
İster beğenelim ister beğenmeyelim ama ülkemizin gerçekleri budur.

1952’de NATO üyesi olmamız, bunun uğruna 1950’de askerimizi, haçlı devletlerinin Kore’yi işgaline destek vermeye yönlendiren hükümetlerce devletimiz bir “Türk ve Müslüman Devleti” olmaktan zaten çıkarılmıştı.
Bu “Tam Sömürge Ülke” şartlarında bir parça özgürlüğe sahip olmak için bile bu “küresel işgalcilerin onaylarını” almak gerekmektedir.
CHP de bunu yapmıştır. Bu yüzden bazı konularda da anlayış göstermek gerekir veya bazı hallerde de desteklemek gerekir düşüncesindeyim.

Eğer CHP’yi de yıldırırsak inanın bir Libya, Suriye olmamız an meselesidir! Yıldırmazsak ne değişir derseniz o da meçhuldür. Bu onların “sol” veya savundukları “Atatürkçülük” zihniyetine bağlılıklarına bağlıdır.

Atatürk ve Türkiye Cumhuriyetine karşı İngiliz-Fransız destekleriyle dedelerinin çıkardıkları “feodal” isyanlarda kaybettikleri yakınlarının sayıları basında kendi eşlerinin ağızlarından yer almaktadır.

Ne kadar onlardan umutlanmalıyız? Sorusuna cevabı onlar devlete ve cumhuriyete bağlılıklarını gösteren icraatlarıyla vereceklerdir.

Yani demek istediğim, “Ehven-i Şer’dir”, kötünün iyisine razı olmaktır.

İşte bu şartlar yüzünden mi yoksa kalbinde gerçekten Atatürk Cumhuriyetine karşı kin olduğundan mı ya da terör örgütünün güçlenmesine engel olmak onu bölmek amacıyla mıdır bilmem CHP, dün kendi TV’si olan Halk Tv haberlerinde “Dersim Soykırımını işleyen bir sergi açılışı” haberi verdi. Daha bunun gibi kendisini ayrılıkçı PKK yanlısı gösterecek nice sakarlıkları vardır ve bunlar saymakla bitmez.

Ama CHP mevcut TBMM aritmetiği şartlarında ne yazık ki “alternatifsiz muhalefet” durumundadır. Malum MHP, kuruluşundan bu yana olduğundan farklı olarak iktidar partisine karşı çok ağır eleştiriler içeren bir muhalefet yürütse de en sıkışık dönemlerinde AKP’nin kucağına oturmaktan asla vazgeçmemekte ve “yama parti” özelliğine toz kondurmamaktadır.

Öteki muhalefet partisi ise ABD-AB baskıları ile TBMM’ye sokulmuş terör örgütünün yasal temsilcisidir.
Tekrar ediyorum, “ehveni şer” diyerek kerhen de olsa CHP’yi yıpratmaktan kaçınmalıyız ama “ihanet kokan eylemleri” olduğunda da yerden yere vurmak gereklidir!


Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc

27 Haziran 2012 Çarşamba

MILLI OLMAYAN BASBAKANDAN MILLI DURUS CAGRISI


MİLLİ OLMAYAN BAŞBAKANDAN MİLLİ DURUŞ ÇAĞRISI
VEYA
ŞAMAMA VE BEN


Suriye’nin iki gün önce düşürdüğü uçağımız, henüz izleri bulunamamış pilotlarımızın ölü veya diri olduklarına dair herhangi bir bilgi de ortada yoktur.
Evet, devletin uçağına yazık olmuştur, umarım, hataları sadece “asker olmak ve verilen emirleri yerine getirmek olan” pilotlarımız da sağ ve salimdir ve ailelerine bir an önce kavuşurlar.

Dış işleri bakanı Ahmet Davutoğlu Yahudi’si NATO’nun beşinci maddesine göre Suriye’ye NATO müdahalesi istedi ama işin içinde Çin ve Rusya gibi BM’nin beş üyesinden ikisinin muhalefetleri olunca NATO sadece saldırıyı kınamakla yetindi ve RE.T.E’yi destek açıklaması yaptı.

Bunu B.M (Birleşmiş Milletler Örgütü)nin lağvedileceği hakkında bir başka dedikodu takip etti.
İşte, ülkemizi savaş ortamına iten, büyük bir dünya savaşına neden olabilecek, kökü dışarıda olan, dayatma düzmece askeri bir senaryonun yarattığı sorunların ağırlığı altında ezilirken, bu destek ve dedikoduların gelmelerinin ardından başbakan RE.T.E gene o öküz böğürmesini andıran gür sesiyle yağdı gürledi.

Ama AKP hükumetinin uyguladığı işbirlikçi siyaset, Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki Süryani, Ermeni ve Yezidi Kürtlerle Arapların Haçlılardan aldıkları desteklerle devleti yıkmak için çıkardıkları isyanlar ile aynı istikamettedir.

Bütün iktidar partisinin başında bulunanların kökenleri de bu isyancılara, teslimiyetçilere dayanmaktadır.
-“Türkiye’nin dostluğu şöyledir, düşmanlığı böyledir, korkulmalıdır!” gibi hamaset içerikli yüksek volümle söylenmiş, arkası doldurulamayacak, işkembeden üflenmiş bir sürü bağırsak gurultularıyla halkın gazı alınmakta, inceden inceye halk, nedenini asla anlayamayacağı, sorgulayamayacağı bir oldu-bitti “savaş psikozuna” sokulmaktadır!

Bu bağırsak gurultularını gene Mavi Marmara olayının ardından RE.T.E’nin çıkardığı gurultularla aynı sesler olduğunu CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu parti grup toplantısında dün dile getirmişti. Bunun ardından da Suriye’nin uçağımızı düşürmesinin de hazmedilemeyeceğini de eklemişti. Bunu da yapmamazlık edemezdi zaten.

Öteki muhalefet partisi MHP başkanı Devlet Bohçalı ise tamamen her konuda AKP’nin arkasında olduğunu ifade etti ve bu gün RE.T.E’den büyük bir teşekkür aldı.

Dersim’li Kemal bile daha tedbirli, ortadan, yuvarlak ifadeler kullanırken, Dövlet Bohçalı, Libya olayında ve Türban konusunda olduğu gibi bu olayda da AKP’ye çıktığı tam destek ile asla bu devleti yönetemeyecek, kalitesiz, kişiliksiz, yama, kukla, gaz alıcı, vatansever Ülkücüleri aldatan, satan, başkaları tarafından o koltuğa oturtulmuş, ”bekârlık çeken çileci” Fethullah Gülen şakirti bir parti başkanı olduğunu ortaya koymuştur.

MHP önderi Dövlet Bohçalı ise bu söylemiyle kendisi ve partisi MHP’nin şanına yakışır, Amerika’ya sadık bir “yama parti” olduğunu kanıtlamıştır.

Ben bu adamın, 1917’de Süveyş yenilgisinin ardından İngilizlerin emriyle Suriye, Lübnan’dan Adana bölgesine geri yerleştirilen ve Fransız üniforması giyerek, Adana Klikya Hıristiyan Krallığı kurmak amacıyla Türk askerine kurşun sıkan ilk posta 178.000 kişilik Ermeni sürgünlerinden olduğuna iyice inanmaya başladım!

Başbakan RE.T.E CHP’nin kısmi desteğine de teşekkür ederken Bohçalı’yı göklere çıkarttı ve arkasından da ekledi;

-Böyle günlerde iktidar muhalefet birlikte davranmalıdır, muhalefet de bunu yapmıştır teşekkür ederim! Dedi ve arkasından kendisini eleştiren bazı gazeteciler ile internet medyasına verdi veriştirdi.

Eleştirdiği medya unsurları sanki böyle günlerde bir olunacağını başbakan RE.T.E’den öğrenecek!

Sen ki, mahalle muhtarı olamayacak haldeyken partin seçimleri kazandığında meclise giremediğinden, işbirlikçi NATO paşası zamanın genelkurmay başkanı Hilmi ÖZKÖK ile görüşmek için ABD dışişlerinden Wolfovitz’e sana bir görüşme ayarlaması için sonu, “Daima sizin olan!” sadakat ifadesiyle biten bir kölelik mektubu yazacaksın, bunun ardından sana kapılar ardına kadar açılacak ve uydurma bir dümenle karının memleketi Siirt milletvekilini istifa ettirip düzenlediğin bir ara seçimle meclise girip Deniz Baykal tatarının işbirlikçiliği ile hükümetin başına geçeceksin.

Sen ki iktidar olduğundan beri terörü azdıracak, en küçük azınlıkları ayrılma konusunda tahrik eden açılımlar yapacaksın!

Sen ki, 1071 Malazgirt zaferiyle Alpaslan zamanında Bizanslılardan alınmış vakıfların iadesine kadar azınlıklara mal iadesi yapacaksın!

Sen ki, “Güneysu’ya Potomya dense ne olur? Gürpınar Norşin olsa ne olur? İfadeleriyle doğuda Kürdistan, Karadeniz’de Pontus Rum devleti kurma çalışmalarının önünü açacaksın!
Sen ki Kıbrıs’tan vazgeçip, Van gölünde Ak damar adasındaki “cemaati olmayan” Ahtamara Kilisesini hizmete açıp dünyanın dört bir yerinden Ermenileri ve Ermenistanlı Yezidi ve Süryanileri getirip ibadet ettireceksin!

Sen ki, 1992’de Evren’in akıl hocası, Dersim Çemişkezek Yezidi Turgut Özal’ın aynı ABD’nin Kafkasya siyasetlerine alet ettiği Azerbaycan Karabağ’ın işgaline ve Hocalı Soykırımına sebep olan hatanın aynısını 18 yıl sonra, 2010 Gürcü- Rus savaşının mimarı olup sonra da “tatile çıktım” deyip, telefonlarını kapatıp izini kaybederken, Rus bombardıman uçakları Gürcistan’ı döverken, Saakaşvili’ye televizyon kameralarının önünde kravat yedireceksin!

Sen ki, “Müslüman’ım” deyip Müslüman Irak’ın işgalinde ülkemizi askeri NATO üssü olarak kullandıracaksın ve milyonlarca Müslüman kadının dul, çocuğun yetim kalmasına, bunların tecavüzlere uğramasından çocuk ve cesetlerinin organ mafyalarında pazarlanmalarına, milyonlarca Iraklının ölümüne, mevcut devletin yıkılmasına kadar olayların sebebi olacaksın!

Sen ki Türk askerinin başına Irak’ta çuval geçirtip, senin işbirlikçi siyasetlerine karşı olan devletin generallerini, subaylarını, gazetecilerini, Amerika’nın emriyle Silivri Koloni Toplama Kampına dolduracaksın!
Sen ki Saddam’dan Kaddafi’ye ve Beşer Esad’a kadar sana bel bağlamış bütün dost ülkelerin önderlerini teeek tek satışa getireceksin, Müslüman dünyasında nefret ile anılır hale geleceksin!

Sen ki, Kıbrıs savaşında en büyük destekçimiz olan Kaddafi’nin ülkesinin işgaline asker ve donanma göndereceksin! 
Sen ki, “Geçmişin öcünü alacağız! Türk olgusu artık bitecek!” Diye nutuklar vereceksin, Türk milletine düşmanlığını her fırsatta dile getireceksin!

Sen ki izninle Kürt dilinde yayın yapan devleti televizyonu TRT ŞEŞ (6)’de açılış programında “Türk’ün Ocağına Ateş Düşsün!” şarkılarını çaldırtacaksın!

Sen ki, İsveç’in başkenti Sotkholm’de PKK ile imzaladığın anlaşmaya, “Terörle savaşan subayından erine vatan evlatlarını olmayan ”vatana ihanet kanununa” göre yargılayacağını taahhüt edeceksin!
(Başbakan Turgut Özal 1987-88’lerde “Vatana İhanet Kanununu”  yürürlükten kaldırmıştı, minareyi çalmadan kılıfını hazırlamıştı.)

Sen ki bütün dostlarını Fener Rum, Ermeni patrikhanelerinden, Yahudi Rabbilerinden, Yezidi, Sabi imamlarından, Süryani papazlarından seçeceksin!

Sen ki, İran, Rusya tarafından “tabanca patlasa Kürecik’i vururuz!” tehditlerine sebep olduğundan Kürecik füze üssünün olduğu Malatya Erhaç Jet Üssünden Kandil’e operasyon için kaldıracağın yerde Akdeniz’e Lazkiye limanındaki Rus donanmasının resimlerini çektirmek için ABD emriyle uçak göndereceksin sonucunda bu uçak düşecek ve pilotlarından hala haber alınamayacak!

Sen ki, Ermenistan, Yunanistan, İsrail, kuzey Irak Kürdistanı ve PKK konusunda “sus-pus” olurken, sıra Müslüman ülkelere gelince, Libya, Cezayir, Tunus, Mısır, Suriye’ye “İktidarı bırakın, çekilin!- Artık Sabrımız Kalmadı” gibi saçmalıklardan ibaret AB-D menşeli tehditler savuracaksın ve Türk milletini Haçlıların uşağı, ordusunu da 1915’de Çanakkale’ye getirilip üstümüze saldırtılan Müslüman orduları gibi kölesi, “koloni ordusu” yapacaksın!

Sen ki bu milleti “One Minute” ve “Mavi Marmara” gibi çakma senaryolarla gaza getirip savaş ortamına devleti sokacaksın!

Sen ki “Komşularla sıfır sorun siyaseti” olarak adlandırdığın saçma, AB-D projeli dayatma siyasetlerle devleti 10 yıl içinde üç kez savaş tehdidi ile yüz yüze bırakacaksın!

Sen ki Türk milletini bütün dünyanın gözünde “kukla, değerlerine sahip çıkmayan” aşağılık duruma sokacaksın!
Sen ki, “Yeni Osmanlı” saçmalığın ile “Yezidi-Mason Bizans İmparatorluğu” kurmaya kalkacaksın! Devleti “36” parçalı federasyona böleceğini söylemiş kişi olacaksın!

Sen ki bu yaptıklarınla ana muhalefet partisince bile “Dış güçlerin taşeronu” olarak suçlanacaksın!
Sen ki, bütün bu ihanetlerinden dolayı seni bu devletin hiçbir kurumu ve kuruluşu yargılayamayacak derecede devletin kurumlarına el koyacaksın!

(Geçen hafta Pakistan Temyiz mahkemesi başbakanın mahkeme hakkındaki aşağılayıcı beyanı yüzünden kendi başbakanının milletvekilliğini ve başbakanlığını düşürüverdi. Bizde bu kadar bile bir yargı kırıntısı kalmamıştır. Devlet asırların Haçlı işbirlikçileri olan Yezid, Sabi Süryani, Rumlarca işgal edilmiştir.)

Sonra da bu milletten bütün Türk ve Müslüman dünyasını AB-D kölesi olmalarıyla sonuçlanacak pis kokuşmuş, dışardan kumandalı ihanetlerine “Milli duruş”  gibi asil bir ifadeyi de rezil ederek senin bu teslimiyetçi siyasetlerine onay vermelerini desteklemelerini bekleyeceksin!

Sen ki, 1974’de yapman gereken askerlik görevini 1982’de yapman bir yana, bu görevi yaptığına tanık olabilecek, iki tane tek tip elbiseli fotoğrafından başka “iki tane “ şahit bile gösteremeyeceksin, kendi çocuklarına ABD- İngiliz vatandaşı yaparak ve özel paralı askerlik yasalarıyla askerlikten sıyıracaksın!

(Muhtemelen Adnan Menderes gibi askerlik yerine para veren Sabetaycı Batum’a sığınmış, 1917’de Adana’ya gelip Ermenilere destek vermiş kukla, hain, işbirlikçi Süryani soyusun!” (Kynk= Gürcistan 2003 Azınlık Raporu ve Başbakan’ın Batum’dan geldiği ve dedesinin Adana’da zalim bir valiye karşı savaşırken öldüğü beyanıdır. Bloglarımda vardır.)

Sen ki, kutsal askerlik görevinden kendini ve çocuklarını kaçırırken, milletin çocuklarının Nemrut ateşlerinden korkunç ateşlerde yanacağı ve III. Dünya savaşını tetikleyecek savaşlara iteceksin ve her gün öldürülmelerini seyredeceksin!

Sen ki, iktidar olduğundan beri geçen on yıl içinde her yıl artan şekilde şehitler verilirken terörü bitirmek şöyle dursun, azdırıp, kuzey Irak’ta Kürdistan kurduracaksın!

Sen ki, sadece Türkiye Cumhuriyetini ve milletini savaşa sokmakla kalmayıp dünyanın sonunu getirecek bir dünya savaşını tetikleyecek siyasi tezgâhlarda bu milleti, devleti kukla yapacaksın!

Sen ki neden olacağın küresel III. Dünya Savaşı ile yok olacak yüz milyonlarca insandan toprağın üstünde ve altın da yürüyeninden yaşayan hayvanına ve bitkilerine kadar bu savaşta yanıp yok olacak her canlının lanetini hak edecek işlere alet olacaksın ve halkımızı da alet edeceksin!

Sonra da bu milletten “MİLLİ DURUŞ”  bekleyeceksin!

Yahu ey başbakan senin hangi sözün, hangi işin milli, hangi sözün vatanseverlik ifade etti ki bu güne kadar?
Sen bu güne kadar ağzına “Ben Türk’üm” lafını bir kere olsun aldın mı?

(Kibar görünüme sahip Sayın Abdullah Gül, siyasi veya gönüllü olsun ama en azından, bunu daha başında yaptı. RE.T.E’nin Gürcistan Batum’dan Adana’ya Ermenilere yardıma gönderilen dedesinin öldürülmesinden dolayı Türk milletine özel bir kini var herhalde!)

Sayın başbakan, senin “Milli” dediğin şey “Milli Kürt Aşireti “ olmasın?

Milli duruş kim sen kimsin?

Hatırlar mısınız bilmem,  1980’li yıllarda TRT’de gösterilen bir “Lüküs Hayat Opereti” adlı tiyatro oyunu vardı, onda şöyle bir tekerleme geçerdi;
-“Şamama kiiim sen kimsin? Herkes haddini bilsin! Şamama bir ev kedisi sen ise bir sokak kedisi!

Başbakanımız her ne kadar tarafımızdan ve benim gibi düşünenlerce “Milli” olarak değerlendirilememekteyse de, işbirlikçi Haçlı dünyası sayesinde elde ettikleriyle en azından artık bir “Ev kedisi Şamama” olarak değerlendirilebilir.

Biz de artık haddimizi bilelim.
İşte bir Şamama-Ev kedisi

Çünkü “Şamama gibi bir ev kedisinin” etrafında herkes toplanır, faydası olur ümidiyle yalamalıklar yaparlar ama bir buçuk milyarlık blog içinde “naçiz bir sokak kedisi” sayılan benim yazılarım kime ulaşır, kim benim ağzıma bakar ki?

Evsiz, barksız bir sokak kedisi!

Saygılar!

Takdir okuyucunun dur!

8-http://adilyargic.blogspot.com/2011/09/gurcistan-azinlik-raporunda-yezit_21.html#axzz1z11aAzio


 Bloglarımda daha çok yazı ve kanıt vardır!
Not; Şamama, ince kabuklu, turuncu renkli, kokulu, lezzetli yaz kavunu türüdür. Ağustos ayında çıkar, çıkınca alın yiyin afiyet olsun!

10 Haziran 2011 Cuma

SECIMLERE BIR GUN KALA


GENEL SEÇİMLERE BİR GÜN KALA

03. Kasım. 2002 genel seçimleriyle iktidara gelen AKP, 12.Eylül.1980 darbesinin ardından Dersim kökenli Yezit Kürt *ya da dönme Ermeni olma olasılığı yüksek Kenan Evren ile aynı memleketin Çemişkezek kazasının Yezitlerinden olan Turgut Özal ile birlikte oluşturdukları, Ermeni terör örgütü ASALA’nın yerini alacak ve memleketin başını onmaz dertlere sokacak “Kürtçülük” belasının yeni adı olan PKK örgütü üzerinden yürütülen “B.O.P” projesinin kapsamı dairesinde yürütülen sinsi, teslimiyetçi, işbirlikçi siyasetleri uygulamak amacıyla görevliydi.

