Blog başlığındaki "+40" UYARISINI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.

Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.

Tedbir olarak yanınızda sağlık ekibi bulundurunuz veya çıkınız! +40 :))

İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.


Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın.

Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Eyd Eda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eyd Eda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2012 Salı

KURBANDAN KURBAN BAYRAMINA TESPİTLER


KURBANDAN KURBAN BAYRAMINA TESPİTLER


KURBANIN VE KURBAN BAYRAMININ ANLAMI;

Kurban bayramının adı Arap dilinde “Eyd el Eda” olarak geçer. Arap diline Hint dilinden geçen “Eda” kelimesi “Kurban” demek olup, “İyd/Eyd” sözü de “Bayram” demektir.
Hint dil gruplarının konuşulduğu, Pakistan Urdu, Bengal Güney Pasifik ülkelerinde Endonezya, Malaya ülkelerinde “Eydul Eda-Aydulada” şeklinde söylenmektedir.

Sami dilleri olan Farsça’da “Eyde Gurban”, Tacikistan’da “Iydi Kurban”, Kazakistan’da “Kurban Ayt”, Uygurlarda “Kurban Eyit” çeşitli Hint dillerinden Bengal’de “Kurbanir İd” şeklindedir.

Afgan Peştu dilinde “Gurbaney Aktar”, Çince’de “Gerbang cie”, Malaya dillrinde “Hari Raya Kurban”, Filipinlerde “”Arav enci pag- Sasakripisyo”, Azericede “Kurban Bayramı, Tatarca’da “Kurban bayrami”, Bosna’da “Kurban Bayram”, Sind dilinde “Eyd Kurbani Vari” şeklinde söylenmektedir.

KURBAN İSLÂM ÖNCESİ BİR GELENEKTİR.

Bir başak insan kurbanı Hint-Günümüz
İnsan kurbanı eski İran Mihri dini ve Zerdüştlüğünde, Zervanilik dinlerinde olduğu gibi Irak’ın Sümer, Babil, Suriye’nin Asur, Mısır’ın Ra, Hindistan’ın Hinduizm, Brahmanizm, Cincilik/Cancılık (Jainism=Caynizm) dinleri, Greklerin Mitracılık dinlerinde uygulanan çok eski bir gelenekti. İnsan, hayvan kurbanı yanında, küçük kuşlardan Kumrulara kadar kurban, tahıl, tütsü adakları da yapılırdı. Tevrat Levililer bölümünde bunlar geniş olarak açıklanmıştır.

Kuzeydoğu Hindistan'da gelişen ve kökenlerini 16.000 yıl kadar eskiye dayandıran Cancılık (Jainism-Caynacılık) olarak da bilinen ve "insanlara yardımcı olan 24 Cin'e tapınmayı esas alan "Cin dini" eski adı Katah olan Çin'e bile adını vermiş, bu dini beni
mseyen ve adını da "Cin" den alan bu Çin Hanedanı ülkeyi 800 yıl kadar yönetmiş, 500 kadar Çin kabilesini bir araya getirip Türkleri ülkelerinden kovan ve günümüzün Çin devletini kurmuşlardır.
İran üstünden Ortadoğu'ya ve batıya uzanan bu dinin bize en büyük mirası "Can, Alican, Velican, Cin Ali" olduğu gibi Araplara Can,Cin, Yahya, Batılı kavimlere "Jean, Jan, John" (Hepsi Can okunur ve Cin demektir) gibi adlar ve hala meşgul eden bu dinlerdir.

Rusya'ya da yayılan bu din yüzündendir ki küresel Sabi/Süryani dininin yeni adı olan Mason sermaye dünya idaresini ele geçirdiği 16'ncı yüzyıldan bu yana kendisi ile dindaş olan bu iki devleti dünyanın beş büyük karar veren devleti arasına koymuştur. Rusya ve Çin, geçmiş dönemlerde sürülen büyücü Sabilerin soylarınca yönetilmektedir. Aynen, Birleşmiş Milletlerin diğer üç büyüğü olan Amerika, İngiltere, Fransa ve kuklaları İsrail gibi!
Bir Çin tablosunda "Cüce/Mecüc" cinlerini kovalayan kral resmedilmiştir.

Kurban Şeytana Tapınan Toplumların Geleneğidir.

Çünkü Türkçe'de "Kurban" kelimesi yoktur. Arapça'dan girmiştir. Yukarıda geniş olarak işledik.
İslâm peygamberi Muhammed, onun soyunu bağladığı Azer oğlu İbrahim ve köle Hacer'den doğan oğlu İsmail hepsi şeytan ibadetine bağlı insanlardı.

Kur'an'daki İbrahim'in babasının adı Azer'di, bu Azer, Akad döneminde ortaya çıkmış, eski Medya Krallığı olarak geçen Pers/İran devletinin şeytanlarından olan Ay Tanrısı Azer'dir. Hatta Zervanilik dininin yayılması yüzünden bu Azer putuna tapınma çok uzun sürdüğünden Azerbaycan da adını bu şeytandan almıştır. Kafkas halkları, Ermeniler, Aramiler, İranlılar, bütün Mezopotamyalılar, Sabiler de bu tanrıya tapınmışlardır.

İslâm öncesi Sabi dininde olan Yemen, peygamber Muhammet'ten önce Yahudilik ve Hıristiyanlığı din edinmişlerdir. 

Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe de Hıristiyan'dır. Yaptırdığı kiliseyi gelip kirleten Mekke'lileri cezalandırmak amacıyla fillerden oluşan ordusuyla Şeytana tapınan Mekke'lileri cezalandırmak için yola çıktığında "Kırlangıç Olayı" olmuştur. (İbni İshak- Kitab-ül Esnam'ında Mekkelilerin iki adam göndererek Ebrehe'nin yaptırdığı Ahşap, sanat eseri kiliseyi kirletmeleri olayını yazmıştır)

Peygamber de Yemen'li Adnani kabilesindendir. Dedesi Abdülmutallip'in (Talip'in sadık kulu) adından "Ay Tanrısı Talip'e tapınan bir Yemen Sabi'si olduğunu anlıyoruz.

Peygamber'in soyunun Yemen'li Sabi-Yahudi-Hıristiyanlara dayanması, peygamberliğinin geldiği Mekke ve çevresi Arapları veya İsmail soyuna bağladıklarına göre " melez Yahudileri" de şeytan ibadetçileridirler.

Şeytanlar cinlerin kötüleriydi, yani biz insanlara fenalık eden, kötülük düşünenleriydi. 

Kovulmuş Kavimler;

Orta çağda şehirden kovulan bir cüzamlı
Bulaşıcı hastalıklar, ihanetler, dini-ahlaki geleneklere uymama gibi nedenlerle kendi kavimlerinden kovulanlar çöllere sürülürlerdi. Mısır'dan cüzzamlı, Salih peygamber'in gösterdiği deveyi kesip Arim seli ile tufana uğratılan ve çöllere sürülen Sabiler, frengili oldukları için sürülen Yahudiler, Türklerle Moğolların savaşlarında karşılıklı tecavüzlerinden üremiş tecavüz çocukları oldukları için Taklamakan çölüne sürülmüş Çinliler bunlara örnektirler. 

Yunanlılar ise, o bölge "cehennemin ağzı" kabul edildiğinden oraya sürülmüş kavimlerdir.

İşte böyle sürülmüş kavimler, kendi milletlerinin babası olan tanrının da merhametinden uzaklaştıklarından, güç elde etmek ve o zamanki hayata tutunabilme sebeplerinin başında bu göksel varlıklardan yardım dilenme olduğundan bunların bizden biraz üstün yetenekte yaratılmışları olan, kul olanlarına da tapınmak zorunda kalıyorlardı. 

Ticaret, yerleşik yaşam günah, ahlaksızlık ve çok kötü kabul edildiğinden bu kavimler de ancak kötü olan yerleşik yaşama geçmek, ticaret yapmak ve kovulmuş, cüce veya dev şeytanlara tapınabiliyorlardı. 
Bunlar "ruhlarını şeytana satanlar" olarak anılıyorlardı.