*Kürt Yezidiliği, Kürtlerin Adem-Havva’nın terinden yaratılmış üstün ırk olduğunu iddia eden İ.S.1110’larda Emevi kökenli Halife Mervan soyundan Hicaz Arap’ı Yezit, Vatikan işbirlikçisi Şeyh Hadi Bin Musafir El Emevi sapığının Selçuklularla Kürtlerin arasını açarak Türk hakimiyetini kırmak amacıyla uydurduğu temeli Hicaz ve İran Mitracılığına dayanan uydurma bir dindir. Tanrıları, Şeytan-Tavus kuşu Şeyh Hadi, Hz. Ebubekir, Muaviye ve Halife Yezit’tir. Peygamber Muhammet kötüdür. Hind Budizminin kast sistemini yani köle doğumu kader sayan Kinist (Köpekçi) inançları esas alan köleci bir inanıştır. Adeviye Dini ya da tarikatı olarak ta bilinir. Abdullah Gül’ün de annesinin adı Adeviye’dir
Birbirlerinin karılarını kızlarını ayartıp kaçırmayı, kendilerinden olmayanları dolandırmayı, mallarını yağmalamayı ganimet sayarlar. Her evlenen Kilise ziyareti yapar. Tanrı dedikleri önderlerinin mezarlarından toprak alıp yerler.(Şeyh Hadi’den Abdullah Öcalan’a kadar)
Ermeniler, Süryanilerle isyanlara katılan,Vatikan uşağı
1915'de Gürcistan'a kaçan  Tiflis Yezitlerinden bir aile!
Bu yüzden Kürtler toprak reformu istemezler. Okuma-yazma bilmek “köle olan marabalar” için çok büyük günahtır. Bu yüzden okul yakıp öğretmen öldürürlerSünni Kürtler diye geçen aslında İslam ile alakası olmayan ama namaz dahil İslami birçok ibadeti farklı şekilde eski Mitracılık- Mecusilik geleneklerine uygun olarak yapan bu sapıklar AKP’nin, BDP’nin ve CHP’nin en ileri gelenleridirler.



Projenin denetçisi ABD-AB, finansörü de Suudi Arabistan ve Suud ailesi ile kan bağ olan, B.A.E’den Katar, Bahreyn, Kuveyt, Basra’ya kadar kukla sultanlıkları idare eden işbirlikçi Necd’li Yezit El Halife ailesiydi. Projenin militanları ise, bu işbirlikçi soyacağı ile akrabalıkları olan Harran Sabileri, Aramiler, Süryaniler, Yezit Kürtler ve Ermeniler ile Sünni ya da Alevi maskeli sağcı-solcu bu köklerden gelen dönmelerdi.
1950 genel seçimleriyle iktidar olan Demokrat Parti ile devlet içine doldurulan Atatürk ve devrimlerinin baş düşmanı olan bu işbirlikçi yapılanma Anadolu coğrafyasındaki Türk adlı bu devleti yıkma görevini son AKP hükümeti ile gerçekleştirmeyi başarmayı amaçlıyordu.

Bu yüzden 1950’den bu güne kadar olan seçimlerde ABD- İngiltere istemiyor bahanesiyle CHP “ortanın solu” saçmalığı ardında çekilerek bu yezitlerin iktidarda kalmalarını sağlamıştı. Halk,

Ağustos 1950’de DP’ce çıkarılan bir kanunla “Solcuyum diyen veya bu konuda yazılı-sözlü faaliyet gösterenlere” idam cezası ya da yurt dışına sürgün cezası getirilmesinin ardından soldan ürkütülmüş, 1960 darbesinden sonra çıkartılan “141. ve 142. Maddelerle” yıldırılmış, 12 Eylül 1980 darbesiyle de solun üstünden silindir gibi geçilerek, Amerikan- İngiliz işbirlikçisi, Kürtçü, bölücü, gerici teslimiyetçi yapılanma millete kurtarıcı gösterilmişti.

AKP “60” yıllık bu siyasetlerin sonuçlanmasını temin etmekle görevli Siyonist, Mason dini olan Vehhabilik, Bahailik (Nurculuk), Yezidilik karışımı Said-i Kürdi delisine söyletilen saçmalıkları ilke edinmiş “papaz imamların, ırkçı Yezit Kürtlerin” partisidir.

AKP aynen Menderes ve Özal hükümetlerinde uygulanan ağır sansür ve sivil faşizm uygulayan ABD-AB kumandalı, askeri- sivil- ekonomi işbirlikçi yapılanmanın desteğinde ülkeyi parçalama taşeronluğunu sürdürmektedir.

Bu güne kadar icraatlarına baktığımızda, birçok internet sitesinin silinmesi, yasaklanması, cezalandırılmasından, genel yayın yapan muhalif televizyon kanallarının ve yazılı basının sindirilerek susturulmasına kadar yasakçılığı ilke edinmiştir.

Balıkesir Gönen ilçesinin kaymakamı Bekir Dınkırcı’nın, genel seçimler nedeniyle ilçede içkili lokantalarda içki yasağı koyduğunu örnek olarak gösterebilirim. Basına yansımayan daha niceleri vardır kim bilir.

Bütün halka yapılan uyutmacalara, dayatmalara rağmen, bu güne kadar meydanı bunlara bırakan meclis içi ve dışındaki muhalefet de bundan nemalanma gayretinde olan destekçileridir. Yoksa bu millet bu kadar sessiz uyuşuk bir millet değildir. Destekçiler halkı on yıllardır uyutmaktadırlar.

23. Kasım.2008’de yazdığım “CHP ALEVİ KÜRT PARTİSİ Mİ?” başlıklı yazımın ardından bir buçuk ay sonra Türban açılımını gerçekleştiren CHP bir kaset operasyonuyla Deniz Baykal’ı indirerek PKK oylarına talip olmak için Kılıçdaroğlunu başa getirince de 22.Mayıs.2010’da “CHP’DE TAKKE DÜŞTÜ KEL GÖRÜNDÜ” diye yazdım. Aynı yazıyı farklı adlarla diğer bloglarımda da yayınladım.

19.Temmuz.2010’da da “Hileci Tanrının Çocukları” ve “Sola Açılan Haçlı Seferleri” başlıklı yazımla da Atatürk’ün ardından gelen cumhuriyet tarihimiz boyunca CHP-SAĞ işbirliğini önceki yazılarımı da toparlayan bir yazı dizisi haline getirmiştim.
Kenan Evren

15 Eylül.2010’da da sözde “12 Eylül Darbecilerini yargılatmaya” yönelik olarak tanıtılan çakma referandum olayında da muhalefet partilerinin halkın oylarına sahip çıkmadığını “HALK OYLAMASINDA ŞİKECİLER VE İŞBİRLİKÇİLER” başlıklı yazımda yaptığım tespitlerle gözler önüne sermiştim. Yazımı, genel basında da bu yönde yazıların yazılması takip etti.

Bütün bu yazılardan sonra başta meclisteki ve meclis dışı muhalefet üzerinde halkın tepkisi yoğunlaşmaya başladı ve sonunda bu güne kadar yaşadığımız ve yıllardır özlemini çektiğimiz “iktidara oynayan” muhalefetin olduğu zevkli bir seçim kampanyası yaşadık.
Şebinkarahisar mitingi

Halkımızın baskılara karşı direnişi seçim meydanlarına yansımıştır. Hopa’daki AKP seçim konvoyunun taşlanması olayı bir öğretmenimizin ölümüyle, bir polisin yaralanmasıyla sonuçlanmış , meydanlar tıka basa dolmuş ve öyle ki, dün hava muhalefeti nedeniyle helikopteri kalkış yapamayan Kılıçdaroğlu’nun Şebinkarahisar mitingine katılması olanaksız hale gelince, Kemal beyin “telefonla” gerçekleştirdiği seçim konuşması bile kalabalık toplamıştır.

Diğer yandan Amerika Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, Atlantik okyanusunun öbür ucundan ülkemizdeki seçimlere ABD’nin ilgisini net olarak gösteren bir açıklama yapmış ve "-Çıkarımız her zaman özgür ve adil seçimlerin olduğunu görmekten yana. Türkiye, güçlü bir demokratik geleneğe sahip" diyerek sözlerini sürdürmüştür. Bu da B.O.P projesinin işbirlikçi eş başkanı olan “adamımızı seçin, o kadar para harcadık boşa gitmesin” mesajı olarak algılanmaktadır.

Son Suriye göçleri 1990’ların Irak’tan gelen Peşmerge göçleri ve ardından düşürüldüğümüz rezil durumları hatırlatmaktadır. 20 yıllık filim aynen aynı senaryo ile başka bir komşu ülke üzerinde oynanmaktadır.

Böyle giderse Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti “İslam’ın Kılıcı- Bekçisi” değil, “Haçlı Ordusu” olarak tarihe geçecektir.

Nurculuk, Fethullahçılık sayıklamaları ile de Müslümanların “Hıristiyanlaştırılması” ABD-Vatikan- AB destekleri ve işbirlikçi AKP- Yandaş camiası tarafından hızla sürdürülmektedir.

Her seçimde oy sayımlarında muhalefetin oylarına sahip çıkmamasının yanında bir de ABD patentli bir bilgisayar programıyla seçim sonuçlarının hükümet lehine değiştirildiği iddiaları da hatırımıza gelince bu seçimlerde de “Muhalefetin heyecanlı bir seçim kampanyası dışında” bir değişiklik olmayacağı, halkın oylarının gene sahipsiz kalacağı kaygısı yüreklere karabasan gibi çökmektedir.

01.Mayıs.2011 tarihinde yazdığım, “Muhalefetten Basına Herkes Halkın Gazını Alıyor” başlığı ile yayınladığım yazımı haksız çıkaracak sonuçların alınması, herkesin oylarına sahip çıkmalarını diliyorum.


Saygılar!

Adilyargic/keykubat

18 Temmuz 2010 Pazar

CHP VE AKP GERCEKLERI

CHP VE AKP GERÇEKLERİ?

Önce;

CHP UMUT MU?

Günümüzün CHP’sini anınca İsmet İnönü paşa hazretlerini hatırlamamak olası değildir.Bu yüzden önce onun hakkında yaptığım bir derlemeyi gözler önüne sermeden yapamayacağım.

Malum ülkemizde tanışılan ilk kişiye adından önce “nere-lisin?, kimlerdensin” diye sorulması adet olduğu gibi başka ülkelerde de bu gelenek vardır.Biz de uymamazlık etmeyelim.


03 Kasım 1918’de Süveyş Kanal harbini Cemal paşa ve ordusunun kaybetmesinden sonra,05.Haziran 1919’da,yani,Fevzi Çakmak Paşa'nın,İzmir'in işgaline karşı koyma kararı almayan İstanbul hükümetini protesto etmek için istifa etmesinden 10-15 gün kadar sonra*, Damat Ferit başkanlığında, Paris Konferansına giden heyete,hiçbir meydan muharebesi,ordu yönetme tecrübesi olmamasına rağmen "askeri temsilci" sıfatıyla katılan İsmet İNÖNÜ,batılıların gözünde pek makbul bir kişilik olmuştur.

*Fevzi Çakmak paşa İsmet paşanın olduğu iki yerde istifa eder.Birisi bu olay,diğeri de 1947'de müracaatın ardından,1950'de NATO'ya girişimizi teslimiyet saymasından sonra.Bu yüzden onun da ölümü olaylı geçer.

Neden mi?

Haçlı seferini yapan batılılarla din kardeşliği mevzu olabilir mi acaba?

Aslen Bitlis Ermenisi olduğu Alpaslan Türkeş’in 1996’da KANAL6’da katıldığı bir canlı yayında geçmiş,bu konu,yazdıklarının doğruluğuna inanılmasını sağlamak için eşinin kendisini taksi şöförü ile aldattığını bile yazmış olan Dr.Rıza Nur’un anılarında Lozan görüşmeleri sırasında İsmet paşanın,kendisinin Malatyalı değil Bitlis’li olduğunu itiraf ettiğini yazar ve;

İsmet paşanın 1960’larda anılarını içeren önce Atatürk’ü anlatan “Tek Adam” adlı kitabın ardından “İkinci Adam” adlı kitapları yazdırdığı Dersimli Şevket Süreyya Aydemir, İsmet paşanın annesini Deliorman Türkleri'ne bağlar.

Babasının da Bitlisli Kürümoğlu soyundan gelme halis TÜRK olduğunu kanıtlamaya çalışsa da ebeveninin kimliği hakkında gösterecek hiçbir kaydı olmadığı görülmüştür.1907’de İttihat ve Terakki saflarına katılan İsmet paşa,cemiyet üyelerinin çoğu gibi Mason locasına kayıt olur. İttihat ve Terakki (Birleşme ve İlerleme) içinde Mason olmayan tek adam ise Atatürk’tür. Cemiyete masonluk bağlarını kesmesini öneren Atatürk’ün bu önerisi hoş karşılanmayınca Atatürk cemiyetle bağlarını da zayıflatır ve bilindiği gibi Cumhuriyetin ilanından sonra da,İttihat ve Terakki’yi eleştirecek,mason localarını kapatacaktır.

“İsmet paşanın ailesi, Malatya'da,Ermeniler'in kendilerine verdikleri ad olan "Haçikler" diye tanınırdı.”

Haçik” Ermeni adları sözlüğünde şu şekilde açıklanmaktadır;

KHACHIK From Armenian khach "cross" + ik diminutive suffix. This name is also one of the short forms of the name Khachatur. The corresponding surname is Khachikyan, the short forms are Khacho, Khecho 0.3 KB

Türkçesi; HAÇ-ÇIK Ermenice Küçük Haç anlamındadır.Haçatur,Haçikyan,kısaca Haço,Keço, Kaço olarak söylenir.Rize civarlarında Müslümanlar arasında da yaygındır.İnternet bu niklerle dolu.


Kahire 1943 Truman,İsmet paşa ve Churchill.

Karede İsmet paşayı iktidar edenlerden sadece Vilson eksik.

“Yine İsmet paşa’nın Rıza Nur'a "Bitlis'te TÜRK var mı?" diye sormasından, kendisini TÜRK saymadığını çıkartmak zor değildir!..(Bak Milli Kıyam, Dr. Rıza Nur) Konuşurken hep ecnebiler gibi TÜRKYA derdi!.. TÜRKİYE kelimesine dili dönmezdi!”


Bitlis Ani harabelerinde çok sayıda Türk mezarı,kümbeti İsmet paşanın gözüne ya görünmemiş ya da kasıtlı olarak bu halkın Dersimliler gibi Ermeni olduklarına inandırılma faaliyetlerinin ilk temellerini atanları görmemize yarayan bu ifade bu yönüyle önemlidir.


2. İnönü Zaferi de haksız yere İsmet'e mal edilir.. Refet Paşa'ya göre, İnönü zaferinin gerçek kahramanı CEPHEDEKİ O SUBAY, yani MİRALAY FETHİ BEY'dir... ATATÜRK'ün adına çekilen "Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" telgrafı, bu kahraman askere gönderilmeliydi!..

Bu konuyu Yakup Kadri şöyle anlatır:

-" Refet Paşa bir gün bana, "İnönü Zaferi münasebetiyle İsmet'i bir milli kahraman mertebesine çıkaran makalenizi okudum. Çok şâirâne idi, fakat hakikatle hiç bir alâkası yok!" demişti."

"Ben de "MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın çektiği telgraf ta mı şiirden ibaret?" diye sordum."

"Refet Paşa kahkahalarla güldü: " O telgrafı yazanın sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu bilmiyor musunuz?" dedi."(2)

"Şaşkınlığım, Refet Paşa'nın başka bir sözüyle arttı: "Hem o telgrafta bir ADRES YANLIŞLIĞI var!. İNÖNÜ ZAFERİ'NİN GERÇEK KAHRAMANI MİRALAY FETHİ BEY'e gönderilmeliydi!.."

"Zira ilk ağızda bir hezimete dönmek üzere olan bu muharebe, son dakikada o fırka kumandanının aldığı insiyatif ve sarfettiği gayret sayesinde kazanılmıştır!"

Yıllar sonra, Garp Cephesi Harekat Dairesi Başkanı Kurmay Albay Tevfik Bıyıklıoğlu'nun yazıları da, bu ifadeyi doğrulamıştı... MİLLİ MÜCADELE Kahramanlarından Kılıç Ali de hatıralarında olayı naklederken, MUSTAFA KEMAL’in telgrafı "Sen bir şeyler yaz" diyerek Hamdullah Suphi’ye verdiğini, yazılanların tamamen o şahsa ait ifadeler olduğunu anlatır.


Rauf Orbay, hatıralarında "İsmet Paşa'nın Lozan'dan çok değişmiş ve kibirli olarak döndüğünü, HİLAFET'in kaldırılmasında da büyük rolü olduğunu" anlatır... İsmet Paşa'nın 17.11.1922'de Muslim Standard gazetesine verdiği beyanatta, "TÜRK MİLLETİ İSLAM'IN KILICIDIR!.. HİLAFET, TÜRK MİLLETİ'NE EMANETTİR!.. Kanımızın son damlasına kadar HİLAFET'i tutup yaşatacağız" demesine rağmen; Lozan'dan dönüşünde tamamen aksi fikir ve kanaatle yaman bir HİLAFET düşmanı kesildiğini söyler... Bunun da "bazı düşman telkinlerine kapılışından ileri geldiğinin" anlaşıldığını belirtir!.. Ve şöyle devam eder:

- "İsmet Paşa LOZAN'da İngilizler'le bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbullu meşhur Hahambaşı Hayim Naum Efendi'nin telkinleriyle 'HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu' fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu!.."

- "İsmet Paşa kendisini 'Avrupa politika âlemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı' olarak tanıtmak becerikliliğini, MUSTAFA KEMAL PAŞA da dahil olmak üzere herkese kabul ettirmişti!.."

- "Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET'imiz olmuştur! Zira MUSTAFA KEMAL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış âlemin ve bilhass Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa'da bir kaç haftacık kalan İsmet Paşa'ya 'dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı' gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!"

- "Büyük Millet Meclisi'ndeki ekonomi politik tahsillerini Avrupa'da yapmış, bu sahada ihtisas sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!.."

Yakup Kadri anlatıyor:

-"1923'de Başvekil Rauf Orbay'ın Hariciye Vekili İsmet Paşa'yla arası iyice açıldı, Rauf Bey istifa etti... İsmet Paşa hâlâ Lozan'dan dönmemişti."

"MUSTAFA KEMAL Meclis istirahat salonunda 5-10 mebusa 'Kimi başvekil yapalım?' diye sormuştu... Yusuf Kemal Tengirşek 'Lozan Muahedesi onun imzasını taşıyor, İsmet Paşa'yı yapın' dedi... Biz de destekledik."

"MUSTAFA KEMAL, 'Beni düşündüren sıhhî arızasıdır,' diyerek sağırlığını ima etti... 'Ben Fethi Okyar'ı münasip görüyorum,' dedi... Aslında haklıydı. Çünkü Meclis'te 1921'den beri bir İsmet Paşa alerjisi" vardı."

Hüseyin Cahit Bey İsmet paşayı i Tanin gazetesinde yazdığı bir makalede şöyle değerlendirmişti:

-" İsmet Paşa'nın seciyesinde pek çabuk alevlenen VEHİMLİ ve KİNDAR bir zaaf farkedilmesi, herkeste hayal kırıklığı doğuracak mahiyettedir... MEMLEKET'i gerçekten sevmek, MEMLEKET menfaatleri uğrunda böyle ŞAHSİ HİSLER'in üstüne çıkabilmeyi istilzam eder!.."

Yakup Kadri şöyle devam eder:

-" İsmet Paşa iktidara geldi de ne oldu?...Meclis'te kaynaşmalar yatıştı mı?.. Ne gezer!..Bu sefer İsmet Paşa'nın bir POLİS REJİMİ kurduğu öne sürüldü."

Rauf Orbay'a göre; İsmet "Paşa daha kuvvetli olmak, rakipsiz uzun süre iş başında kalmak hırsını tatmin için", karşısına çıkması ihtimali olan gerçekten dürüst ve idealist insanları bir punduna getirip MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın yanından uzaklaştırıyordu!..

ATATÜRK, bir süre sonra İsmet Paşa'dan kurtulmak için onun karşısına Serbest Fırka ile Fethi Okyar'ı çıkartmaya çalıştı... (2.6.1930) Bu faaliyete girişirken, sanki geleceği görmüş gibi, şöyle demişti:

- "Ben CUMHURİYET'i şahsi menfaatim için kurmadım!.. Hepimiz faniyiz!.. Ben öldükten sonra, ARKAMDA kalacak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ'dir!..Ben ise, MİLLET'e miras olarak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ bırakmak, ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum!.. Mesele, memlekette CUMHURİYET'in şahısların hayatına bağlı kalmıyarak kökleşmesidir!"