Tanrıları, Ay gibi hareketleri, ortaya çıkışı güneş gibi düzenli olmayan, Sabi-Süryanilerin Ay tanrısı Sin gibi "karanlıklara Sinip saklanan "Sinsi şeytanlar ve benzerleri şeklinde tarif edilenlerdi.

Hicaz Arapları da böyle şeytanlara tapınıyorlardı.

Bunların delillerini de Muhammed İbni İshak versin;

İbni Hişam El Kalbi'nin, Hicri 201 yılında Mehmet oğlu İshak'ın (Muhammet İbni İshak) Putlar Kitab'ından derlediği  bilgileri kendisi de yeniden derlemiş aynı adla yayınlamıştır. Çünkü İshak'ın kitabı kayıptır. Sonra bulunmuştur. Bu gün mevcuttur.
 
İbni İshak'ın tespitleriiyle başlayalım;

İslâm öncesi Hicaz (Mekke-Medine-Taif bölgesi) Arapları, 360 kadar puta taparlardı. Bu putların taştan işlemeli, işlemesiz heykelleri vardı. Bunların 160 tanesinin Kâbe içinde, diğer 180’ininde Kudayt’ta Nahle ovasında, Taif’te bulundukları Kur’an tefsirlerinde ve en eski İslâm bilginlerinden İbnî İshak’ın “Kitab-ül Asnam” (Putlar Kitabı) ’nda geçer. Necm Suresi 20-24 ayet tefsirlerinde de birçok tefsirci bu bilgileri verir.

İslâm bilginlerinden olan Mehmet İbni İshak (699-768) Kitabül Asnam'ında (Putlar Kitabı)  bu konuda 1300 yıl önce neler tespit etmiş bakalım;

İbni Hişam'dan;

Putperestliğin Başlangıcı ve Allah'ın Bekçiliği Görevi (Kâbe'yi Koruyanlar) 

Hz. İbrahim'in köle Hacer'den olma oğlu İsmail soyu zamanla çoğaldı, Mekke ve çevresine sığmaz oldu. Biribirleriyle savaştılar ve bazıları göç etti. Gidenler, Mekke'den aldıkları taşları yanlarında hatıra olarak götürdü. Zamanla ibadet şekilleri değişti ve bunlara tapınmaya başladılar...
  
...Kâbe’ye ve Mekke’ye olan saygıları da devam ediyordu. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ‘den öğrendikleri üzere hac ediyor, umre yapıyorlardı...

...İsmail’in dinini ilk değiştiren, putları diken Sa’iba Vasila, Bahira, ve Hamiya’yı getiren kişi Amr b. Raiba’dır ki Luhayy b Harişa b. Amr b. Ânir el Ezdi’dir ve Huza’nın babasıdır.

‘Amr b. Luhay’ın annesi, Amr b. El Hariş’in kızı Fuhayra idi. Mudad el Cürhümi’nin kızı Kam’a olduğu da söylenir.
El Hariş, Kâbe’nin yöneticisiydi. ‘Amr b. Luhayy büyüyünce yönetim işinde onunla anlaşmazlığa düştü, İsmailoğulları ile birleşip Cürhümilerle savaştı. Onları yendi, Kâbe’den uzaklaştırdı. Mekke’nin dışına sürerek “Kutlu Ev’in" bekçiliğini üzerine aldı...

Amr b. Luhayy’ın Eşgali;

Hişam dedi ki, El Kalbi bize Ebu Şalih’ten naklen anlattı, o da İbn Abbas’tan işitmiş;
Peygamber ona dedi ki,-“Cehennem bana yaklaştırıldı, Amr b. Luhayy’ı kısa boylu, açık tenli, mavi gözlü, bağırsaklarını ateşte sürüyen biri olarak gördüm. Bu kimdir? Diye sordum! Denildi ki;
-Bu Amr b. Luhayy’dir. El Bahira’yı, El Vesile’yi, As Saiba’yı, El Hamiya’yı ilk getiren,
  İbrahim peygamberin dinini ilk değiştiren ve Arapları ilk putçuluğa götüren adamdır...