Fethi Okyar ATATÜRK'ün teklifini kabul ederek bir muhalefet partisi kurmasını şöyle açıklar:

-"İsmet Paşa'nın hodbinliği, nihayetsiz iddialı tavrı, hudutsuz mevki hırsına eklenen yetersizliği ve etrafında cereyan fecaatler yüzünden memleket bir uçuruma doğru sürüklenmekte iken, haykırmamak elimden gelmiyordu!"


Serbest Fırka'ya giren Ağaoğlu Ahmet Bey de durumu, ATATÜRK'ün önünde İsmet Paşa ile şöyle tartışmıştı:

Ağaoğlu -"Paşam, öyle bir çevre içinde yaşıyoruz ki, Hükümet'in icraatını tenkit için kimsede şevk ve cesaret bırakılmamıştır."

İsmet - "Emekli Kanunu Fırka'da müzakere edilirken, pekala siz de söz aldınız ve kanunu tenkit ettiniz."

Ağaoğlu - "Tenkit ettim, ama neye yaradı?..Ben kürsüde iken, sözlerimi mebusların tasvip ettiğini yüzlerinden ve hallerinden görüyordum... Fakat hemen kürsüye geldiniz ve kanunu savundunuz!.. Ondan sonra da bana hak veren mebuslar kanunu kabul ettiler."

Bahsedilen kanun "bir saat" vekil sandalyesinde oturan bir zatın, vekillikten çekildikten sonra 150 lira emekli maaşı alması hükmünü ihtiva ediyordu!.. Bu, o güne göre inanılmaz yükseklikte bir maaştı!..

"ATATÜRK, bunun üzerine Fethi Bey'e, "Fransa'da vaziyet nasıldır?" diye sordu... Fethi Bey:

- "Fransa'da düşen vekillere böyle bir emekli maaşı söz konusu olmaz!.. Böyle bir kanun geçse, kamuoyu kıyameti koparır," cevabını verdi."

Bu söz üzerine İsmet Paşa şu hayret verici cevapla kendini savunmuştur:

- "Bu kanun sadece vekillere değil, mebuslara da emeklilik hakkını temin ediyor!.. Ahmet Bey idealisttir... Gerçeklerden anlamaz!.. Ben Hükümet Reisi sıfatıyla mebus arkadaşlarımın menfaatine ilişkin bu meselede muhalif kalamazdım!... PARA MESELESİ'dir!.. Gerçeklere riayet lazımdır!"

Görüldüğü gibi, İsmet Paşa milletvekillerine şahsi menfaat temin eden kanunlar vasıtasıyla onları safına çekmesi bir yana; milletvekillerinin kendi maaşlarını fahiş oranlarda yükseltip, kendilerine olmayacak imtiyazlar tanıyan kanunlar çıkartmalarına da, emsal teşkil etmiştir!..

MİLLET'in nefretini çeken bu uygulama, İsmet Paşa ile başlamıştır!.

Neticede, halkın kendisine olan tepkisini, ATATÜRK'e karşı imiş gibi göstermeyi de başardı bizim İsmet Paşa, ve muhalif partiyi 3 ayda ekarte etti!.. Kemal Tahir bunu şöyle anlatır:

- "Serbest Fırka kapanmadan iki gün önce Cumhuriyet'te Yunus Nadi:

'Ya partinin başına geç, devrimleri koru, ya da biz sensiz bunu yapacağız!.' diyordu."

"Yunus Nadi bu gücü kendinde bulamazdı!.. Öyleyse partiyi eline geçirmiş olan İsmet Paşa, GAZİ'yi göreve çağırıyordu!.. (Yoksa) GAZİ'yi sarsalamak kimin haddine?.."

"GAZİ politika yaptı, Fethi Bey'i İsmet Paşa'ya kurban verdi!.."


"Ancak uzun yıllar sonra, İsmet Paşa'yı görevden alıp Celal Bayar'ı başbakan yapabildi!.."

ATATÜRK "politika" yaptı, ama mecburdu!.. Koca GAZİ, memleketi yöneten partiyi İsmet'e kaptırdığını, aslında Meclis'te hiç te güçlü olmadığını sezmişti!.

Fethi Okyar da bu gelişmeye, yanlış hedefler seçerek yardımcı olmuştur... Onun yanlış tercihleri, partisinin gerici bir hüviyet almasına yol açmıştı. 3 ay içinde partiyi kapatmak zorunda kaldı... İsmet Paşa olaydan daha da güçlenmiş olarak çıktı... 1937'e kadar rakipsiz kaldı!..

Şevket Süreyya bu konuda şöyle yazar:

- "İsmet Paşa her şeye rağmen TEK PARTİ ADAMI idi ve öyle kalacaktı!.."

- "Hatta bir kısım politikacılar, GAZİ'nin yeni bir parti yaratma teşebbüsünü, "İsmet Paşa'nın sivrilmiş otoritesi"ne ve "söz sahipliği"ne karşı saydılar... Onlara göre GAZİ, artık harf, dil, tarih ve kültür işlerine kendini vermişti... HER ŞEY GAZİ'NİN ELİNDE GÖRÜNMEKLE BERABER, İSMET PAŞA HÜKÜMETTE TEK SÖZ SAHİBİ GÖRÜNÜYORDU!.."

Gerçekten öyle idi!.. ATATÜRK CHP'yi İsmet'e bıraktığı gibi, şahsiyetleri açısından Meclis'e girmesini istediği bir kaç kişinin dışındaki mebusların tercihine de karışmazdı!.. GAZİ'nin aslında parti teşkilatının tercihine bıraktığı sayının büyük kısmı için, İsmet ne yapar eder, kendine çok yakın ve sadık adamların listeye alınmasını ve seçilmesini sağlardı... Arada bir çıkan muhalifleri de terörü ile sindirirdi... Böylece Meclis görüşmelerine fazla katılmayan, Köşk'ten çıkıp halkın arasına fazla karışamıyan GAZİ'ye her şey, "süt liman" görünürdü.

Yalnız burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekir... İSMET'in GAZİ'yi aldattığı bir gerçektir!... Ama bu durumu, bazılarının yaptığı gibi "ATATÜRK, İsmet Paşasız bir şey yapmazdı" diye yorumlamak son derece yanlış olur.

Böyle düşünenler ATATÜRK'ün bir gün sofrasında "Bir lokma ekmek yiyor, bir kadeh rakımı şuracıkta rahat içiyorsam, bunu İsmet'in sayesinde yapabiliyorum!" demiş olmasına bağlarlar...

Halbuki ATATÜRK'ün çok yakını KILIÇ ALİ, hatıralarında "olayın başka türlü olduğunu, ATATÜRK'ün bu sözü ettikten sonra karşısında oturanlara göz kırptığını, yani İsmet'in böyle kendini bir halt sanmasıyla dalga geçtiğini" anlatır!.. (Bakınız: ATATÜRK'ÜN HUSUSİYETLERİ, Cumhuriyet Yayınları 1998)

Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka ve Demokrat Partı hareketi, hiç bir zaman ATATÜRK'e karşı değil; hep İSMET PAŞA'ya karşı olmuştur!..

Meclis de, halk ta 1921'den beri İSMET PAŞA'yı sevmezdi!.. İSMET, Meclis'i zamanla geleceğini kendisine bağlıyanlar ile doldurmuş, ama MİLLET'in sevgisini asla kazanamamıştır!..

Çünkü TÜRK İNSANI inanılmaz sezgisi ile bu BATICI eğilimin, bu BATICI uygulamanın ATATÜRK'ten değil de, İSMET PAŞA'dan kaynaklandığını bilir!.. Rauf Orbay'ın dediği gibi, İSMET PAŞA Lozan'dan çok değişmiş ve yurda tekrar MANDACI olarak dönmüştür!.. Ve yine Rauf Orbay'ın belirttiği gibi, bir kaç hafta kaldığı Avrupa'dan sanki bir "uzman" edasıyla gelmiş ve ne yazık ki MUSTAFA KEMAL'i de kandırmış, fikirlerini ona empoze edebilmiştir!..

Mesela 17.2.1929'da ilk "öztürkçe" konuşmayı ATATÜRK DEĞİL; İSMET yapmıştır!.. Yani dilin bozulması İsmet'in marifetidir... ATATÜRK bu akıma 1935'e kadar kapılmış, daha sonra vazgeçmiştir.


Onun için biz diyoruz ki, bu BATI TAKLİTÇİLİĞİ İSMET'İN MARİFETİDİR!.. Allem etmiş, kallem etmiş, ATATÜRK'e allayıp pullayıp yutturmuştur1.. "KUR'AN'I ve EZAN'ı TÜRK milletinden daha güzel okuyan yoktur" diyen ATATÜRK'e; bu dinsiz adam "Türkçe" EZAN'ı kabul ettirebilmiştir!..


Bizce ATATÜRK'ÜN EN BÜYÜK HATASI, daha İSTİKLAL Savaşı'nın ilk günlerinde İSMET PAŞA'YI BERTARAF ETMEMESİ OLMUŞTUR!..

İsmet, 1932 yılına kadar ATATÜRK'le fazla zıtlaşmamıştır... Ancak İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey'in ATATÜRK'ün müdahalesi ile istifa etmesi, yerine Bayar'ın adeta zorla getirilmesi, İsmet'i korkunç kinlendirdi... Bu olayı gurur meselesi yaptı. Bir gece ATATÜRK'ün sofrasında aniden tepkisini gösterdi... Ortaya koyduğu tavra, "terbiyesizlik" demek daha doğru olur.

O tarihe kadar ATATÜRK'ün karşısında "süt dökmüş kedi" gibi duran, her dediğine "hay hay" cevabını veren, azarlandığında boynunu büküp susan İsmet; bir gün birden efelendi.

ATATÜRK'ün o akşam sofrasına davet edildiği halde, vaktinde "teşrif" etmedi...Sofrada buz gibi bir hava esti. Nihayet İsmet kapıda göründü. Etrafına bakmadan boş bir sandalyeye oturdu... Cebinden bir akşam gazetesi çıkarıp GAZİ'nin yüzüne doğru açtı, sözde okumaya başladı... GAZİ'nin sorularını, latifelerini cevapsız bıraktı!.. Sabrı tükenen ATATÜRK, bazı hatıra yazarlarına göre:

- " İsmet, haddini bil! Yoksa seni ayağımın altında tahtakurusu gibi ezerim!"

dedi... Sofrayı dağıttı, İsmet'i bir odaya çekti!..Ne konuştular bilinmez ama, olay yatışmış göründü. Taa 1937'e kadar!..

İsmet, ATATÜRK karşısındaki bütün pısırıklığına rağmen, o gün niye "arslan" kesilmişti?..Bizce sebep açık!.. İsmet, bunca yıl sinsi sinsi ATATÜRK'ün altını oymuş, Parti'yi ve Meclis'i o mahut terörü ile ele geçirmişti!.. Kendini "silinmez" zannediyordu!.. (11) Bütün bunlara rağmen zılgıtı yiyince tekrar "kedi"ye dönmüştür.

1937'de, Başbakanlığının son günlerinde tekrar küstahlaşıp ATATÜRK'ün yüzüne karşı "Sofradan emirler alıyoruz!" demiştir... Halbuki ATATÜRK, 1923'DEN SONRA HÜKÜMET İŞLERİ'NE HEMEN HİÇ KARIŞMAMIŞTIR!.. Bakan ve milletvekili maaşlarına yapılan zam hikayesini daha önce anlatmıştık... O olayı da soruşturmuş, ancak karışmamıştı.. Bunda kendisinin DEMOKRAT RUHLU olması önemli yer tutar... Ancak İsmet'in onu KÖŞK'E adeta HAPSETMESİ de unutulmalıdır!..


Ancak ATATÜRK sadece DIŞ SİYASET ile yakından ilgilenirdi... Bu yüzden Dışişleri ile ilgili önemli yazışmaların birer sureti ona gelirdi... Özellikle 1933 yılından sonra hiç bir uluslararası gelişmeyi kaçırmaz olmuştu... Balkan Paktı, Sadabat Paktı, Hatay meselesi hep ATATÜRK'ün yakın ilgisi sonucu elde edilmiş başarılardır.

Bir ara öyle oldu ki, DIŞ MÜNASEBETLER Ankara'dan değil, ATATÜRK'ün bulunduğu Florya Köşkü'nden idare edilir hale geldi... Üstelik ATATÜRK'ün bazı tesbitleri ne İsmet Paşa'nın, ne de Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın düşüncelerine uyuyordu.

Bir gece sabaha kadar süren çekişmeli muhabere sonunda ipler koptu... Konu, Akdeniz'de korsanlığın önlenmesini ele alan Nyon Anlaşması'ydı... ATATÜRK İsviçre'de bulunan Tevfik Rüştü Bey'i doğrudan aramış, görüşmüştü... İsmet te bunu hazmedememişti!..

Önce Bakanlar Kurulu'unu topladı:

" Bu bir hükümet buhranıdır... İstifa etmeyi düşünmüyor musunuz?"

diye onları da kışkırtmaya çalıştı... Bakanlar bu olayı, zaman zaman ATATÜRK ile İsmet arasında meydana gelen sürtüşmelerden biri olarak aldılar, fazla tepki göstermediler. Bunun üzerine bir güzel azar işittiler... Tam İsmet İstanbul'a gitmeye hazırlanıyordu ki, ATATÜRK Ankara'ya geldi.


Halbuki ATATÜRK hükümet görüşünün değişmesi için bir baskı yapmamıştı... Nitekim anlaşma İsmet'in görüşlerine uygun olarak 14.9.1937'de imzalandı.

17 Eylül'de Bakanlar Çankaya'ya davetli idiler... Ancak İsmet gitmeden Anadolu Klubü'ne uğramış, bol miktarda viski içmişti.

Çankaya'daki sofrada ATATÜRK sözü "Zıraat işlerinin iyi gitmediğine" getirdi... Zıraat Vekili Muhlis Erkmen'i tenkit etti... Kafası dumanlı İsmet:

" Yani Zıraat Vekili'nin çekilmesi isteniyor!.. Tıpkı bundan evvel yapıldığı gibi fikrim alınmaya lüzum görülmeden vekillerim istifaya icbar ediliyor... En mühim memleket davaları hep sofra başında kararlaştırılıyor! Sofradan emirler alıyoruz!"

diye isyankar bir eda ile konuştu... ATATÜRK müthiş sinirlendi!

Bu olaydan bir gün sonra (20.9.1937) trenle İstanbul'a giderken ikisi bir kompartımana kapandılar... ATATÜRK İsmet'e şunları söyledi:

-"Ben şimdiye kadar her işte mutabık olduğumuzu sanıyordum... Dün geceki halinden ANLADIM Kİ, YANILMIŞIM!.. Madem ki aramızda mutabakat yoktur, bu vaziyette teşrik-i mesai edemeyiz...Celal Bayar'a ne dersin?.."

İsmet hemen dalkavuklaştı:

-"İsabet buyurdunuz!.. Her hususta olduğu gibi!"

Bu şekilde hiç beklemediği bir şekilde Başbakanlık'tan alınıp yerine İktisat Vekili Celal Bayar getirilince, çok şaşırdı!.. Tekrar eski sünepe haline döndü.

İsmet Bozdağ bir eserinde ATATÜRK'le İsmet'in 3. büyük ve son kavgasını da uzun uzun anlatır... Aynı asansöre gülerek binen ikili, kavgalı çıkarlar!.. Çünkü İsmet içerde "Çalışırken içmiyorsunuz. Bu sağlığınıza iyi geliyor. Vazifeden ayrıldığıma seviniyorum" demiş... ATATÜRK te, bu ifadeyi "Ben Başbakan iken bütün işleri ben yapardım, sen keyfine bakardın... Celal Bayar gelince, onun beceriksizliğinden dolayı hükümet işleri ile ilgilenmek durumunda kaldın!" manasına almış... korkunç sinirlenmiş!.. İsmet'i, "Sen hangi işi benim desteğim olmadan hak ettin?" diyerek çok kötü benzetmiştir!..

İsmet, derhal pişman olmuş,"Beni siz yarattınız!.. Siz olmasaydınız, ben bir hiçtim" diye yaltaklanmıştır ama, ATATÜRK artık onu defterden tamamen silmiştir!..

ATATÜRK'ün bu toplantıdaki:

- "Ben başvekillere değil, DEVLET'imin, MİLLET'imin işlerine yardım ediyorum... Bu işleri bir yere kadar İsmet Paşa götürür; bir yerden sonra Celal Bey taşımaya başlar... Hiç kimsenin kerameti kendinde görme hakkı yoktur!.. BİR DEVLET ADAMI, KERAMETİ KENDİSİNDE GÖRMEYE BAŞLADI MI, DEVLET ADAMLIĞINI BİTİRDİ DEMEKTİR!"

sözleri bütün DEVLET ADAMLARI'na ibret olacak niteliktedir!..

ATATÜRK, İsmet'in başbakanlıktan ayrıldıktan sonra rahat durmayacağını bildiği için kendisine Londra Büyükelçiliği'ni teklif ettirmiştir... Tevfik Rüştü red cevabını getirince de,"Hımm, demek bizimle uğraşacak," demiştir!.. Gerçekten de İsmet adını unutturmamak için çeşitli oyunlara girişmiş, mesela Hipodrum'a at yarışı seyretmeye gidip halkın arasına oturmuş, halk ta bu tevazuyu (!) görünce kendisini alkışlamıştır!.. ATATÜRK, bu olayı da "İsmet Paşa'yı ben bilirim, bizim zayıf anımızı kollayacaktır," diye değerlendirmiştir!..

İsmet, başvekil olduğu 14 yıllık dönemde, hem başedemediği yolsuzluklara karşı donkişot gibi çıkışlar yaparak puan toplamış; hem de bu yolsuzlukları yapanların kendilerini "ATATÜRK'ün yakını" olarak göstermesini kullanıp, onun adını lekelemiştir!..

ATATÜRK son yılında, İsmet tarafından cezalandırılmış Hasan Rıza Sayak, Nuri Conker, Kılıç Ali, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü ve Başbakan Celal Bey'in bulunduğu bir toplantıda Bayar'a seçimlere ne kadar kaldığını sormuştu... Bayar'ın,"Daha biraz vakit var, ama siz ne derseniz o olur," demesi üzerine gözlerinin içine bakarak, "Yapabilir misin?" demişti!..

Seçimlere daha 1.5 yıl vardı... ATATÜRK'ün amacı bir erken seçimle hem İsmet'i, hem de onu tutan Refik Saydam ve avanesini ekarte etmekti!.. Ne yazık ki bu plan gerçekleşmemiştir.

İsmet Paşa, özellikle 1938'de ATATÜRK'ün hastalığı sırasında bir sürü dolaplar çevirmiş, bunların farkına varan ve onu artık ülke için tehlikeli gören ATATÜRK, yanına çağırmış; İsmet korkusundan gitmemiştir!..

ATATÜRK ölüm döşeğinde; kendi yapamadığı işi, yani bu adamın ortadan kaldırılmasını, VASİYET etmiştir!.. Emrinin yerine getirileceğinden emin olarak da, İş Bankası'ndaki hisselerini İsmet'in çocuklarına bırakmıştır... Yetimlik çekmesinler diye!.. Şükrü Kaya bu konuda şöyle der:

- "ATATÜRK, kendi yerine İsmet İnönü'nün geçmesini memleket için tehlikeli görüyordu!.. Biz de o kanıdaydık... ATATÜRK bu düşüncesini Bayar'a açıklamıştı!.." (İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga)

Bu konuda çok rivayet vardır...ATATÜRK kendisinden sonraki durumu ilk değerlendirmesinde:

- "Ben hasta yataktayım... Celal Bey de hasta, yatıyor... Fevzi Paşa'nın da şekeri var... Ne olacak, bilmem!"

demiştir... Kılıç Ali bu konuda "ATATÜRK'ün söylediği sözler arasında bu iki isimden başkasından bahsetmemesi, o zaman hepimizin dikkatini celbetmişti," der...

Bu arada, ATATÜRK'ün yaveri Salih Bozok, bir mektupla ATATÜRK'e siroz teşhisi konduğu sırrını İsmet'e duyurdu... Mektubun bir yerinde de "Ne tedbir alınır, bilmem" diyordu... ATATÜRK bu mektubu öğrenince fena halde hiddetlendi!.. Bozok'u çağırıp, "İsmet Paşa'ya neden benden bahsediyorsun?..Bunun mânâsı nedir?..Bu hareketini hiç beğenmedim," diyerek azarladı.