Şimdi Şeytan ibadetlerine geçişin başlangıcı olan Kâbe'ye getirilen ilk putları okuyalım;

... Süva, Vadd, Yegüs, Yeük Putları

Hinduların Maymun tanrısı Sengay Şiretsa'nın
 heykelini kurban kanıyla yıkamaları günümüze aittir.
Medine çevresinde Yanbu bölgesinin Ruhat yöresinde bulunan Süva putunu tanrı edinenler ve bekçiliğini edenler Lihyan oğlullarıydı.

Ben Huzeyl’in şiirlerinden onunla ilgili bir şey işitmedim. Sadece Yemenli bir adamın şiirini işittim.
Kelb (Köpek) kabilesi Dümat el Candal’daki Vadd’i put edindi. 

(Mardin bölgesi Saçlı Kürt Yezidilerinde siyah köpek kutsaldır. Kynk-E.Çelebi Seyahatname" A.Yavuz)

Mezhic kabilesi Yegüs’ü put edindiler Şair şöyle dedi;
Yaşa Vadd- çünkü artık bize helal değildir kadınlarla oynaşmak, din işi ciddiye aldı.
Bir başkası şöyle dedi;
Yegüs yürüttü bizi Murad’a doğru,
Tan atmadan saldırdık onlara!

Hayyan kabilesi de Yeük’ü put edindi O San’a’ya Mekke yönünde iki gecelik uzaklıkta bulunan Hayvan adlı bir köyde bulunuyordu. Hamdan’ın ve öteki Arapların onunla adlandıklarını işitmedim. Onların veya diğerlerinin onunla ilgili şiirlerine rastlamadım. Bunun sebebi, onların San’a ‘ya yakınlıklarından Himyerlilerle karışmış olmaları ile Zu Navas Yahudi olduğunda onlar Yahudi olurken birlikte Yahudi oluşlardır.

Nesr Putu

Himyerliler Nesr’i put edindiler.
Himyerliler ona Balha adlı bir bölgede tapınıyorlardı. Ancak, Himyerlilerin onun hakkında şiirlerinde ve adlarında yer vermediyseler bunun da sebebi Tubba zamanında Yahudi olmalarındandır....
...Su’ayr Putu;

Enaza’nın da Su’ayr adlı putları vardı.
Kelb kabilesinden Cafer b. Ebu Halas devesiyle çıkmıştı. Enazaların kurban kesip, kanla yıkadıkları sırada kanlı putu gören hayvan ondan ürkmüştü. Cafer bu olay üzerine şu beyitleri düzdü;
-Yavru devem, boğazlanmış yatan kurbanlardan ürktü,...

 ... Bu putlara Allah peygamberini gönderinceye ve ona putları yakmasını buyuruncaya kadar tapıldı.
Hinduların kurban kanıyla yıkadıkları tanrıları
Hindistan'da yasal olarak bu yasaktır ama
halktan yapanlar olmaktadır.
Kurban kesmek, kan akıtmak putperestliğe aittir.

Putperest Yaşama Geçiş;

Bu davranışları onları git gide hoşlarına giden şeyleri yapmaya götürdü, asıl dinlerini unuttular, İbrahim ve İsmail’in dinini başkasıyla değiştirdiler. Putlara taptılar ve kendilerinden önceki toplumların durumuna döndüler. Hz. Nuh’un kavminin tapmış oldukları putları hatırladıkları kadar yeniden çıkardılar. 

Aralarında İbrahim ve İsmail çağlarının adetlerini devam ettirenler vardı:

Kâbe’ye saygı onu tavaf, hac, umre, Arafat’ta ve Müzdelife’de vakfe kurban sunmak, hac ve umre esnasında Lebbeyk çağırış gibi bu adetlere kendiliklerinden bir takım daha adetler katarak.

Nizar kabilesi ihlal sırasında şöyle derdi;

Buyur Allah’ım buyur! Buyur senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır. O da senin hükmündedir. Sen ona ve onun sahip olduklarına hükmedersin!

Telbiye ederek onu birliyorlardı. İlahlarını da yanına katıyorlardı, fakat sahipliğini de yine onun eline veriyorlardı.
Allah peygamberine “Onlardan çoğu Allah’a, ancak Ona ortak koşarak inanırlar.” Buyuruyor...