5 Eylül 1938'de ATATÜRK durumu bir kere daha değerlendirerek şöyle demişti:

"Evvelâ akla İsmet paşa gelir... Fakat nedense umumun sempatisini kazanamadığı görülüyor!.. Bir de Mareşal Fevzi Çakmak var... Kimse ile münazaa halinde değildir... Bu itibarla bence Devlet Başkanlığı için en münasip arkadaş odur."

Hasan Rıza Soyak bu konuda şöyle yazar:

- "Söylediklerinden anladım ki, ATATÜRK İsmet Paşa'nın tenkide tahammülsüzlüğü, hoşgörü hassasını yetersizliği, gerek Hükümet, gerekse Parti başında selahiyet ve mesuliyet sahibi arkadaşlarının yetki ve haklarına lüzumu kadar, hatta bazen hiç itibar etmiyerek her işi yalnız kendi arzu ve fikirleriyle yürütmeye çalışmasını beğenmemekte; memleketi o zamanlar Avrupa'da mevcut ŞEF idarelerine götüreceğinden endişe etmektedir!.. Belliydi ki, bir süre önce Recep Peker'in Avrupa seyahatinden döndükten sonra Parti kongresinde teklif edilen nizamname ve programın FAŞİST esaslarını unutmamıştı."

- "İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı'na geçer geçmez, hiç bir ciddi sebep ve lüzum olmadan kendisini MİLLİ ŞEF ve partisinin değişmez başkanı ilan ettirmesi ve bu hali uzun süre devam ettirmesi, derin ve uzak görüşlü BÜYÜK ADAM'ın endişelerinde ne kadar haklı olduğunu ispat etmiştir!.." (Hasan Rıza Soyak, ATATÜRK'ten Hatıralar),

ATATÜRK'ün İsmet Paşa'nın mülevves (kirli pis,bulaşık) vücudunu ortadan kaldırmaya kesin karar verdiğini gösteren bir başka olay da şudur:

ATATÜRK'ün kendisini müteaddit defalar çağırmasına rağmen gitmekten korkan İsmet, nihayet zorla götürüleceğini düşünerek yola koyulur... İstasyona gidip kompartımana yerleşir. Ancak Dr. Refik Saydam "Olmaz Paşam! Gidemezsiniz!.. Görmüyor musunuz, sizi öldürecekler!.. Eğer israr ederseniz, lokomotifin önüne yatarım" der... İsmet bunun üzerine vazgeçer... (İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga)

İsmet ise olayı şöyle anlatır:

- "Beni İstanbul'a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir gayret belirdi... Ben de istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret, yakın arkadaşlarımın dikkatini celbetti... Kat'iyen bırakmadılar!.. Onlar haklı ve isabetli çıktılar!.." (İsmet İnönü, Hatıralar)

Acaba hangi hususta haklı çıktılar?.. ATATÜRK'ün artık kendine HAYAT HAKKI bile tanımadığında mı?..

İsmet paşa'nın devleti teslim ettiği dönme Sabetayist Yahudi Kürt veya dönme Ermeni,Rum yapılanması.Bunların,geçmiş cunta bağları olmasına rağmen,ABD tarafından cezalandırıl-maları, AKP isteği ile mi yoksa ABD'ye karşı yürüttükleri siyasetleri nedeniyle mi yoksa AKP sonrası yeni dümenlerin tiyatrosumu ?Bunu zaman içinde göreceğiz.

Ne var ki, sinsice ATATÜRK'ün kuyusunu kazan İsmet, daha önce anlattığımız gibi Parti'yi ve Meclis'i istediği gibi teşkil etmişti!.. TOPAL OSMAN gibi başını ATATÜRK yoluna adamış biri yoktu ki, emri yerine getirsin!..

1937'de GÖREVİNDEN ALINMASINDAN SONRA yeni bir SEÇİM de yapılmadığı için, ATA'nın ölümünden sonra ipleri hemen eline geçirmiş, bir terör ortamı kurmuş; ve büyük ekseriyetle Cumhurbaşkanı seçilerek paçayı kurtarmıştır!.. Bu operasyonda 1.Ordu Kumandanı Ali Fuat Cebesoy'un büyük etkisi olmuştur. Ali Fuat Paşa, bazı kimseleri, bu arada Mareşal Fevzi Çakmak'ı ziyaret ederek örtülü şekilde tehdit etmiş, İsmet'in Cumhurbaşkanlığı'nı sağlamıştır!


Aynı yapılanma.

1938'de İsmet'in paçayı kurtarması demek, 35 yıl daha memleketin başına dert olması demekti!..Öyle de olmuştur... Başta Şükrü Kaya olmak üzere bu olaya şahit olan kişilerin hatıraları da çalınmış, satın alınmış, yok edilmiş, gerçekler gözlerden uzak tutulmuştur!..Harp Tarihi arşivlerindeki belgeler tahrif ve imha edilmiştir!..

İsmet kısa zamanda gerçek yüzünü ortaya koymuş, Avrupa'daki "diktatör yöneticiler" modasına hemen kapılmış ve kendisini "milli sef" ilan ettirmiştir!..(26.12.1938).

Düşünün bir kere!.. Haçik namlı, TÜRK olmadığını ima eden biri, TÜRK MİLLİ ŞEFİ!.. Bu milliyetsizin MİLLET'e neler ettiğini anlatmaya dil yetmez!..

İsmet göreve gelişinin hemen arkasından paralardan ATATÜRK resmini kaldırttı, kendi resmini koydurdu!.. Kendi heykellerini diktirdi.

Ozaman ki yasa maddesi,para,resmi pullar ve resmi kurumlarda cumhurbaşkanının resminin bulunmasını şart koşmaktaydı.İsmet paşanın burada yaptığı sadece yasayı uygulamaktır.

Ancak,”Atatürk” soyadını yakıştırdığı,kendisine de hiç hak etmediği halde bir “İnönü kahra-manlığı ve soyadı” vermiş bir adama da yaptığı bu davranış,beklenen “arkadaşlık sadakatine” yakıştırılmamış,millet İsmet paşanın pullarını ve paralarını,kurumlarda heykel ve resimlerini benimsememiştir.

Çünkü İsmet paşa memleketi önce İngiliz mandası sonra Amerikan mandası yaparken de ve aşağıda okuyacağınız her beceriksizliğini ve ihanetini “Atatürkçülük” adı ile örtmüştür.

Bu yüzden halkın gözünde daha da iğrençleşmiştir.

14.Mayıs 1950 seçimlerinden sonra,halkın gözünde kurtarıcı ikinci bir Atatürk gibi gelen,Atatürk’ün üniversite okuttuğu Adnan Menderes şerefi hak edene iade etmiştir.

Halkın da benimsediği budur.

İsmet paşa memleketi “Hıristiyan batı kültürüne” zorlamak için ATATÜRK'ün hiç yapmadığı bir şeyi başlattı...Bayram törenlerini heykeller önündeki saygı duruşlarına çevirdi!.. Böylece gerçek ATATÜRKÇÜ anlayış ve düşünceyi unutturup, anlamsız seromonileri "Atatürkçülük" diye yutturdu!..

İsmet Paşa TÜRK OCAKLARI'na kayıtlı idi!.. Duyan da onu ateşli bir TÜRKÇÜ sanır... Halbuki ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ'ni hiç uygulamadığı gibi, milliyetçilere de etmediği eziyet kalmamıştır!.. Onları tabutluk denilen hücrelere kapatmış, işkenceden geçirmiştir... Üstelik bu kişiler hiç bir terör olayına karışmadıkları, herhangi bir olay çıkarmadıkları halde!

II.Dünya savaşında Almanlar sınıra dayanınca Alpaslan Türkeş’e “Turancılık” yaptıran ve Alman büyükelçisi Von PAPEN ile kanka yapan İsmet paşa,kendi halkımızın açlık çektiği yerde, İngiliz,Alman ordularına un,tahıl,ve diğer yiyecekler sunarak yağdırmış,Ruslar 1943 kışında Moskova ve Leningrad’ta Almanları kıçınca sürmeye başlayıp,ardınan Amerikan solcırları da Avrupa’yı ele geçirmeye başlayınca,Rusya ve batıya yalakalık olsun diye Alpaslan Türkeş’in tırnaklarını söktürür.


TÜRKİYE, 2. Dünya harbine kadar bütün dünya devletleri ile normal siyasi münasebet kurmuş, ancak bir ittifak içinde yer almamıştı... Sovyetler Birliği ile dosttu... Balkan Paktı ve Sadabat Paktı ile de komşularıyla olan ilişkilerini düzene sokmuştu... TÜRKİYE'nin kendine BATI'da müttefik araması, İsmet Paşa'nın tercihidir, ATATÜRK'ün değil!.. Sovyetler ile arasının bozulmasına sebep İsmet Paşa'dır, ATATÜRK değil!..”

İsmet paşa öyle bir gemicidir ki,gemiyi götürmesi gereken limana değil,yelkenlerini şişiren rüzgarın götürdüğü yere götüren,yani dümeni rüzgâra teslim eden bir kaptandır.Artık gemi kayalara mı dağlara mı vurur,yoksa sahil kayalıklarına çarparak yarılıp batar mı Allah bilir.

Yolcularının ve yükünün hallerini sormaya gerek var mı bilmem (!)

Sonuçta,ABD’nin II.Dünya savaşı sonunda “Sol’a karşı açtığı savaşa” katılan Türkiye,onun sebep olduğu,Kore,Kıbrıs,Ermeni soykırımı, Türk-Kürt belalarından halen belini doğrultamamıştır.

Oysa,sol’a karşı açılan savaşta yer alan diğer ülkelerden Yunanistan,Kıbrıs davası yüzünden, dünyanın ekonomik yardımını koparmış,sanayileşmiş,AB'ye girmiş,NATO’ya girip çıkmayı oyun edinmiş,yılardır da masraflarını AB-D ülkelerine yüklemiş,bu yüzden tembelleşmiş ve geçenlerde de iflas etmiştir.

Halen de büyük devletlerce idare edilmektedir.

Güney Kore,bir sanayi devi olmuş,ortalık Hundai,Kia gibi otomobillerle dolmuş,Türkiye ise hak etmediği suçlamalarla,kendi ordusunun teçhizat,silah,mühimmatını bile yapamaz,ağır sanayisi olmayan,durmadan itilen kakılan,AB kapılarında 52 yıldır bekletilen,afyon üretimi yasağından ihtiyacı için buğday,mısır,gibi tahıl,sebze ve meyve gibi temel ihtiyacı olan tarım ürünlerini üretmesi bile engellenmiş, işçisi, çiftçisi yerini yurdunu terk etmiş,şehirlerin gecekondularına göçmüş bir sünepe devlet olduysa baş mimarı İsmet paşadır.

Atatürk’ün indirilip yerine geçirilmesi için 15 yılda tam 26 Kürt isyanı,10 kadar da gerici isyan çıkarılmış ve Atatürk yanlış teşhisler, ilaçlamalar sonucu aramızdan ayrılmıştır.

11.Kasım 1938’de,Fahrettin ALTAY ile yaptığı darbe neticesi,TBMM’nin etrafını askerlerle çevirerek yaptığı TBMM toplantısında, kendisini de,CHP’nin ebedi başkanı o zamanın modası olan “Milli Şef” yani Başbuğ ilan” etmişti.Böylece,Ermenice “Haçik-Küçük Haç” namlı,dönme Ermeni bir başbuğumuz” oluyordu.(!)


İsmet paşa,iktidara gelişi olan 11.Kasım 1938’den beş ay sonra,12.Mayıs 1939’da İngiltere ile Atatürk’ün asla yapmayın dediği, Türkiye’ye 20 yıl vadeli 25.000.000 Sterlinlik bir kredi sağlayan bir “Kredi Antlaşmasını” imzalamış ve bu antlaşmayı ABD,Fransa ve Almanya ile de tekrar etmiş,ayrıca da İngiltere’ye bir “sadakat metni” imzalamıştır.

Yani,bu “sadakat metni” ile,Türkiye artık,İngiltere’nin gizli bir mandası oluyordu,yayınlanan müşterek bildiri de;

Türkiye Hükümeti ve Büyük Britanya Hükümeti bir saldırı hareketinin Akdeniz Bölgesinde bir savaşa yönelmesi halinde bilfiil işbirliği yapmaya ve güçlerinin bütünü ile yardım ve ilgiyi birbirlerine göstermeye hazır bulunduklarını beyan ederler…” İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı.” Deniliyordu.

1943 yılında çok enteresan bir gelişme oldu. Alman Büyükelçisi Von Papen İstihbarat şefi aracılığı ile Baüşbakan Şükrü Saraçoğlu'na Alman Genel Karargâhı'nın bir teklifini iletti. Almanlar 12 ADA dahil olmak üzere Ege Denizi'nde ellerinde bulunan bütün adaları Türkler'e devretmek istiyorlardı!.. Şükrü Saraçoğlu yazdığı cevabî mektupta "Bunun için şartlarının ne olduğunu" sordu. Ancak mektupta şöyle bir de cümle vardı:

- "Bu adaları İngilizler'e devredebilir miyiz?"

Böyle bir şey olabilir mi?.. Bu adalar zaten bizimdi!.. İtalyanlar "geçici" olarak el koyduklarını belirtmişler, sonra da ilhak ettiklerini açıklamışlardı!. Tıpkı İngilizler'in kiraladıkları Kıbrıs'a yaptıkları gibi!..


Neticede İsmet Paşa yazdığı kısa bir mektupla teklifi reddetti!..

Savaş boyunca bütün yatırımlar durmuş, ülke 1939-1945 arasında savaşa girmemesine rağmen büyük sıkıntılara düşmüştü... Halk başlangıçta davul-zurna ile elindeki at ve arabaları getirip orduya teslim etmiş, ancak sonradan bu hayvanların bakımsızlıktan öldükleri; insanlar açlıktan kırılırken, depolanan yiyeceklerin ambarlarda çürüdüğü görülmüş; suistimaller almış yürümüş, harp zenginleri türemişti. (15)

Bütün bunların sebebi, daha 20 yıl önce bir topyekün harp yaşamış, bütün imkanlarını seferber etmiş TÜRKİYE'nin, İsmet'in döneminde bir harp ve savunma teşkilatına gidemeyişi idi... O dönemde hazırlanan bir reform tasarısı ise, Başbakan Refik Saydam'ın ani ölümü ile rafa kaldırılmıştır... Bilindiği gibi Refik Saydam, herşeyin "A'den Z'ye bozuk" olduğunu söylemesiyle meşhurdur!..

Kemal Tahir savaş sırasında alınan kararları şöyle eleştirir:

- "Aynî yardım, harp içinde icat edilmiş, memurlarla halkın arasını açmaktan başka bir yararı olmayan sistemdi... Şeker 30 kuruşken evine bir kilo şeker alamıyan memura; kilosu 25 kuruştan 9 ila 45 kg. kadar şeker alma imkânı tanınmıştı... Memur bu parayı veya malı alır, iki kilosunu kendine ayırır, kalanı 50 kuruştan bakkallara devrederdi!.. Şeker de piyasada 200 kuruşa satılırdı!.."

- "İşte bu yüzden halk;

İsmet uludur, İsmet uludur... Memurlar İsmet'in kuludur. İsmet'ten başka yoktur tapacak!..

demeyi latife haline getirmişti!."

Nasıl getirmesin ki?

Dolmabahçe Sarayını oğlu Ömer ve Erdal İnönü'lere yurt yapan,bekar evine çeviren İsmet paşanın çocukları öyle şımarmıştı ki,kadın meselesi yüzünden fütursuzca adam öldürüyor sonra da babasının siyasi ve askeri gücü ile üstü örtülüyor,konunun yargı önüne gelmesi ise beş-altı yıl sonra Menderes hükümeti zamanına sarkıyordu.

Öyle ki Amerika Sünni iktidar için dayatmasa,bu gerçekler ilelebet tarihin derinliklerinde,mağdurlarının da hafızalarında kalacak asla adalet yerini bulamayacaktı.

Olayı Milliyet Gazetesinin arşivini karıştırırken bulabildim.Tesadüf işte.Bu olaydan hiç haberim yoktu ve ben doğmadan 22 yıl kadar önce,babamın delikanlılığında gerçekleşmişti;

ÖMER İNÖNÜ SORGU YARGIÇLIĞINA ÇAĞRILDI-05.Ağst.1950 Milliyet Gazetesi Haberi-- 1945’de İstanbul Teknik Üniversitesi pansiyon amiri Muzaffer KAYALIBAY’ı arabası ile ezerek ölümüne sebep olmaktan hakkında İstanbul Cumhuriyet savcılığınca tahkikat açıldığı malumdur.Şahitleri arasında Hasan Ali Yücel gibi ünlü şahıslar için de savcılık davetiye çıkarmıştır. Robert Muratyan adlı bir Ermeninin üstlendiği olay nufüz kullanılarak kapatılmıştır.27.6.1950’de meclise getirilecek olan konu,maktulun Rus kökenli karısı ve arkadaşı’nı arabadan almak için çıkan kavga sonucu şahsın tekme ile mesanesinin patladığı, Ömer İnönü ve bir Hüseyin Hüsnü Paşa’nın yeğeni Mihri (genç bir bayan) olan arkadaşlarının “nüfuz kullanarak” olayı kapattıkları işlenir.Ertesi gün İsmet paşa "İftira" der.(Ömer İnönü halen İstanbul Anadolu yakasında Maltepe Stadı cıvarında denize nazır bir köşkte yaşamaktadır.)

TÜRKİYE'nin 2. Cihan Savaşı'na girmemesi de İsmet'in "siyasi başarıları"ndan sayılır... Alakası yoktur!..

Bir defa, savaşan BATI taraflarından şunu veya bunu tutmaya mütemail LEVANTEN UNSURLAR'ın toplandığı MASON DERNEKLERİ, 1935'de ATATÜRK tarafından kapatılmış, böylece MİLLİ SİYASET istiyenlerin önü açılmıştı!..

İkincisi İsmet, hayatı boyunca evhamlı ve korkak biri olduğu için, zaten savaşa giremezdi!.. (18) Ülkeyi korumaktan ziyade, kendi derdinden savaştan uzak durmuştur... Bunu da galip gelebilecek tarafa yaranarak yapmıştır.

Kemal Tahir, İsmet'in bu tavrını çok güzel teşhis etmiştir... Onun, "Köy Enstitüleri"ni aslında Almanlar'ın Nazi teşkilatına özenerek kurduğunu, ama Ruslar'ın galip gelmesi kesinleşince bu teşkilatın "milliyetçi" hüviyetini yok edip, hemen nasıl "komünist"leştirdiğini şöyle anlatır;

- "Köy Enstitüleri, günlük politikanın eğitime bulaşmasından öte bir şey değildir!..."

- "2. Dünya Savaşı içinde İsmet Paşa'nın TÜRKİYE politikası çok civelek bir politikadır... Başlarda ALMANLAR FRANSA'YI ÇİĞNEYİVERİNCE, İSMET PAŞA ALMANLAR'A DÖNDÜ!"

- "Almanya'da Nazi Partisi, TÜRKİYE'de Halk Partisi... Almanya'da Hitler'in sözü kanun, TÜRKİYE'de İsmet Paşa'nın... Almanlar her yere bir Nazi ajanı yerleştirmiş... İsmet Paşa şehirleri Halk Evleri ile avucunun içine almış ama, köyler boş!..."

- "Paşa askerlikten kurtulamadığı için, çavuş olan açıkgöz köy çocuklarını kurstan geçirip eğitmen yetiştirdi... Bunların her birini bir köye yerleştirdi... Bu eğitmenler köyleri avuçlarına alacaklar, sinek uçsa, İsmet Paşa'nın haberi olacak!.."

Ancak,Köy Ens,itülerindeki bu komünistleştirme öyle Anadolunun her yerinden karışık toplanmış garip gureba gençlerin toplandığı,vatana hayırlı evlat edilmeye çaılışıldığı bir yer değildir.Buralara toplanan gençler özellikle, Dersim kökenli Alevi Türkmenleri,dönme Ermenileri,dönmeyenlerine de birer uydurma Türk adı takılarak doldurulduğu yerlerdir.İsmet paşa bu kurumlarda resmen "Ermeni nüfusunu arttırmıştır.

İlk işi Atatürk'e Ermeni evlatlıklar bulmak olan İsmet paşa "Ermeni ırkçılığını" başından sıkı tutmuştu.Köy Enstitüleri onun ikinci özlemini gerçekleştirmek anlamına geliyordu.

Bunu da Kazım Karabekir'in sürgüne giden Ermenilerin geride bıraktıkları sahipsiz Ermeni çocukları evlatlık edinip eğiten Kazım Karabekir'den öğrenmiş olmalıydı.Her ne kadar atışsalar da Atatürk'ten sonra pek samimi olmuşlar,Kazım Karabekir tekrar Meclise girmişti.İsmet paşa,arkadaşlarını soğutup Atatürk'ü yalnız bırakıp bitirmiş,sonra da kalan arkadaşlarının gönüllerini böyle almıştı.

Ne de olsa Churchill ve İngiliz-ABD elçilerinin eşsiz tecrübelerinin aydınlattığı yolda korkusuzca yürüyen İsmet'in hataları da bu yoldaşlarınca örtülüyordu zaten.

Okudukça olayların böyle olduğunu görecek kahrolacaksınız.En iyisi bırakın gitsin(!)

Bu gün adı "sol" olan partilerin vekillerine bir bakın topu bunlardandır.Hepsi tip itibarıyla "fabrikasyon imalat" gibi birbirine benzemektedirler.Bütün adı "sol" kendi Alevi Kürt maskeli, dönme Ermeni olanYani Turgut Özal ve Barzani'nin de dahil olduğu "Yahudi Kürt+Dönme Ermeni" yoğunluklu bir ırk türü dikkatinizi çekecektir.

Buralardanmezun olan gençlerden gerçek "solcu" ve sömürgeci karşıtı kişiler çıkmışsa da,günümüzün "bölücülük,ayırılıkçılık ideolojilerini" yazanlar da buralarda yetişmişlerdir.

Bu yüzden bu eğitim yerlerine "sol" demek zor olacağından,Ermeni İsmetin'in ceddini hakim kılmak için açtığı Ermeni İsmet Yuvaları" da denilebilir.

Daha geçen yıl Almanya'dan yayın yapan Alevi eğilimli sözde Kürt Sol'u faşist Yol TV'nin,Anadolu Alevilerinin kökenlerini Hititlere oradan da Almanlara dayadığı bir programı yayınlamaları üzerine bu konuyu blogumda dile getirmiş,Alevileri,Kürtleri Almanya'ya gönderdik Alman olup geliyorlar.Japonya'ya gönderseydik Japon mu geleceklerdi?" diye yazmamdan bir kaç ay sonra aynı konuda farklı bir yayını,her gün Atatürk üzerine yayınlar yapan,12 Anayasasının ve YÖK'ün mimarı,dönme Ermeni İhsan Doğramacının vekili Mehmet Haberal Hocanın kanalı olan KANALB'de seyredince onu da yazmıştım.

Allah aşkına işte,ABD-İngiliz mandası olam "Batıcılık=Atatürkçülük" diye bu millete,yese de yemese de kakalayan İsmet paşa Atatürkçülüğü bundan başka nasıl olabilir?

İşte,bana göre İsmet paşanın Türkiyesi şöyle bir şey;

Düzenli askeri cunta darbeleri ile halkı sindirme operasyonları =Üniversite=yargı=CHP=AKP-ANAP,DYP,DP,AP,MHP vb.=Basın=PKK =Etnik ayrımcılık,bölücülük=Sivil toplum örgütleri =Sağ-Sol kavgası=Alevi-Sünni kavgası=İngiliz-Amerikan mandalığımız=İsmet paşa'nın bıraktığı Türkiye=Şehitler,mandacı hükümetler, ekonomik krizler,satılan devlet kurumları ve daha niceleri.


Mandacı İsmet başa geçtikten sonra Lozan'da kaptığı hastalık depreşir, korkunç bir BATICILIK başlar!..

Cumhurbaşkanlığı TÜRK MUSİKİSİ HEYETİ lağvedilir!.. Radyoda TÜRK MUSİKİSİ %10 nisbetine indirilir...

Halkın ancak kahvelerde dinleyebildiği radyolardan sabahın 7'sinde bile senfoniler, konçertolar yayınlanmaya başlar!...

Milli Eğitim Bakanlığı ŞARK KLASİKLERİ'ni tercüme ve yayın işini bırakıp, sadece Batı edebiyatına yönelir...

Grek ve Roma medeniyeti sanki bizim öz medeniyetimizmiş gibi tarih kitaplarında en önemli yeri alır!..

TÜRK mimari eserleri yıkılmaya terkedilirken, onlar restore edilir... Eski yazı kitaplar, belgeler ambarlarda çürütülür!... TÜRK folklorü unutulmaya yüz tutar!..

CUMHURİYET döneminin ikinci ama çok büyük devalüasyonu 7.9.1946'da yapılır!.. Dolar 1.31 TL'den 2.83TL'ye fırlar!.. İsmet bununla da yetinmez, altın satışını serbest bırakarak "liberal" ekonomiye adımını atar.


Yukarıda Mandacı İsmet'in "savaştan sonra TÜRKİYE'ye Suriye'nin kuzeyinin, 12 Ada'nın, Batı Trakya'nın ve Şarki Rumeli'nin verilmesi gerektiğini" söyleyen Stalin'i, "Boğazlar ve Kars-Ardahan'ı isteyecek" duruma getirmeyi başarmış biri olduğunu söyledik. İsmet, aslında Ruslar Boğazlar'ı ve Kars-Ardahan'ı istediği bahanesiyle, hemen "Amerikan Mandacısı" yönünü açığa vurmuş, 1947'de Truman yardımına el açıp, 1950-1993 arasında her on yılda bir yaşanan ekonomik kriz ve ihtilallerin temelini atmıştır!..

Bu "Kars-Ardahan-Boğazlar" meselesinin ibret dolu bir hikâyesi vardır. Dönemin Moskova büyükelçisi Selim Sarper'dir, ve bu rivayet onun marifetidir. Selim Sarper aslında Türkiye'den daha çok Amerika'ya hizmet etmiştir. Yani tam bir Amerikan casusu idi. Böyle olması da normal karşılanmalıdır, çünkü kendisi bir "dönme" idi. Bütün dönmeler gibi dışı Türk ve Müslüman görünüşlü, ama özü Yahudi ve Sabetayist'ti. Ve bütün dönmeler gibi, Türkiye'den çok Batı'ya bağlıydı. Ama cibilliyetsizliğinin farkına varılmamış, 27 Mayıs ihtilalinden sonra bir kere daha ödüllendirilerek Dışişleri Bakanı yapılmış, ve A.S.D.'ye hizmete devam etmiştir.

Bu kişi, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi olarak Sovyet yetkilileri ile yaptığı görüşmeleri, Türkiye'den önce Moskova'daki Amerikan büyükelçisi A. Harriman'a bildirirdi. Harriman da tabii ki aldığı bilgileri Washington'a iletiyordu!..

Selim Sarper namussuzu, 7 Haziran 1945 günü S.S.C.B. Dışişleri Bakanı V.M. Molotov'la bir görüşme yapmış, bu görüşmeyi mutadı veçhile Amerikan Büyükelçisi A. Harriman'la müzakere ettikten sonra, Harriman'ın direktifi ile, Türkiye'ye bir telgraf çekmişti. Bu telgrafta Molotov'un, "Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile yeniden anlaşma imzalamak için 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile tesbit edilmiş olan Türk-Sovyet sınırında, Sovyetler lehine bazı düzeltmeler yapılması gerektiğini" belirttiği yazılıdır. Telgrafta bu "düzeltme"nin "Kars-Ardahan ve Boğazlar"ı kastettiği şeklinde bir ifade olmadığı gibi, böyle bir talebi ortaya koyan resmî bir belge veya nota yoktur!.. Bu iddiayı Feridun Cemal Erkin gibi hatıralarında dile getirenlerin dışında da, hiç bir resmî kayıtta yer almaz!..

Amerikan casusu ve Yahudi dönmesi Selim Sarper'in telaşla Ankara'ya telgraf çekmesine, her zamanki bu görüşmenin teferruatını Harriman'a anlatmış olmasına, onun da Washington'u haberdar etmesine rağmen, Amerikalılar'da bir heyecan uyanmamıştı. Kesin olan odur ki, Selim Sarper İsmet Paşa'yı kandırmıştı!.. Zaten İsmet'in fazla kandırılmaya ihtiyacı yoktu. Rauf Orbay'ın hatıralarında belirttiği gibi "İsmet Paşa Lozan'dan çok değişmiş ve kibirli ve de Batı hayranı olarak" dönmüştü ve hep öyle kalmıştı.

Bu iddianın dayandırıldığı öteki nokta, iki Gürcü profesörün 21 Aralık 1945 tarihli makalesidir. Bu kişiler makalede, Gürcistan'dan koparılmış olan bazı şehirlerin Türkiye'den geri alınması gferektiğini öne sürmekteydiler. Ancak bu Ruslar'ın resmî bir talebi olmadığı gibi, hadi Ardahan neyse de, ne Kars, ne de Boğazlar Gürcistan sınırındadır.


Boğazları asıl isteyen 1919 yılında ABD başkanı Woodrow Vilson'dur.Yunanlılara Türkiye'yi o işgal ettirmiştir.Yunanlıların böyle arzusu yoktu çünkü.İsmet paşanın 12.Mayıs 1939 kredi antlaşması ile İngiliz mandası olmamızdan sonra 1947'de üstelemesi sonucu NATO'ya girmemizle boğazları da almadılar mı?Hatta bu teslimiyet olayları yüzünden Favzi ÇAKMAK istifa etmiştir.Gazeteyi okuyunuz.


Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov'un bu konuda bir tek notası vardır, onun da tarihi 1945 değil; 30 Mayıs 1953'tür. Bu notada iki devlet arasında daha önce yapılan görüşmelerde Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Türkiye'ye karşı bazı toprak iddialarının, ve Sovyetler Birliği'ne Boğazlar cihetinden gelebilecek tehdidin bertaraf edilmesi hususunun" ele alındığı hatırlatılmış, ve "iyi ikomşuluk ilişkilerinin korunması namına Ermenistan ve Gürcistan hükümetlerinin Türkiye'ye karşı toprak iddialarından sarf-ı nazar ettikleri, ve Boğazlar güvenliğinin Sovyetler Birliği kadar Türkiye için de kabul edlebilir şartlar altında temini" dile getirilmiş ve "Sovyet Hükûmeti, Sovyetler Birliği'nin türkiye'ye karşı hiç bir toprak iddiasında olmadığını beyan eder," ifadesi de yer almıştır.


Gerçekte böyle bir talep yoktu. Ruslar tarafından Ne Kars, ne Ardahan, ne Boğazlar istenmişti!.. Son notadan anlaşıldığına göre, Ermeniler'in ve Gürcüler'in lafla bir takım talepleri olmuş, belki Gürcüler Ardahan'ı, Ermeniler de Kars'ı dile getirmiş , yazmış olabilirler ama, pek ciddiye alınmamıştır. Resmî bir belge de yoktur. Ruslar sonradan bunu defaatle açıklamışlardır.

Çok açıktır ki, bu mizensan Amerikalılar tarafından hazırlanmış, Harriman tarafından Selim Sarper'e dikte edilmiş, ve Molotov'la yapılan mülakat ta buna vesile teşkil etmiş, oyun sahneye konmuştu!.

Amaç, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki bir yakınlaşmayı engellemekti!.. Kısa bir süre sonra "Missouri" mizanseni devreye girecek, ve Türkiye'nin ABD ile yakınlaşması sağlanacaktı!..

O olayı da anlatalım... İsmet'teki bu iflâh olmaz BATI HAYRANLIĞI'nı farkeden Amerikalılar, 1944 yılında vefat etmiş ve Amerika'da gömülmüş olan Türkiye'nin eski Washington Büyükelçisi M. Münir Ertegün'ün kemiklerini çıkarıp, Missouri gemisine yükler ve Türkiye'ye gönderirler!.. Yıl 1946!!!

Ancak bu geminin bazı özellikleri vardır. 2. Dünya Savaşı'nın sonunu belirliyen Japonya'nın kayıtsız-şartsız teslim töreni, 1.9.1945 tarihinde bu gemide yapılmıştır. Gemi Pasifik'te fiilen görev yapmış, 270 metre uzunluğunda, 57.000 ton ağırlığında ve 1600 kişilik mürettabı olan muazzam bir savaş gemisidir!.. İçinde de sözümona bir "tören" kıt'ası vardır!... A.B.D. Başkanı Truman'ın temsilcisi de İsmet Paşa'ya Başkan'ın özel mesajını sunmak için sabırsızlanmaktadır!.

Gemi nihayet 5.4.1946 günü İstanbul'a varır. Üniformalı Joniler gemiden inip şehir içinde bir resm-i geçit yaparlar. Şehir kendileri için hazırlanmış, hatta genelev sokağı yeniden boyanıp badalanmış, o tarihe kadar "Rus salatası" diye bilinen yiyeceğin adı bile "Amerikan salatası"na çevrilmiştir.

Joniler bir gelirler, bir daha gitmezler!.. Türkiye'nin başına A.B.D.'nin belâ olması, işte bu Missouri zırhlısının meş'um ziyareti ile başlar!..

İşte son zamanlarda "TÜRKİYE tercihini BATI lehine yapmıştır" diye ifade edilen tutum, 1945'den sonra ne yapacağını bilemiyen İsmet'in tercihidir!.. Girilen ittifakların hepsi onun dönemindedir!.. ATATÜRK asla böyle bir tercih yapmamıştı!.. Ve BATI ile hiç bir ittifaka girmemişti!.


Arkası çorap söküğü gibi gelir... Amerika'nın Hıristiyan Emperyalist Batı'nın liderliğine geçtiği 2. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra "dünya"dan istekleri şöyle belirlenmişti :

- İnsanların özgürce, istedikleri siyâsî, iktisâdî, ve içtimâî sistemi seçmeleri,

- Ticarette fırsat eşitliği,

- Basının haber alma ve verme özgürlüğü,

- Amerikan eğitim kurumlarının faaliyetinin devam etmesi,

- Amerikan vatandaşlarının ve şirketlerinin haklarının korunması.

Şimdi herkes bunlardan ilk üçünün günümüzde pek revaçta olan "insan hakları, fikir özgürlüğü, vicdan özgürlüğü" gibi sömürgecilerin kandırma vasıtaları olduğunu görmüştür. Diğer ikisi de Amerika'nın dünyaya verdiği gözdağıdır!.. "Benim okullarıma, vatandaşlarıma, ne halt ederse etsin, dokunursan yakarım," demesidir.

İşte oldum olası mandacı İsmet, 1939'da başladığı Batıcı faaliyetini daha da ilerletti:

- 1 Nisan 1939 ... ABD ile Ticarî İmtiyaz Anlaşması

23 Şubat 1945 ... Karşılıklı Yardım Anlaşması ... 2 maddesi "yükümlü olduğu hizmette bilgilerin ABD'ye teslim edileceği..." ifadesi vardı.

- 6 Ekim 1949 ... Karşılıklı savunma Anlaşması ...

- 27 Aralık 1949 ... Türkiye-A.B.D. Eğitim Komisyonu Anlaşması ... Kurulacak komisyonda Amerikalılar'a imtiyaz, para Türkiye'den, harcama yetkisi ABD Büyükelçisi'nde.

- 18 Ocak 1950 ... Petrol Kanunu ... Belirli bölgelerimizde, bilhassa Erzurum-Kars yöresinde petrol arama yasağı, ve her şirketin en çok on sondaj yapabileceği sınırlaması... Yani, birileri "Türkiye'de petrol bulunmasın" demiş!.. Mandacı ismet ile CHP'li uşak ruhlu milletvekilleri de buna parmak kaldırmış!..

İş bu kadarla da kalmıyor!.. 1949 yılında, İsmet çok güvendiği Amerikalılar'a "Bize bir kalkınma planı hazırlayın," deyince, onlar da "Barker Planı" diye bilinen planı önümüze koymuşlar, "Siz soba, pompa, pulluk, çekiç, testere üretin. Atatürk zamanında kurulmuş olan şeker ve dokuma fabrikalarını da kapatın," demişlerdi!..

Öte yandan Atatürk'ün kapattığı Mason Dernekleri, savaş sonrasında 1948'de İsmet Paşa tarafından açılmıştır!.. Hem de kanunla mallarının devredilmiş olmasına rağmen, sanırız, "kanunsuz" şekilde!..

Ayrıca Lozan'da büyük mücadele ile kazandığımız "telif hakkı ödememe" imtiyazından, vazgeçmiştir!.. BATI'ya yaranmak için bir telif hakları konferansına delege göndermiş, sözleşmeye imza koydurmuştur!..


Bununla da yetinmemiştir!.. Yine Lozan'da binbir uğraşla Akdeniz sahillerimizdeki İtalyan emellerine set çekilmiş iken, İsmet Paşa, İtalya'dan borç alabilmek için "toprak satma" izni vermiş ve bu suretle bir miktar İtalyan gelip İzmir çevresine yerleşmiştir. (19)

Demiryolları tamamen ihmal edilir!.. Truman Planı, Marşal Yardımı derken, İsmet Paşa Amerika'ya gizli bir anlaşma ile "TÜRKİYE'de 50 yıl yeni demiryolu projesi yapılmayacağına" söz verir!.. AID kredileri Karayolları teşkilatını kurar, benzini, otomobil ve yedek parça fabrikası olmayan ülkeyi, ulaşımda tamamen DIŞA BAĞIMLI hale getirir!.. (20)


ABD'nin atom bombalı kaatil başkanı Truman savaş yıkığı Avrupa'ya Marshall Yardımı verirken, Türkiye ve Yunanistan'a da 12 Mart 1947'de Kongre'den geçirdiği kanunla Yunanistan ve Türkiye'ye de yardım kararı almıştı. Gavur gavuru kollar, ilk ağızda küçücük Yunanistan'a 300 milyon dolar, Türkiye'ye ise 100 milyon dolar verildi. Türkiye'nin o zamanki rezervi 245 milyon dolar olduğuna göre, bunun oldukça büyük bir miktar olduğu anlaşılır.

1948-1952 yılları arasında Marshall Yardımı çerçevesinde 352 milyon dolar alınır. Bunun yarısı Amerikan firmalarından mal alınsın diye şartlı verilmiş paradır, yani hemen Amerika'ya geri döner. Borcu bize kalır!.. 84 milyon doları yüksek faizli borçlanma, 73 milyon doları da hibedir. 17 milyon doları da "şarta bağlı" olarak verilir, artık "şart"ını Allah bilir!..


TÜRK HAVA KURUMU, KAYSERİ UÇAK FABRİKASI, DENİZYOLLARI, KIRIKKALE SİLAH FABRİKASI da bu ihmalden nasibini alır!!!. Bu kurumlar 1990'lara kadar kendilerini toparlıyamazlar!..

Öte yandan halkın dini ihtiyacı unutulur... İsmet'in ağzından bir kere bile "ALLAH" sözü çıkmaz!.. ATATÜRK'ün deneme mahiyetinde giriştiği "Türkçe Ezan" 1941 yılında İsmet tarafından MECBURİ hale getirilir, ARAPÇA EZAN yasaklanır!..Din adamı yetiştiren okullar kapatıldığı için halk cenazesini yıkatacak imam bulamaz hale gelir!.. Hele 2. Dünya Savaşı sırasında bazı camiler "zahire ambarı" haline getirilir!.. Bazısının da "ahır" olarak kullanıldığını iddia edenler vardır. (21)

Yani LÂİKLİK, 1937'de İsmet tarafından Anayasa'ya sokulmuş, onun eliyle bugünkü halini almıştır... Hatta 1948 yılında CHP Kurultayı'nda kendini bilmezin biri 52 maddelik bir "Kemalizm Dini" esasları sunmuştu!..

İsmet'in en büyük kötülüklerinden biri de ATATÜRK'ün adını kullanarak 1934'de terkedilmiş uydurma dilciliği sürdürmeye çalışmasıdır.


Bu konuda hiç vakit kaybetmemiş, ATATÜRK'ün azarlayıp kovduğu Nurullah Ataç gibi tipleri TÜRKÇE'nin ırzına geçmeleri için işbaşına getirmiştir... 1945 yılında yapacak başka hiç bir işi yokmuş gibi Anayasa'yı "öztürkçe"leştirdi.