Araplar putlara tapmayı kolaylaştırmışlardı.
Bazıları bir tapınak bazıları da bir put edinmişlerdi.
Bir puta veya bir tapınağa gücü yetmeyen, Kâbe’nin veya diğer tapınaklardan birinin önüne hoşuna giden bir taşı diker, sonra tapınağı tavaf eder gibi onu tavaf ederdi... 

...Arapların toz renkli putları vardı ve bunları tavaf eder, yanlarında kurbanlar keserlerdi. Putlara El Enşab” derlerdi.

Bunlar heykel şeklinde olursa yani belli birer şekilleri olursa bunlara “El Eşnam” veya “El Evşan” derler, onları tavaf etmeye de “Ed Devar” derlerdi.

Birisi bir yolculuk sırasında konakladığında dört tane taş alır, içlerinden en güzelini seçerek onu ilah edinir diğer üçünü de tenceresine pişirme taşı yapardı. Ayrılırken onu orada bırakırdı. Başka konaklayışlarında da aynı şeyi yapardı.
Araplar bütün bu taşlara kurban keserler, hayvan boğazlarlardı. Böylece onlara yaklaşırlardı. 

Taşlarının veya putlarının yanında kestikleri koyunlara “El Ata’ir” diyorlardı.

(Arap dilinde “El Atira, Ez Zabiha” boğazlanmış demektir.) Kurban kestikleri yere de “El İtr” (Sunak) derlerdi.
Sabi putperestliğine geri dönen Yahudiler
Molek adlı "öküz başlı" putlarına Nevruzda,
putun önündeki sunakta bebek kurbanı sunarlarken.

Bu konuda Zuheyr b. Sulma şunları söylemiştir.
-Onu bıraktı ve bir gözetleme kayasının üzerine uçtu.
Başını kurbanın kana buladığı bir kurban taşı gibi!”...

Bununla birlikte Kâbe’nin hepsine üstünlüğünü tanırlardı. Hac ve umre için ona giderlerdi.
Yolculukları sırasındaki davranışları da sırf Kâbe’deki hareketlerini hatırlayarakta, ona olan derin eğilimlerinden ötürü böyle yapıyorlardı...


Hicaz Araplarında İnsan Kurbanı;

Kâbe'nin en büyük putu Hubel'di. Adları bu gün de Esma-ül Hüsna olarak bilinen Doksan Dokuz olan adlarıdır. Bunların en çok bilinenleri, El El Lah-El Lah (İlah) yani Türkçesiyle "Allah", El Hay'dı. Bu gün Süryanilerin kitabı olan Ginza d Rabba kitabı bile "BismilHay" (Hay'ın adıyla" diye başlar, "Allah her şeyin sahibidir" diye biter.
İnsanlara okuryazarlığı öğreten Thoth/Tut/Lah/İdris peygamber

Diğer en çok anılan adı ise elbette El Lah'tı. "Lah" adı Mısır'ın Ay Tanrısı "Thoth", Anadolu Rumları ve Suriye'te "Tut, Nebi" adlarıyla da bilinse adlarından birisi de "İdris'tir." Grekler bu tanrıyı çok sevmişler ve onun Zeus'un oğlu, hırsız, büyücü, kurnaz, sınırboylarının tercümanı ve eşcinsel oğlanı "Hermes" adıyla millileştirmişlerdir.
1950'de Filistin Hazoır'da "Ay Tanrısı" tapınağı kazıolarından çıkartlan, göğsünde "Hilal Ay" bulunan  20.cm yükseklğinde Allah putu. Buna kan akıtıp, kurban kesiyorlarmış. Dört değil tek resimdir.
Eski Mısır arapçasında Lah, zaman mekana ilmiyle sahip olmuş, geçmişe giderek ilk atası Ra'ya baba olmuş, böylece zamana da sahip olmuştur. Bu yüzden adı üç kez ululama sözü olan "WR,WR,WR" (Ulu,Ulu,Ulu) sözüyle birlenmiş olduğundan, El Lah adını da Araplar bazen iki "LL" ile bazen de üç "LLL" ve "H" harfleriyle yazıyorlardı. Bu gün bile ezan okunurken ve namazlar esnasında anılırken "Allahüekber!" şeklinde söylenilir ve adının ulanarak "birlenmesi" yapılmaktadır. 