Bunun neticesi olarak 1940-1980 arasında TÜRK DİLİ korkunç bir kıyıma uğramış, baba oğulu, oğul torunu anlamaz olmuştur... ORTA ASYA TÜRKLERİ ile DİL bağımız kopmuştur. (22)

MİLLİ ŞEF kasıntılığı, İsmet Paşa'dan onun kadrosuna da bulaşır. Halk ile aydınların, bürokratların bağı kopar, arası açılır... (23) Kültür, edebiyat, şiir ve sanatta korkunç bir yozlaşma başlar. (24)

Mandacı İsmet'in Doğu'da Kürtçülüğü önlemek için yerleştirilen göçmenleri ihmal edişini ve ağaların toprak işgaline imkan hazırlayışını anlatmıştık... Ama İsmet'in kara ihaneti burada bitmez!.. CHP'nin son iktidar yıllarında sessizce çıkartılan bir DEVLET Şurası tefsir ve kararıyla, "tapuya bağlanmış topraklar"ın dahi yeni sahiplerinden alınıp eski sahiplerine iadesi sağlanır!.. (25)

İsmet Paşa'yı başarılı gösterme çabası içinde olan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:

- "1950 seçimlerinden önce, Diyarbakır-Çinar'da 20 yıl önce oraya yerleştirilmiş, fakat bir türlü tapuları verilmemiş büyükçe bir "Rumeli göçmenleri köyü" halkının tekrar göçe hazırlandıklarına şahit olmuştum."

- "İki yaşlı Kürt çobanının şahitliğine dayanılarak, bu uçsuz bucaksız toprakların, isyandan sonra güneye kaçan beylere ait olduğuna hüküm verilmişti!..Burada yaşıyan göçmenlere mahalli idareler ve yerli memurlar tapu vermemişlerdi..."

- "Şikayet üzerine gelen hakim, gözleri yaşararak onlara topraklarını terketmeleri gerektiğini bildirmişti!.."

- "Göçe hazırlanan bu köy halkının toplandığı meydana bakan kahvenin duvarında ise CHP'nin seçim afişleri asılmıştı... Bunlarda 6 OK ve şu sloganlar görülüyordu:

KÖYLÜYE TOPRAK!.. TOPRAĞA TAPU!..

Alay edercesine!..İşin en enteresan yönü nedir, biliyor musunuz?.. TÜRKİYE'ye DEMOKRASİ getirdiği iddia edilen İsmet'in, iktidarda kalabilmek için DOĞU ve GÜNEYDOĞU'yu, bir zamanlar tepelediği isyancılara peşkeş çekmesi, ona bölgede oy sağlamadı!.. CHP orada da seçimi kaybetti!

Bir de ORMANLAR konusu var... Zamanımızdan 150 yıl kadar önce ülkemizde bulunan bir yabancı yazar General Moltke, ormanlarımızı şöyle tarif ediyordu:

- "ANADOLU öyle ağaçlık, ormanlık, cennet gibi bir yerdir ki; bir sincap İzmir'den Erzurum'a kadar hiç yere inmeden daldan dala sıçrayarak gidebilir!.."

Biz TİMUR'un fillerini ANKARA ORMANLARI'nda sakladığını TARİH'ten biliyorduk... Ama ANADOLU'da dünyanın en büyük arslanların yaşadığını, bunların sonuncusunun 1984 kışında köylüler tarafından Haymana yakınlarında vurulduğunu öğrenince, çok şaşırdık!.. Sanırız bu olayı çok az insan duymuştur... ANADOLU tabiat güzelliği bakımından böyle zengin bir ülkeydi!..

İşte o durumlardan bugünkü ÇORAK Türkiye haline gelişimizde de İsmet Paşa'nın büyük rolü vardır.

1937 yılında Zıraat Vekili Muhlis Erkmen Meclis'te şöyle diyordu:

- "Ormanlar inanılmayacak bir şekilde tahrip edilmektedir!.. Dün uzmanların kayda aldığı ormanlar, bugün yoktur."

Orman meselesinin halli için, toprak mülkiyeti meselesinin halli gerekiyordu!... Ormanları kurtarmanın tek yolu orman toprağını kamulaştırmak idi... O tarihte 2 milyon hektarı koruluk olmak üzere 8.5 milyon hektar ormanımız vardı... Böylece ormanlar ülkemizin ancak %10'unu kaplıyordu... Bunun en az %20 olması gerekirdi!..

Nihayet 3444 sayılı Orman Kamulaştırma kanunu çıkartıldı...(1937) Ormanlık bütün bölgeler DEVLET mülkiyetine geçirildi... Ancak gerekli tedbirler alınmadığı için, tepki gösteren bazı köylüler orman yangını çıkartmaya başladılar... Yine de ATATÜRK'ün son günlerinde de olsa, ormanlar bir ölçüde kurtulmuş oldu.

Bunun arkasından nicedir niyetlenilen toprak mülkiyetinin düzene sokulması geliyordu... Bütün vaadlere rağmen bu konuda bir kanun ancak 1945'de çıkarıldı. Ancak önemli maddeleri uygulanmadığı gibi Medeni kanunun 639. maddesi çarpıtılarak toprak yağmasına imkan tanındı... Reform Kanunu'nun başlıca muhalifleri Menderes, Cavit Oral, Emin Sazak, Şeref Uluğ gibi Meclis'teki toprak ağaları idi.

İsmet muhalefet görünce, kanunun çıkmasını sağlıyan Zıraat Vekili Şevket Raşit Hatipoğlu'nu görevden alıp yerine toprak ağası Cavit Oral'ı getirdi!.. 1950 yılında Oral'ın hazırladığı "tadilat" ile İsmet Paşa'nın hızlı toprak reformu sona erdi.


Bu orman ve toprak yağması Menderes, Demirel, hatta Özal zamanında da sürdü... DP daha iktidara gelmeden Refik Koraltan gittiği köylerde "Dağ sizin, orman sizin!.. El ne karışır!" diye propoganda yapıyordu!.. DP iktidara gelince tekrar korkunç bir orman yağması başladı... Koruculara, DEVLET memurlarına saldırılar arttı. Orman suçları sık sık affedildi... Sonunda ülke kel bir diyara döndü.


Bu yağma DEMİREL döneminde de kesilmedi... Çiller ise kanun çıkartarak ormanları "özel"leştirip satılığa çıkardı!.. Bütün bunlara rağmen her biri utanmadan "toprak kaybı"ndan, "ormanların korunması"ndan söz edip dururlar!..Bunların yüzleri meşin gibidir!.. Hiç utanma bilmezler!

Halbuki 1927 yılında dahi o bozuk sisteme rağmen ülkede toprak dağılımı şöyleydi:

Ekilebilir arazi...... 231.5 milyon dönüm (%31)

Orman...... 139.5 milyon dönüm (%18)

Mer'a...... 269.4 milyon dönüm (%36)

Dağ, taş..... 102.2 milyon dönüm (%13)

Bataklık, göl..... 13.6 milyon dönüm (%1)


Şimdi ne mer'a kaldı, ne göl kıyısı, ne de orman!... Üstelik bir de "özel orman" kanunu çıkardılar. "Al ormanı, kes, kıy, yak... bir kaç ağaç bırak, gerisini istediğin gibi kullan," diyorlar!.. Hani o vatan topraklarını gavurlara satanlar var ya, onlar diyor!..


Aslında herkes "hacıağa" tipinin Menderes döneminde ortaya çıktığını sanır... Evet, onun döneminde hacıağalar artmıştır ama, bu gelişmenin başlangıcı Refik Saydam'ın ölümü, Şükrü Saraçoğlu'nun Başbakan olmasıdır. (1942)


İsmet Paşa'nın bir de Türkiye'ye demokrasiyi hediye ettiğinden söz edilir... Bu da son derece yanlıştır. Bütün hayatı boyunca demir yumruklu bir diktatör olan İsmet'in, öyle kendiliğinden "demokrat" olmaya hiç hevesi yoktu!.. Ancak 2. Dünya Harbi'nin bitmesi ile bütün Avrupa'yı saran demokrasi havası ve artan Rus tehdidi, avucunu BATI yardımına açmaya hazırlanan İsmet Paşa'yı "demokratikleşme"ye zorladı... Tıpkı 1990'larda Avrupa Birliği'nin, bizi almak için bu konuda tavizler istemesi DEMİREL ve ÇİLLER'in "demokrat"laşması, hatta işe "Kürt Açılımı" diye başlayıp yürümeyince "demokratikleşme" diye devam eden Tayyip Erdoğan gibi!..

Demokrat Parti'yi kuran Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü'nün verdiği meşhur takrirde tu cümleler yer almakta idi:

- "Bütün dünyada hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı, demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez."

Böylece iç ve dış baskılar sonucu İsmet, 1946 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında yeni seçim kanunlarını çıkarttı ve kurulan partilere hazırlık fırsatı vermeden Temmuz ayında da seçim yaptırdı!.. CHP 400, muhalifler 50 milletvekili çıkarttı... Bu seçim tek dereceli ancak AÇIK OY, GİZLİ TASNİF gibi anlaşılmaz bir sistemle yapıldığından sonradan çok tartışılmıştır... Çünkü seçmen istediği partiyi sandık memurlarının gözü önünde işaretliyor, ama sayımlar gözlerden uzak bir şekilde yapılıyordu!.. Böyle bir seçimden sağlıklı sonuç çıkması beklenemezdi.

İsmet bu dönemde bir de Fevzi Çakmak'ın muhalefeti ile karşılaştı...Nihayet Mareşal Çakmak 11.4.1950'de ölünce, cenazesi siyasi bir gösteriye dönüştü... O gün radyo programlarında OYUN HAVALARI çalınması ise, uzun süre eleştirildi.

1947 yılından itibaren başlıyan BATI ve Amerika ilişkilerindeki gelişmeler, alınan krediler; 1949 yılında "yabancıların içişlerimize müdahalesi" haline dönüştü!... Amerika James M. Barker başkanlığında bir heyet İktisat, Ticaret, Ulaştırma, Sanayi ve Zıraat bakanlıkları ile ilgili çalışmalar yaptı, meşhur Barker raporunu hazırladı.

İsmet Paşa çok partili sisteme geçişten sonra CHP başkanlığını Hilmi Uran'a devredip kendi fahri başkan kaldı... (1947) Böylece ATATÜRK'ü taklit etmeye çalışmıştı. Ancak partinin idaresini hiç bir zaman başkasına bırakmadı!..

1950 seçimlerini DP kazandı... İsmet'i her fırsatta savunan Şevket Süreyya bile bu olayı şöyle yorumlar:

- "DP'nin plansız iktidarına, CHP kendi planlarını değerlendirmemekle bizzat zemin hazırladı... CHP'nin bu ihmali İsmet Paşa'nın hayatında çözemediğim bir gaflet düğümü olmuştur... Devlet kalkınma planlarını hazırlatan Fuat Sirmen, Nurullah E. Sümer gibi genç beyinler son kabinede de görevliydiler... Bunların hazırladıkları planları nasıl öne sürmedikleri anlaşılmaz."

Anlaşılmaz değil, açık!.. İsmet Paşa toprak kanununda ağaları koruyacak tadilatı yaparken seçimi kazanacağını düşündüğü gibi, uzun vadeli ve zahmetli planları da geriye atarak halka şirin gelen vaadlere sarılmıştır!.. Ancak bu konuda DP kadar fütursuz olamadığı için, seçimi de kazanamamıştır... Halk, yeni ağızların yeni yalanlarına daha çok inanır.

Menderes'in İsmet Paşa dönemiyle ilgili tesbitleri şunlardır:

- Devlet iktisadi teşebbüsleri (KİT'ler) verimsiz çalışmaktadır... Harp yıllarında 214 ton olan altın stoğu 130 tona inmiştir. 4 ton altın yabancılara rehine verilmiştir... Devlet borçları artmaktadır... Bütçe açık vermekte, açık Marshall yardımı ile kapatılmaktadır... Maliyetlerin yüksek oluşu ihracatı engellemektedir... Devlet ormancılığı ızdırap vericidir... Kredi hacmi kısıktır.

Menderes bunlarda haklı idi... Ancak kendisinin aldığı tedbirler de, çözüm yerine yeni sorunlar getirmiştir... Altın stoğu 130 tondan 19 tona inmiştir!... Borçlanma, hayat pahalılığı ve orman yağmasında, CHP dönemi mumla aranır olmuştur!... DP zihniyetinin başarısızlığı, bu problemlerin hâlâ varolmasından bellidir!..

Menderes hükümeti Temmuz 1951'de NATO'ya girmek için müracaatta bulundu... Böylece TÜRKİYE'yi Rusya'nın önüne "NATO'nun güneydoğu kanadı" olarak atmış oldu!.. Bizi 21 Eylül 1951'de NATO'ya kabul ettiler... Menderes bunu bir zafer olarak ilan etti... Tıpkı Çiller'in Gümrük Birliği'ne girişimizi zil takarak kutlaması gibi!..

NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar karşısında İsmet ne yaptı?.. Onu her fırsatta metheden Şevket Süreyya bile "İnönü hiç bir zaman NATO'nun aleyhinde olmadı" diyerek, onun "dış siyasette önemli konuşması"ndan şu sözlerini nakleder:

- "Amerika ile yakın temaslarla başlıyan münasebetler, NATO içinde kesin şeklini almıştır... Hülasa bizim memleketin NÖTRALİST bir politika takip etmesi tasavvur olunamaz... CENTO ittifakı Irak'ın ayrılmasından sonra ehemmiyetini arttırmıştır. Amerika'nın asli bir aza olmaması eksiği henüz durmaktadır... İKİLİ ANLAŞMALAR Amerika'nın ilgisini daha yakından gösterme fırsatını vermiştir. Bütün bunları memnuniyetle karşılıyoruz!.." (2. Adam, cilt 3, sf.346-347)

Gördünüz mü?. Demek ki, biz "BATI'YA UŞAKLIK İsmet Paşa dönemi ile başladı" derken, hata etmemişiz!.. İsmet'in daha sonraki sözlerindeki tek şikayeti, Menderes'in sırtını Amerika'ya dayıyarak diktatör olması!..Onu da şöyle dile getiriyor:

- "Amerika emin olmalıdır ki, kendisi için en sağlam müttefik Türkya, demokrasi ile idare edilen Türkya olacaktır!"

İşte,1919’da damat Ferit paşa kabinesinde Paris konferansına katılarak İngiliz-Amerikan hayranı olan,Atatürk’ün yanına da bu ülkelerin sokşuturmasından başka bir şey olmayan,her hükümetten kovuluşunda ayrılıkçı Kürt ve gerici isyanlar çıkarılan,solcu,demokrat ve her ne halt maskeleri ile Dersimli feodallerin İngilizlerin teşviki ile çıkardıkları 1937’deki isyanın bastırılması sırasında olduğu iddia ettikleri sözde soykırımdan kurtulmalarını borçlu oldukları kişi olarak belletilen,birinci sınıf İngiliz-ABD işbirlikçisi (!) İsmet paşa’nın kendini tanımlayan en önemli sözlerinden birisi de yukarıdaki sözüdür.


Ayrıca,İsmet paşa,kendisini hükümette tutmak için bunca fedakarlıklar yapmış olan Dersim kökenli feodalleri ve ruhban tayfasını 11.Kasım 1938’den itibaren daha yoğun olarak devlet içinde örgütler,bütün kamu kurum ve kuruluşları bunlara peşkeş çekilir,ormanlar,kamu arazileri yağmalatılır,Türk yurdu olan kuzey,iç,güney,batı Anadolu işgal ettirilir,karşı çıkan Türkler devlet gücü ile bastırılır,ordu Dersim kökenli subaylara teslim edildiğinden Türkler asker gücü ile sindirilir.

Yani,Türkiye Cumhuri,yeti adeta Taşnak Cumhuriyeti hgaline getirilir.


Bakın,İsmet paşa gibi işbirlikçilerden cesaret almış ABD ve İngiltere,Irak’tan çıkmaya, bulunduğumuz coğrafyanın “buz parçaçcıkları gibi” parçalanmasına daha ne zaman karar vermişler,buyurunuz;

1946’da İngiliz Savunma Meclisindeki gizli bir bilgiye göre dış işleri bakanı Ernest Bevin,büyük güç olan İngiltere’nin Ak Denizdeki varlığı için hayati önemi olan ülkeleri vurguluyordu.

Ak deniz bölgesindeki, etki alanına giren Fransa,İtalya,Yunanistan ve Türkiye’yi güney Avrupa’nın yumuşak karnı olarak tanımlıyordu.

“”Akdenizde bizim fiziki varlığımız olmadan,doğu Avrupa’da totaliter rejimler altına girmiş ülkelere gibi bu devletleri keserek küçük buz parçalarına ayırmalıyız. Ortadoğuda pozisyonumuzu kaybetmemiz gerekir Şu anki en büyük varlığımız olan Irak’ı içerecek biçimde." (Bu alıntı tarafımdan tercüme edilmiştir.Kaynak,Başbakanın adıyla İngilizce Vikipedia.)

Kamran İnan’dan bir anı;

Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk... Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek...Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim...” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)


İsmet İnönü’nün II.Dünya Savaşının ayak sesleri arasında korkuya kapılarak kendisine müttefik araması doğaldır.Ancak bu arayışın “ülkenin bağımsızlığını kaybetmesi ile sonuçlandırılması” mideleri bulandırmaktadır ve ABD’li Perle’nin,İsmet paşanın hemşehrisi,Bitlis’li toprak ağası Kamran İnan’a söylediği;” Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir.” Sözü,1939’da İsmet paşanın imzaladığı İngiltere-Türkiye Kredi antlaşması ve birlikte imzalanıp yayınlanan “İngiltere’ye Sadakat Belgesi”ne,yani Türkiye’nin İngiliz Mandası olduğuna işaret e tmektedir.

Buna en çok kimlerin sevindiği ise açıktır.


AKP'nin "Geçmişin acıları" dediği şeyleri okuyorsunuz.İster,Tayyip gibi Rum,İster Dersim'li Kemal ister Nurcu Kürt ve dönmeler olsun tümü "Sevr'ciydiler.Dersim'den bir Diyab ağa çıktı o da 1937 isyanlarında ne oldu belli değil.İngiliz-ABD-Avrupa işbirliği içinde Atatürk devrimlerine karşı savaştılar.Atatürk'ün yumrukları ile "Travmalar" yaşadılar.

Bitlis’li dönme Ermeni Said-i Kürdi yandaşları olan İslamcı Kürtler,Bitlis’li dönme Ermeni İsmet paşa ve arka bahçesi dönme Ermeni ve diğer dönmelerden oluşan “Mandacı tayfa” ve hilafetçilerdir.


Yani TBMM’nin %100’üdür.


1947 NATO müracaatı,1952’de katılım ve ABD’li asker ve memurların devlet dairelerini yeniden düzenlemelerinin yarattığı hoşnutsuz-luklar, önceden nasıl "Atatürkçülük" ile örtülüyorsa o zaman da Menderes hükümeti suçlanarak örtülüyordu.Kıbrıs’a 1955-58’lerde çıkarılan Fazıl Küçük (Grek,Paulous=Ermenice BOGOS=Aziz Paul’dan=Küçük),Rıza Vuruşkan’ın “Ali ÇONAN” yani o zamanlar yeni meşhur olan Barbar Conan’dan bazı Ermeni figürlerinden kaynanklanan “kod adları ile” Kıbrıs’ta Rum ve Grek cuntacılarla “solcu avlamaları”,kökeni “Ermeni “ olan İsmet paşa’nın devlet dairelerine Ermenileri doldurduğunun kanıtıdır.


İşte itirafçı bir "Travmacı" Şeyh Sait'in akrabası.


1960 darbesinden 1964’lere ladar 6000 askerin ordudan atılması sonucu,iki kez iktidarı yakalayan İsmet paşa,1964’de Kıbrıs çabalarının da ödülünü “Ermeni Soykırım tasarısının gündeme getirilmesine sebep olan çakma “Johnson Mektubu” ile ödüllendirilir.(!)

Kore savaşından sonra ABD’ye sadakati nedeniyle ödüllendirilen Güney Kore,günümüzün dev sanayi ülkelerinden birisi olacak şekilde ödüllendirilirken,bu savaşta en çok evlatlarını kaybeden Türk milleti ve şehitlerimizin gerçek sayısı hem bizim hem de ABD resmi makamlarınca saklanan ülke olmamıza rağmen bize verilen ödül ise üstü 50 yıldır örtülü olan “Ermeni Soykırımının” tekrar gündeme getirilerek,ABD’nin II.İsrail planına yönelmesi olmuştur.


Bu yönelim tartışma götürmez gerçek meyvelerini 1968’de Lübnan’da Ermeni Agop AGOPYAN’a kurdurulan “ASALA =Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia” yani, ”Ermenistan’ın Kurtuluşu için Gizli Ermeni Ordusu ya da Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusunun” 1988’e kadar büyükelçilerimizi avlaması şeklinde veriyordu.


Bu ordu,M.İT. sorumlusu olarak bilinen pilot subay Ali Yıldırım’ın damadı olan Urfalı dönme Ermeni Abdullah ÖCALAN’ın 1984’de resmen kurduğu “Partia Kurdia Karkari-Kürdistan İşçi Partisi” ile,05.Ağustos 1980’de İngiltere’de birleşiyor,ASALA’da,1988’de kurcusunun Atina’da öldürülmesi ile yerini tamamen PKK’ya bırakıyordu.


ASALA’nın devamı olan PKK ve günümüz terörünün,İsmet paşa’nın 1939’dan beri,devlet içine doldurarak çoğaltıp,örgütleyip yürüttüğü faaliyetlere karşı sömürgeci devletlerin ödülünden başka bir şey olmayan günümüz “TERÖR-Ayrılıkçı Kürt Hareketini” yürütenlerin, kollayanların partisi CHP’dir.

12.Eylül darbesi ile kapatılan CHP’yi tekrar siyasi hayata kazandıran kişi olan Deniz BAYKAL,birkaç başarısız eyleminden sonra koltuğu önceden de bırakmıştı.

Muvazacı Deniz Baykal’ın en son tasfiyesi ile yerine getirilen işbirlikçi,Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu’nun memleketi zaten bu partinin oy almamasına yeteceği apaçık ortada iken neden Kemal bey tercih edilmiştir?


Getirdiği artış sadece şurada burada dağılmış Dersim’li oylarının bir araya gelmesinden başka bir şey değildir ve o kadarı ile kalacaktır.

Kemal beyin partinin başına getirildiği gün memleketi Nazımiye Sarıyayla Karakolunda “5” beş şehit vermiştik.

Kemal bey,yaptığı her açıklamada,ülkenin birliği,bütünlüğü ve kardeşliği üzerine açık,kesin ifadeler kullanmıştır. Televizyon programlarına katılan,aslen Tunceli-Dersim kökenli olup,solcu veya Atatürkçü olarak bilinen bazı milletvekillerinin;


-“Bu ülkenin insanı barışı hak ediyor” vurgusunda buluşmaları da barışa hasret halkımızın,bölücülüğün AKP sayesinde tavan yaptığı bir ortamda umutlarını yeşertmektedir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun parti başına getirilmesinin ardından,önce Abdullah ÖCALAN’ın “Çözüm isteyenler başa geldi” demecinin ardından,PKK’nın İslamcı kanadının destekçisi görünümündeki,aslen eski Dersim sürgünü Manisa Milletvekili AKP’nin başbakan yardımcısı


Bülent ARINÇ’ın,Deniz Baykal gitti diye adeta bayram yapması da,Kılıçdaroğluna methiyeler düzmesi de,bu CHP darbesinde ince işbirlikçiliklerin varlığına işaret eden endişeler yaratmıyor değildir.


Birkaç televizyon programında birkaç iktidar partili bakan,belediye başkanı gibi şahısların birer yolsuzluk dosyası ile hırpalanmasından ibaret,Kemal bey’den yeni önder yaratma operasyonunun ardından gerçekleştirilen parti başkanına karşı darbe operasyonu,en azından Sünni kökenli birisi ile olsaydı bence daha uygun ve tartışmasız olurdu.


Büyük devletlerin kasıtlı olarak bu operasyonu gerçekleştirdiğine dair kimsenin şüphesi yoktur.Deniz Baykal’ın işbirlikçiliği,R.T.Erdoğan’ın başbakanlık için önünü açmasından dolayı zaten başından belli olan bir konudur.


Yani CHP,yazdığım gibi İsmet paşa-Celal Bayar arasındaki 1946 Muvazaa antlaşmasına harfiyen uymakta ve “Biz AKP ileyiz” demekte ve değişim beklentisi içinde olan halkın sadece gazını almaktadır.

Takdir elbette halkındır.En azından şu gericilik bir önlenir inancıyla,teröre kurban vermemiş tuzu kurulardan ve,CHP’den endişe duymayanlardan destekler alacaktır.

Ama,Tunceli Munzur dağlarında evladını yitirmiş anne ve babalar CHP’ye oy verir mi?

Dağdaki ve ülkedeki Tunceli’liler Kemal beyi görünce AB-D karşıtı mı oldular?

İktidardaki,Sünni Kürt,takiyyeci Sünni İslamcı dönme Ermeni,Rumlardan oluşan AKP gidecek,PKK dahil bütün anarşi olaylarının en azılı militanlarını yetiştiren,terör örgütünün beyinlerinin bile Tunceli’li olduğu ortada iken, Dersim’li Kemal onun yerine gelecek.


Umarım dediği gibi siyaset izler.AKP-CHP koalisyonuna girmez.

Yani,”sağcı” bölücüler” inecek,”solcu-dönme Ermeni ya da Yahudi Kürdü olarak da tanımlanan” bölücüler iktidar olacak.

Zaten 200 yıldır Yunanistan, Ermeniler ve Kürtler,Anadolu kurtuluş savaşı,Kürt isyanları,gerici isyanlar,Atataürk’ü bitirme suikastleri ve ilaçlamaları,Kıbrıs dümenleri,sağ-sol,Alevi-Sünni,Türk-Kürt çatışmalarının tümünde birlikte çalışıyorlar.

Değişen ne olacak?

Ali gidecek,Aliveli gelecek.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu,partinin başına geçtiği günlerde özellikle emeklilerden apaçık yardım ve destek istemişti.Desteği verelim ama,tam seçime girileceği sırada bu konuyu Recep Tayyip beyin kullanmayacağını kim garanti edebilir?

CHP edebilir mi?

Geçen yılın bütçe görüşmelerini TRT3’den seyrediyordum,başbakan bir CHP eleştirisine cevap vermek için söz aldığı kürsüde aynen şu cümleleri kullanmıştı;

Hani,bir zamanlar Atatürk cumhurbaşkanıydı,devlet dairelerinde resimleri,resmi binalarda heykelleri vardı.Sonra öldü ve onun yerine İsmet İnönü geçince onun bütün resimlerini kaldırttı,heykellerini yıktırttı.İşte siz busunuz,bu millet size oy vermez!!!”

Kemal beyin başkanlığından sonra Tevrat “6.madde” tartışmasına istinaden Kemal bey şöyle demişti;

-“Tevrat’ta çalmayacaksın,soymayacaksın da deniliyor” diye başbakanı itham edince aldığı cevap ta şuydu;

-“Geçmişleri,soygun,yağma,talanlarla dolu olanlar bize doğruluğu öğretecek olanlar değildir” gibi bir yanıttı.

Bu da Dersimlilerin,Sol akımın yeşermesine kadar bölgede yol kesmek,eşkıyalık etmekten,sol akımların yeşermesinden sonra da banka soygunlarından,PKK terör örgütü eylemlerinde yer alan Dersimlilerin bilinen kişiliklerine işaret ediyordu.

Görüldüğü gibi,Bülent Arınç’ın Kemal beyin seçilmesinden duyduğu sevinçin ardında bu zaafın olması da kuvvetle muhtemeldir.

Öyleyse,keskin zekalı Önder Sav beyin yol yakınken yeni bir önder operasyonu yapması CHP için daha akilane görünmektedir.

Seçime bir kaç gün kala seçimi kaybetmekten iyidir.

Ya da CHP böyle yoluna devam eder ve halkın gözünde ,1946’da,”Dörtlü Takrir” olayı öncesinde, Pembe Köşk’te başlatılan “İnönü-Bayar Muvazaasının” (Şikesinin) sürmesini sağlar.İşbirlikçi projeler gerçekleşir.


AKP UMUT MU?


Davos'ta başlayan düzmece "One Minute-Van Minut" olayı.

28 Şubat 1997 muhtırası ve Sincan’da tank yürütme operasyonu ile iktidardan indirilen REFAHYOL iktidarının başbakanı Necmettin ERBAKAN’dan icazet alarak 1998’de AKP’yi kuran Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları,ADB ile yaptıkları son bir pazarlıkla,ABD destekli iç ve dış işbirlikçilerin destekleri ile 03 Kasım 2002 seçimleri ile iktiadra getirilmişti.

AKP’yi oluşturan kadroya baktığımızda,İngiltere destekli Said-i Kürdinin Nurculuk tarikatı öğretisinin Fethullah Gülen ve Abd eliyle Hz.İsa’nın Allah değil peygamber,insan olduğunu savunan ve İslama uygun motifleri bulunan Gregoryen Ermeni inancı,Nakşibandilik,


Gazze yardım olayı ile şiddetlendirildi.

Şafiilik,Bahailik karışımı olan Gülen Öğretisi” haline getirilmiş olduğunu ve bu öğretiye girenlerin de kökenlerinin Kurtuluş savaşına destek vermeyen,başta İngiliz ve diğer batılı devletlerin destekleri ile Atatürk’ün devrimlerine karşı devrim başlatan 1921-1938 17 yılda 26 Kürt isyanı ve 15 kadar gerici isyan başlatan kadronun nesillerini görmekteyiz.

İşte,1919’dan itibaren çığ gibi büyüyen o zararlı derneklerin adlarını bir kez daha hatırlayalım.

ZARARLI DERNEKLER:
A. Milli varlığa ve Anadolu'daki milli harekete düşman cemiyetler :
1- İngiliz Muhipler Cemiyeti :İstanbul, 20 Mayıs 1919. Manda taraftarı
2- Wilson Prensipleri Cemiyeti : İstanbul, 14 Ocak 1919. Manda taraftarı
3- Kürdistan Teali Cemiyeti :İstanbul, Mayıs 1919.
4- Teali-i İslam Cemiyeti (Eski Cemiyet-i Müderrisin) : İstanbul, 19 Şubat 1919. Hilafetçi ve ümmetçi
5- Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti : İstanbul, Ocak 1919 28 Eylül 1919'da Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katılmıştır.
6- Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası : İstanbul, 14 Ocak 1919 Fırka, Sulh ve Selamet Cemiyeti ile Selamet-i Osmaniye Fırkası'nın birleşmeleriyle oluşmuştur.
7- Hürriyet ve İtilaf Fırkası : İstanbul, Ocak 1919
8- Nigehban Cemiyet-i Askeriyesi : İstanbul, Ocak 1919 Hürriyet ve İtilaf'la beraber hareket etmiştir.
9. Osmanlı İla-yi Vatan Cemiyeti : İstanbul, 19 Kasım 1919 Padişah taraftarı ve Müdafaa-i Hukukun tamamen karşısındadır. Cemiyet, gizli olarak Milli Mücadele aleyhine örgütlediği Tarik-i Salah (veya Tarikat-ı Salâhiye) Cemiyeti ile beraber çalışmıştır.

10. Lazistan Selamet-i Milliye Cemiyeti : Rize, 23 Nisan 1919 Gürcülerin çıkarlarına hizmet eden para ile tutulmuş kimselerden oluşmaktadır. (Size kimi hatırlattı?)

Karşılıklı beyanlarla sürdü.


B. Azınlıkların Kurdukları Zararlı Dernekler : 1. Rumların kurdukları cemiyetler :

a) Mavri Mira : Rum Patrikhanesi'nde kurulmuştur. Yunan Kızılhaç Cemiyeti ile Resmi Göçmenler Komisyonu da Mavri Mira'ya bağlı idiler. Ayrıca, Rum okullarındaki izci kuruluşları da tamamıyla Mavri Mira tarafından yönetilmekteydi.

b) Pontus Rum Cemiyeti (1917 Gümüşhane’de kurulmuştur.)
c) Trakya Cemiyeti İttihad-ı Milli ve Kordos adlı cemiyetler.
2. Ermenilerin Kurdukları Cemiyetler : Daha önceleri Ermenilerin kurmuş oldukları Taşnaksütyan ve Hınçak adlı gizli ve yeraltı örgütleri milli mücadele döneminde de faaliyette bulunmuşlar ve yabancı devletlerle işbirliği yapmışlardır. Ermeni patriği Zaven Efendi de Ermenilerin örgütlenmesinde önemli rol oynamıştır

Gizli görüşmeler ise açığa çıktı.A.Davutoğlu ve İsrail Dış işleri bakanı.

Yukarıdaki dernek üyelerinin ve onların ağzına bakıp ülkeyi kan gölüne çevirenler işte aşağıdaki kişinin kurduğu siyasetin etrafında birleşerek ülkemizi yine büyük bir “kardeş kavgası ve bölünme” sürecine sokmuşlardır.

O zaman yaşanan olaylar bu gün de yaşanmaktadır.Sadece kişiler o hainlerin nesilleridir.İşbirlikçileri yine yukarıdaki ülkelerdir.İngiltere ve Amerika yandaşları başı çekmektedirler.

Hatırlanması gerekenlerin başındak da,devletin 80 yıllık kurumlarını yabancılara satarak işe başlamaları vardı.

İngiliz rahip ajanı Mr.Frew ve diğer ajanların destekleri ile bu ihanet yapılanmalalrının başında getirilen Said-i Kürdi’yi biraz tanıyalım;

Şimdi de asrımızın musibeti Deliüzzaman Said-î Kürdî’den bahsedelim; Babasının adı Mirza, annesinin Nuriye’dir.

1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde doğdu.Yani o doğduğunda Sultan II.Abdülhamit tahta çıkıp kılıç kuşanarak Padişah olmuştu.


Başında "Güneş Tacı" ile resmedilen Said-i Nursi

Zamanın harikası anlamına gelen Bediüzzaman ismi ile meşhur olmuşsa da, Molla Said, Molla Said-i Meşhur, Said-i Kürdi, Said-i Nursi gibi isimler kullandığı bilinmektedir. İlk eğitimini Nurs köyünde, ağabeyi Molla Abdullah'tan almıştır. Tağ Köyü’ndeki Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde öğrenim hayatına başladığında Said Nursi dokuz yaşındaydı

İzzetine (!) çok önem verdiği ve âmirane söylenen en küçük bir söze bile tahammül edemediği bu nedeniyle(Bu gurur değil,dokuz yaşında ilk öğretime başlamış bir çocuktan bahsediyoruz burada.Öğretmenine direnen bir çocuk var.Adam doğuştan deli,Bu yüzden "Deliüzzaman" tanımlaması daha yararlı olacaktır.)Tağ köyü medresesinden ayrıldığı ve köyüne geri döndüğü yazılmıştır. Köyüne döndükten sonra, haftada bir ziyaretlerine gelen ağabeyi Molla Abdullah'ın verdiği dersleri takip etti.


Hz.İsa'nın "12" havarisi başlarında güneş tacı ile.

Said'in Gregoryen Ermeni kökenleri mi acaba?

Beş yıl süren tahsil hayatı (*)boyunca Molla Mehmed Emin Efendi Medresesi, Mir Said Veli Medresesi, Molla Fethullah Efendi Medreselerinde eğitim aldı. Risalelerinde, bu süre zarfında Kur’an’ı hatim ettiğini, sarf ve nahiv kitaplarını İzhar’a kadar okuduğunu, Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali’nin medresesinde üç ay süren bir eğitim gördüğünü, bu eğitimi sırasında her gün ,günde üç saat meşgul olarak yüze yakın kitabı okuyup ezberine aldığını(!)(1)*, medreselerde eğitimi yapılan kitaplar dışında pek çok başka kitabı da okuduğunu yazmıştı.Daha sonra icazetini aldığı ve sonra Doğubeyazıt’tan ayrıldığı bildirilmektedir. Arkadaşları ve bazı hocalarıyla olan tartışmaları ve kavgaları (!) sebebiyle medrese eğitiminde aksamalar olmuştur.

(Yetişkin bir insan davranışından değil 9-14 yaşlarında ilk öğretim eğitimini almakta olan bir çocuğun ruh halini okuduğunuzu unutmayınız.Öğretmenine direnen,uyum zorluğu çeken çocukları bu gün psikologlara zorla gönderiyorlar.Geçimsiz,uzlaşmaz,problem bir kişilik bu da ruh hastalığıdır.)(Adamın canın tak demiş artık,Said adamı delirtmiş sonunda.)

Cezire Ağasının Bir gün Said Nursi'yi öldürmek (!) için hizmetçisi hançerine davrananınca Said Nursi silahına davranır fakat muhatabında hareket görmeyince onu soğuk suya batırıp çıkarır.

(Deli işte.Adam öldürmek istiyor ama hareket etmiyor.Nasıl oluyor bu öldürmeye teşebbüs? Deli kendini böyle savunur ancak)

(Kaynak Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı | 38 )

*Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı

(1)-Olmaz böyle saçmalık.”Üç saatte yüze yakın kitabı bilgisayara bile okutamazsın be.O da dünyanın masrafı donanım teknik ister.Bir de unutmuyor,ezberliyor. Tevrat’ta bile Tanrı mucizeleri arasında böyle bir mucize yok,kitap yedirerek ezberletme olayı var da böylesini okumadım.Herif Allah’a bile sol çekmiş durumda (Haşa).Yürü koçum kim tutar seni.Palavranın bu kadarına pes yani.

(*)Adamın eğitim dediği şey şu;

1-Okumayı öğrenmiş, yazmayı öğrenemeden 1.sınıftan okulu terk etmiş.Okusun diye ağabeyinin hatırına diyar diyar dolaştırılmış.Bu açıkça ortada.

2-Tüm eğitimi “BEŞ YIL ÜÇ AY” O da okutan ama yazdıramayan bir eğitim.

Said Nursi’nin Millet Meclisine katıldığı dönemde mecliste tüm milletvekillerinin namaz kılması için bir genelge yayınlatır.Sanki meclisteki herkes “Sünni,Şii veya Şafii Müslüman’dır” da namaz kılacak.Başta Aleviler olmak üzere mecliste bir bölünme hemen başlar.”Biz demokrasi için birleştik,Osmanlı Şeriatı gelecekse ayrılırız” sözleri ortalığı bir anda dolduruverir.

Atatürk de Said Nursi’yi çağırır ve uyarır.”Bakınız yaptığınızı beğendiniz mi,hareketi bölüyorsunuz?” diyerek uyarır.

Hazretin cevabı ise ilginçtir;

Namaz kılmayan küllen kafirdir,taşlanarak öldürülmelidir,ona Müslüman denmez, siz de..” diye Atatürk’ü de aşağılayan bir dille devam edince kısa bir süre sonra Van’a geri dönmek ve tekkesine çekilmek zorunda kalır.Atatürk’e bir kez daha düşman olmak için sebep bulmuştur.

Biraz da kendini tanımlamasına bakalım.Kaynak gene kendi yazıları; (Kaynak Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı | 38 )*Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı

"Eski Said, daha ziyade akli gidiyordu, Yeni Said ise ilhama da mazhardır, akıl-kalp ittifakıyla hareket eder."Afyon hapsinden sonraki hayatını ise "Üçüncü Said" dönemi olarak ifade etmiştir.

Burada da ince felsefi terim kullanmaya gayret etmişse de tamamen saçmalamıştır.Kalbi beyin olarak kabul etmektedir.Yani yediği kazıklar arttıkça,millette etrafında toplanınca biraz tatmin olmuş bir havaya girmiş.Ama “Üç Sait” tanımlaması ile değiştiğini ve başlangıcında da ne yaptığını bilmediğini itiraf etmiş oluyor.

1958’de Risale-i Nur’un Latin harfleriyle basımı için izin aldı. 1959’un sonlarında basının “esrarengiz” olarak nitelendirdiği bir dizi geziye başladı. Ankara, İstanbul ve bir kısım doğu illerini gezdi, geziler basının bir kesimi tarafından tepkiyle karşılandı.


DELİÜZZAMAN NASIL BEDİÜZZAMAN (Zamanın Mucizesi) OLDU?

Akıl hastanesinden çıktıktan sonra ,Fatih’te Şekerci Handa bir yazıhane kiralar.Yazıhanenin penceresine de “Her suale cevap verilir” diyen bir yazı asar.

Herkese açıkça meydan okuyan bu yazı üzerine bir çok insan onunlar konuşmaya gelir ve burada kendini tanıtır.Özellikle de sıradan insanları etkilemekte ustalaşmış ve çevresini onlardan oluşturmuştur.