Lah'ın ululama sıfatları olan "wr.wr.wr" günümüzün İnternetinin ilk harfleri olan "www" harflerini oluşturur. Ayrıca "Twitter" da Sabilikte "Nuşira" (Cıvıldamak, ötmek) kökeninden gelmiştir. Masonlar Süryanilerdir.

Hubel Putu


Kureyş’in  Kâbe içinde ve çevresinde de putları vardı. Onlara göre bunların en büyüğü Hubel’di.
Arabistan kazılarında çıkan altın parada Suriye Sabi Ay Tanrısı "El"'in  "Gözleyen Gözü", "El"(Aslı da Türkçe) ve Süreyya/Sirius/Şira yıldızının işareti olan "Hilal- Yıldız" rumuzu görünmektedir. M.Ö.2300'ler.
Duyduğuma göre bu kırmızı akik taşından yapılmış insan şeklinde bir puttu. Sağ kolu kırıktı. Kureyş onu bu şekilde almış, sonra ona altından bir kol yapmışlardı.
Onu ilk diken Hüzeyma b. Müdrike b. El Ya’s b. Muzar’dı. Bu yüzden ona “Hüzeyma’nın Hubel’i” diyorlardı.
O Kâbe’nin içinde bulunuyordu ve önünde yedi fal oku vardı.

Oklarını birisinde “Şarih=Saf) yazılıydı, diğerinde “Mulşak=Saf değil-iğreti”  yazılıydı...
...Bir mesele, bir anlaşmazlık olduğunda, bir yola veya ticarete niyetlendiklerinde gelirler, onun önünde fal okları çekerlerdi. Ne çıkarsa ona göre hareket ederler, karar verirlerdi.

Suriye Sabi tanrısı Düşara (Dü Şira) Allah olarak yorumlanır. Çünkü "Şira" (Necm 49) Allah'ın yıldızıdır.
Abdülmutallip, onun yanında oğlu peygamberin babası Abdullah hakkında fal oku çekmişti. Ebu Süfyan b. Harb’in Uhud günü muzaffer olduğunda hitap ettiği put da budur...
Abdullah'ın kurban olayı, İbni Hişam'ın Siyer'inde, de anlatıldığı gibi şöyle olmuştu;

Hz. Muhammet'in dedesi Abdülmutallip'in Hz. Muhammet'in babası Abdullah'ı adak olarak Kâbe’de Hubel Put’una (Allah) kurban etme olayı vardır. Gençliğinde Abdülmutallip’in çocuğu olmaz. 10 oğlu iki kızı olan kardeşine özenir.
İçinden “Hey Allah’ım bana da kardeşim gibi 10 erkek çocuk verirsen birisini saba kurban edeceğim!”  diye adakta bulunur. 
Zaman geçer kardeşi kadar çocukları olur, büyürler. Abdullah (Allah’ın kölesi demektir) en küçükleri ve en çok sevdiği oğludur. Gün gelir rüyasında Allah verdiği söz üzerine ondan evlatlarından birisini kurban ister. 

Evlatlarını kaybetme endişesine kapılan Abdülmutallip ne kadar pişman olsa da yapacak şey yoktur. Olan çocuklarını Alla putunun verdiğine inandığından istediği kurbanı da vermekten başka çaresi yoktur.

Kâbe’de ibadetleri yürüten, her yıl Nevruz bayramında Allah ile cinsel ilişkiye girerek ondan çocuk doğurduğuna, Allah’tan gizli bilgiler öğrendiğine ve mucizevi yetenekleri olduğuna inandıkları başrahibe olan Kâhine çocuklarını alarak gider. Durumu anlatır. Kâhin, Kâbe’de başta Allah ve öteki putların ortasına geçer. Ortasında top bulunan bir oku yere koyar. Çocukları daire şeklinde dizer. Oku çevirir ve ok art arda üç kez Abdullah’ı gösterir. Böylece Abdullah’ın kurbanlığı kesinleşir. İşte sorun da burada başlar.