Daha sonra İstanbul’daki yabancı okulların öğretim görevlileri ile tanışınca pozitif bilim olan Matematik,Kimya,Fen,Fizik,Tıp gibi konularında,Van’daki Kürt paşasının kütüphanesinden öğrendiği bilgilerin,konuştuğu gerçek bilgiye sahip bu adamların bilgilerinden farklı olduğunu ve hiçbir şey bilmediğini fark eder.

Sonra sözde kafası alırmış gibi bunlardan ders alır(!).Bu öğrendiği bilgilerde hepsi birkaç satırlık özet bilgilerdir.Bunları Risale-i Nur Külliyatının son bölümüne ekler.(Ben Nur Risalelerini ilk okumaya başladığımda 13 yaşındaydım.15 yaşıma kadar bu tarikatın arasında bulundum.1972-75)

Bu adamın tehlikeli ve etkileyici bir deli olduğunu gören yabancı okul öğretmenleri bunu Konsolosluklarına bildirmekte gecikmezler.

Sonunda, Belçika’ya götürürler ve orada ilk defa kristal avizelerle süslenmiş elektrik ampulleri ile tanışır ve imana gelir;

"7" ışıklı AKP Nur Ampulü

“Bunlar gerçekten hak yolu insanlarıymış.Allah nurunu bunlara vermiş” diyerek secdeye kapanır.Hareketinin adı bu olaydan sonra “Nurculuk”,sembolü de “Ampul” olacaktır.Bu olaydan sonra Hıristiyan olduğunu iddia edenler de vardır.

Bu olaydan sonra bizim Kürt Said birden gazete yazarı olarak karşımıza çıkar. Said- Nursi 31 mart vakasında başrol oynar ve Volkan gazetesinde kışkırtıcı yazılar yazar.(Yazılarını dışarıdan gönderir.)

1907’de tımarhaneden çıkınca Selanik’e gider ve orada İttihat Terakki Cemiyetine katılır ve Fransız hayranı Jön Türklerin kurucularından olan 1492 İspanya göçmenlerinden mason locası üyesi, daha sonra Selanik Mebusu olacak olan Emanuel Karasu ile tanışır.

"7" ışıklı Yahudi Ampulü.

II. Abdülhamit idaresine karşı hürriyet nutukları söyler. Nutuklarında hürriyet'in gelmesinden önce Gebermiş İstibdadı muhafaza için şeriat meselesinden geri adım atılmış olduğunu söylemişti.Yani Halife,”şeriatı terk etmiştir” diyor.İngiliz ajanları emri böyle verince öyle konuşur bizim Said.

Mütareke ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul'da Kürt ileri gelenlerinin(!) Sevr’in uygulanması için oluşturduğu " Kürt teali cemiyeti" vardır, bu cemiyetin üç no’lu kurucu üyesi olarak karşımıza çıkar Said-i Nursi(namı diğer Said-i Kürdi ve bir diğer namı Bediüzzaman) ve bu cemiyetin kurucu üyelerinin( ki 61 kişidirler) 1920 Koçgiri, 1925 Şeyh Said( Bu Said Elazığ Palulu Kürt aşiret reisidir, karışmasın),1938 Tunceli Kürt kalkışmalarında önderlikleri vardır.

1926 yılından sonra Said-i Kürdi adını kullanmayıp Said-i Nursi adını kullanır. Bu ad değişikliği ile ilgili Türkçü Nihal Adsız şu tespiti yapar:

" Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabi devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra 180 derece çarkla said-i Kürdi olan adını Said-i Nursi yaparak ve nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek bir din mürşidi gibi ortaya çıkmayı başarıyor." (Adsız, makaleler 111- makale adı" nurculuk denen sayıklama)

Bediüzzaman yani zamanın harikası sıfatını, kokuşmuş bir kürde yakıştırıp, sonra da bu zatın peşinden koşan kafasızlara duyurulur:
Saidi Kürdi(Nursi), risalelerinde, Ye'cüc Me'cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi Türk boyları olduğunu iddia etmekte ve soydaşlarımızı "Şeytanın dölü vahşi kavimler " olarak tanımlamaktadır.


Eleştiriye tahammülü az olan başbakan bu çizim yüzünden Leman dergisine dava açmıştı.

İşte Nurcu R.T.Erdoğan’ın “Ben Grücüyüm karım Kürt”,”Sen Türk’üm dersen o da Kürt’üm der”,”Bu ülkede köpeklere Arap adı verildiği günleri yaşadık”,”Antisemitizme karşım olanlara karşıyım.” Yani,Türkler Yecüc-Mecüc’tü başbakan ise Sami soyundan semitikti ve Türk olmamakla gurulanıyordu bu son ifadesinde.


Gen Said-i Kürdiye dönelim;

Bakınız Osmanlı Şeyhülislamlarından Mustafa Sabri, Kürd Saidin Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı adlı kitabında, Saidi Kürdi için neler diyor:



Hükümet üyelerini "teğet" geçen kriz herkesi delip geçmiş.

Bu kadar büyütülen Saidi Kürdi kimdir :
Sait, kürt cemaatından, şafii mezhepli, nakşi tarikatlı, okur fakat yazmaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı millet olan Türkün lisanına hakkıyla vakıf olamamış, felaketten felakete sürüklenmiş, bir hapishaneden diğerine sürülmüş ve bugün seksen yaşını geçmiş ihtiyar bir adamdır.
Sait, Kürdistan Azmi Kavi Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli Kürt kıyafeti ile, boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş ve büyük bir cüretle Cuma selamlığında Padişaha cemiyetin Sait imzası altında yazdığı ve esası Kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmaya dayanan arızayı takdim etti. Memleketin ve milleti İslamiyenin ittihadını bozmak gayesine matuf olan bu hareketi canianesinden dolayı haklı olarak tımarhaneyi boyladı.

Sabetayist Yahudi Kürdü olan Barzani'ye "DAYI" diyen Dış işleri bakanı A.Davutoğlu.

Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslüman’a, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım.
Ulema da kesmediyse, Kürt Said’in kendi eserlerinden seçme sözler de derledik sizin için: Ölmüş gitmiş, dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis-i Şerifin ihbariyle Kur’ana zararlı bir adam çıkacak demiştim. Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi. (Emirdağ Lahikası, I/278,Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis’i Cumhura ve üç makama gönderilen istida)

Said-i Kürdi Ziya Gökalp ile Diyarbakır’da karşılaştığında şöyle der:" Bir kelle Soğanı, Bir Kızıl Elmaya değişmem"

Gül Haç.

Gerçekten Saidi Kürdinin hayali, gayesi olan, İslam aleminin kalbini teşkil eden, birleşik ve özgür bir Kürdistan temeli atılmaya başlamış ve bu gayeye yönelik özgürlük mücadelesi başarı ile ilerliyor..
Saidi Kürdi’nin, “Ey Asuriler ve Ciyaniler, cihangirlik zamanında peşidar kahraman askerleri olan Kürtler, beş yüz senedir yattınız, yeter artık uyanınız sabahtır”
Saidi Kürdi, “Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün şeklindeki vasiyetini şimdilik şehitlerin kanında açan kırmızı bir gül destesini (*Gül Haç) ithaf etmekle yerine getiriyor, o büyük ruhun hoşnut olmasını niyaz ediyoruz.” şeklindeki çağrısı, bugün Kürt halkı tarafından yerine getiriliyor. Ve onun tabiriyle, Kürt halkı artık gafletten uyanıyor.

*Gül Haç *DTP'nin Gül Haç'ı (Dört yeşil yaprak)

Milli Kürt Aşireti kökenli N.Erbakan'ın en sadık adamlarından Dersi sürgünü Manis Milletvekili Bülent Arınç'a yapılan Kürt karşılaması.

Saidi Nursi risalelerinde pek çok yerde Hıristiyanlarla yakınlaşmayı, kaynaşmayı ve ittifakı şu şok edici sözlerle “emreder”: “Müslümanlık – Hristiyanlık ittifakını bozmaya çalışanlara karşı üç zümre; Nurcular, Hristiyan ruhaniler ve misyonerler uyanık olmalıdır.” (Emirdağ Lahikası I, s. 1712, Tarihçe–i Hayat, s.434’den nakleden Prof. Dr. Yumni Sezen, Dinlerarası Diyalog İhaneti, Kelam Yayınları)

“Misyonerler ve Hristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etme fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak.” (Lem’alar,111,141)

İBDA-C terör örgütünün başka bir yayın organı olan Taraf dergisi ise, Özgür Ülke gazetesinden bu alıntıyı yaptıktan sonra şunları ekliyordu:

Yiğit Kürt halkı 70 yıldır faaliyet gösteren Deccal rejimine karşı varını yoğunu ortaya koyarak mücadele ediyor. Bu uğurda İzzet Beyleri, Hacı Musaları, Şeyh Saidleri, Seyyid Rızaları, Said Nursileri şehit verdi. Ve bugün, Said Nursi’nin rüyasını gördüğü, uğrunda şehitler vererek, kan ve can vererek yılmadan mücadele ediyor. Birleşik İslam Devleti için Kürdistan’ı kurmaya kararlı, inatçı, inançlı.
Müslüman Kürt halkının mücadelesi, Anadolu merkezli Bağımsız Birleşik İslam Devletinin yapı taşıdır.

İşte AKP'Yİ SEÇENLER yanındaki Yahudi ruhban ve işbirlikçileri.Onları bize seçtirmeyi başardılar.

Kumandan Mirzabeyoğlu dedi ki: Gayet açık olarak söylüyorum. Bugün İBDA, Said Nursi Hazretlerinin rüyasını gördüğü bir temsil planındadır (Aktaran: Ergün Poyraz, Fethullah’ın Gerçek Yüzü)

İşte bu son ifadeler onların nasıl “takiyyeci bir dönme Hıristiyan olduklarını,aslında dönmeyip nasıl takiyye yaparak halkımızın saf inançlarını sömürdüklerini,amaçlarının ise ülkemizi ve İslam dünyasını Haçlılara teslim etmek olduğunu göstermektedir.



Avustralya'da Katolik Üniversitesinde,Erzurumlu evlatlık edinilmiş Ermeni çocuğu olduğu iddia edilen,ilk okul mezunu emekli köy vaizi Fethullah Gülen Kürsüsünün açılış töreni.


Daha dün akşam Aydın'da,mecliste üçüncü parti olan MHP’nin il binasında astığı “Sen açıldıkça milletin anası ağlıyor” yazılı,başbakan ve Obama’nın resimlerinin yanyana gösterildiği bir resmi barındıran pankartı Valilik emri ile zorla indirten,”dinimizi yaşamak istiyoruz” bahaneleri ile Hıristiyan yas kıyafeti olduğu için 1892’de II.Abdülhamit’in fermanı ile yasaklanan kara çarşaf ve turban denilen saçmalıklara özgürlük isteyen ama, kendilerini eleştirenlere ölüm tehditleri yapmaktan,(Deliüzzaman mı Bediüzzaman mı” başlıklı yazımda ve diğer yazılarımda bu tehditleri görebilirsiniz) geri durmayan,kendi yandaşlarını kalkındırırken halkı poşet ikramlarına muhtaç eden bir işbirlikçi,dönme,devşirme ve her şeyi yalan ve ihanetlerle dolu bir AKP’yi nasıl umut olarak görebiliriz?


Bu iki parti,ülkemizi kesip parçalamak üzere yapılmış bir Bitlis makasıdır. Makasın bir bıçağı,İsmet paşa’nın soydaşı Alevi maskeli dönme Ermeniler diğer bıçağı da sapık Nurcu-Fethullahçı,ayrılıkçı,işbirlikçi Kürtler ve diğer dönme azınlıkların oluşturduğu AKP,ANAP,DP,SP, vb yapılanmalarıdır.


Gelelim referanduma;

İyi niyetli bir hükümet,eğer "anayasa değişikliği" yapacaksa,adam gibi, üniversiteleri, hukuçuları,muhalefeti,adalet,iç ve dış işleri bakanlıkları başta olmak üzere bütün bürokratları toplar,onlara taslak hazırlatır,inceletir,halkın isteklerini devletin çıkarlarına göre analiz eder, değerlendirir,doğru olanı seçer ve kendisini, partililerini kayırıp kurtaracak basitlikler içine girmez,"siz beni kurtarın ki ben de sizi kurtarayım" gibi basit,hileci,dolandırıcı zihniyetini ortaya dökmez,rezil rüsva olmaz,adam gibi bu işi "itirazsız" yapardı.

Meclis parti oturumunda,"Amerika'nın bizim çocukları" olan,işbirlikçi 12 Eylül cuntasının reşit olmadığı için yaşını mahkeme kararı ile büyüterek idam ettiği gençlerin siyasetinden,gücünden korktukları için Amerikan Altıncı Filosuna Dolmabahçe'de Allah'a etmediği secdeyi eden MTTB üyesi ve Akıncı Gençlik militanlığına dayanan R.Tayyip Erdoğan efendinin o zamanlar gene Amerikalılar ve emirlerindeki İsmet paşa cuntası desteği ile "cihat ilan ederek " Amerikan tabancalarıylaa saldırdığı ve "Komonistler Moskova'ya,Allahsız Kafirler,Tek Yol İslam" diyerek kurşun sıktığı, solculara bu gün oy uğruna "timsah göz yaşları dökme" ahmaklığının anca Yeşilçam artist sınavlarında "ağlama becerisinden" not almaya yarayacağını bilir,kendini ve geçmişini hiç olmazsa aşağılatmazdı.

Tansu Çiller bu işi ilk başlatandı ha neyse o kadın dı ağlamak yakışıyordu,o zamanlar çok da çekici bir hatundu yani.

Ya Tayyip'e ne demeli?

Sizce,gözündeki yaşlarla halkının gönüllerini feth eden "16" yıl önceki Çiller kadar çekici bir kadın(!) mı?

Ağlamak Kasımpaşa'lı,Potamya'lı yiğide (!) yakışır mı?

Bir yandan narayı bastın mı,mecliste uyuyan milletvekillerinin "düşman saldırısı mı var?" diye yüreklerine indirecek,Kelile Dimne'nin Meştebesi olan öküz kadar aslanı korkutacak derecede gür sesli olacaksın,tabiata dehşet salacaksın,herkese istediğini külhanlığınla, "ananı da al gitlerinle" bastıracaksın, dayatacaksın, sonra da düşman olup kurşun sıktığın,"Kafir,komünist, dinsiz imansız Moskof uşağı" dediğin insanların ardından utanmadan 28 yıl sonra siyasi oy uğruna Meclis kürsüsünden Tansu Çiller gibi göz yaşı dökeceksin.

Bu millet de bunu yiyecek ha ?

Ama,hükümete gelmeden önce "...gerekirse papaz elbisesi dahi giyerim.." diyen bir Tayyip'e zor olmasa gerek de millet ne der acaba?

Samimi olmadığı ve işbirlikçi olduğu için neye hizmet ettiği belli olmayan her türlü Referanduma da bu arada HAYIR!!!

Boykot olayı yanlıştır.

Kökenleri AB-D'ye dayanan PKK'nın ve Barzani'nin BDP'si,Amerika ve Avrupalı hamileri kızar diye "Hayır" diyemiyor,"boykot" diyor.

"Boykot" diyerek,gerçek devrimcileri,sömürgecilerle işbirlikçiliğe karşı olanları yanıltıyor,gazlarını alıyor,dolaylı yönden AKP'ye destek oluyor.

Unutmayın sandığa atılan oy geçerlidir.

Gitmeyenlerinkisi sayılmaz.

Boykot sadece "hiçliktir".

Bu arada Barzani'ye de bilmem kaçıncı partisi "hayırsız" olsun diyeyim.(BDP,DP,vb...)

Geçen yıl Nisan sonunda,Semra Özal'ın "dikili ağacı olmayan",Star Tv için ilk kez uğruna "anayasa delinen" oğlu Ahmet'e iş bulmak için gene Erbil Barzani yollarına düştü. Malum,Amerika ile onları sıkı fıkı kanki eden,ceplerine kırmızı diplomatik TC pasaportu koyup gönderen,geçen 25 yılda onları "devletli" eden,Anadolu İslam Federe Devleti kurmak isteyen kocasıydı.

Onlar da borçlarını biliyorlardı zaten.

Semra hanımınkisi de ana yüreği işte ne de olsa değil mi?

Barzani ile görüşmelerinin ardından Semra hanımın Barzani'den inşaat işleri aldığını,emekli Cumhurbaşkanı, emekli devlet memuru ve nice yan gelirle geçinmenin kolay olmadığı (!) şu garip dünyada Müteahhit olup,bu yaşlarda iş dünyasının amansız sıkıntılarına gark olduğunu (!) okumuştuk.



Halen Rumeli Tv'nin de sahibi olan,sürekli Amerikan hayranlığını körükleyen, ama yaşının elliyi geçmesine rağmen "bir dikili ağacı olmayan" tombiş Ahmet ÖZAL'ın babası Turgut Özal'ın yolunda ilerleyerek emanetçi Hüsamettin CİNDORUK'un DP'sine,Mesut Yılmaz'ın yerine başkan yardımcısı olduğunu geçenlerde haberlerde gördük.

Hayırsız,uğursuz olsun efendim.

Yani bay Barzani bu kadar açık oynamayın canım ayıp diye bir şey var.(!)

Devlet dediğin işte böyle;

EY TÜRK !!!

Devlet devlet dedikleri,

Birkaç Kürt bir birkaç Ermeni,

İsteyene ver onları,

Devlete seni gerek seni.

Yunus Emre'den bu kadarcık tadilatlı bir uyarıdan sonra,kimse "ırkçılık" yaptığımı sanmasın! Sabah akşam "Kürtçülük,Arapçılık açılımları" yapanlardan 200 yıldır emperyalizmle kolkola sözde Kürtçülük Savaşları verenlerin,döktükleri kanların nehirleri dolduracağı şu dünyada benim bu yazımın ırkçılığı göz yaşları içinde kalır.

Yaklaşık 500 yıldır azınlıkların yönettiği Osmanlı'da satılmış savaşlarda harcanan Türk milletinin eşsiz sabrına saygı babında biraz da sizler bizlere katlansanız belki daha az kan dökülür.

Bayrağmızı çiğneyenlere,çiğnetenlere oy vermeyin.

Çünkü hem yönetip hem de beğenmeyip bağıran,koca devlet elindeyken ayrı devlet diye eşkiyalık yapan,kaç kez devlet kurma olanağı yakalamışken kurmayıp eşkıyalığı tercih eden, Türk olmasa,bu coğrafyada neslinin kuruyacağını da bilen buna rağmen itlik yapan,nankörlük eden kaç millet var sizlerden başka?



Sizin devletiniz vardı da biz mi yıktık?

Yardım ettiyseniz sizin kazancınız oldu,yaşayacak bereketli topraklar bulduınuz.

Kim sokardı sizi oralara?

Utanmadan bayrağımızı çiğniyorsunuz.

Ama,Orta Asya'dan buralara da biz kendimiz geldik siz olmadan da geçerdik,sizi de buralara getiren de biziz.

Biz olmasak siz eriyip giderdiniz bre nankörler.

Haçlı ile bir olup "Müslümanız" diyorsunuz.

Mart kedisi gibisiniz.!!!

Adilyargic/Keykubat


İsmet paşa ile ilgili bölümde "angelfire.com İsmet paşa muamması" adlı yazıdan faydalanılmıştır.

BİTLİS MAKASININ İHANET BIÇAKLARI;

Günümüzün "KALPAKLI ATATÜRKÇÜSÜ" Yalçın KÜÇÜK (=Ermenice Bogos,Yunanca Paulous İngilizce Pavlus demektir.Hıristiyanlığı Anadolu'da yayan Aziz Pavlus'a(Küçük'e) atfen dönme Ermeni ve Rumların kullandığı bir soy addır.)
Bu video da Bitlis'li dönme Ermeni İsmet İnönü'nün Alevi maskeli dönme Ermeni kanadının ihanetini göstermektedir.


Yalçın KÜÇÜK "OPERASYONU APO'YA BİLDİRMEMİ DEVLET İSTEDİ"


Bu video,ihanetin İngiliz düzenlemesi Kürt Vehhabiliği olan "Bitlis'li dönme Ermeni Said-i Nursi'nin "NURCU" kanadının ABD-AB bağlılığının kanıtıdır.


Bu video,ihanetin İngiliz düzenlemesi Kürt Vehhabiliği olan "Bitlis'li dönme Ermeni Said-i Nursi'nin "NURCU" kanadının ABD-AB bağlılığının kanıtıdır.