Abdullah annesi Fatıma’nın tek oğludur. Bu yüzden Fatma, eşinin tek oğlunu öldürerek kendisinin karılık haklarını elinden almak için kocasının plan yaptığından kuşkulanır. Abdülmutallip’in Abdullah’ı kurban etmesini engellemek için kendi kabilesinin ileri gelenleri ile birlikte Kâbe’nin avlusuna girer. Kabilenin ileri gelenlerinin itirazları üzerine, karşılığında bir bedel ödenerek Abdullah’ın kurtarılması için tekrar Kâhine danışmaya karar verilir. 

Abdulmutallip, Abdullah ve bir oğlunu da alarak doğduğu şehir olan Yesrib’e (Medine’ye) gider. Aradığı kâhin Hayber’e gitmiştir. Kâhini bulurlar ve kadın olan bu kâhin gece ruhlarla konuşup sabah bilgi vereceğini söyler. Sabahleyin de “insan karşılığı kan bedeli” miktarını sorar. Miktar “on devedir”.

Develer ile Abdullah arasında ikisinden birini gösterecek şekilde ortaya geçen falcı “kan bedeli” olan 10 deve ile kuraya başlar.10 kez Abdullah’ın kurban edilmesi yönünde ok gelir.11.kezinde ok develeri gösterir. Üç kez daha art arda ok develeri gösterince “Tanrının kanaati” olarak kabul edilir ve Abdullah kurban edilmekten kurtulur ve 130 deve kan bedeli kurban kesilir. Hz. Muhammed de bu kan bedeli sonrası kurtulan babadan olmadır. Yani Yahudiler İbrahim ile insan kurban etmeyi bırakmışsa da İsmail soyu Mekke-çevresi Arapları ile diğer Arap kavimleri bu geleneği sürdürmüştür.


Bu olay aynen İbrahim peygamberin oğlu İsmail’in kurban olayını andırmaktadır. İbrahim’in “evladını kurban edecek kadar” kendisine bağlı olduğunu gören Allah, İsmail’in kurban edilmesini engellemek için nasıl koç gönderdiyse, bu olayda da Abdullah’ın başını kurtarmak için “130” deve” kesilmiştir.
Bu iki örneğin bütün Müslüman dünyasına vermesi gereken ileti şu olmalıdır. “İnsan başının kesilmemesi için “kurban”  kesilmelidir. Peygamber örnekleri bunu göstermektedir. Abdullah kesilseydi Muhammet diye bir peygamber de olmayacaktı.

İsmail'in "yakmalık kurban" edilmekten kurtulması.
İbni İshak'tan Kabe'nin "Allah'ın evi" olduğunu gösteren şiir de buna delildir;

...Ondan Kays b. Munkiz b . Ubeyd b. Zâtırb. Habeşiyya b. Salül (El Huzai) de bahseder;
 
“Biz ilk andı Allah’ın evine içtik,
Yoksa Gabgab’daki dikili taşlara içerdik..."

Bir de Enam Suresi 6:7'nci ayetin inmesine sebep olan bir başka Abdullah daha vardır.
Onun da adı, Abdullah Bin Ebi Umeyy'dir ve peygamber Muhammet'ten dinine inanması için Allah'tan kendi adına yazılı mektup getirmesini istemiştir. 

Elmalılı Hoca bunu ayetin tefsirinde vermiş;

 "-Sana iman etmem, tâ ki göğe çıkasın, sonra bir kitap indiresin ki, onda; 'Aziz olan Allah'dan Abdullah b. Ebi Ümeyye'ye' diye yazılmış olsun ve bana, seni tasdik etmemi emretsin ve bununla beraber bunu da yapsan tasdik edeceğimi sanmıyorum" demişti.

Allah ta onun adına ayet indir di mi? Dileğini yaptı mı derseniz cevaplayalım;
Adına yazılı olmasa da adresi belli bir ayet inmiş. Allah ta pek alçakgönüllüymüş vallahi;
Enam 6:7 -"Ey Muhammed biz yukardan senin üzerine kâğıtta yazılı mücessem bir kitap indirseydik de, onlar gözleriyle gördükten başka, ona elleriyle de dokunsaydılar, o küfre alışmış olanlar mutlaka, "Bu açık bir sihirden başka bir şey değil" derlerdi."
Neyse bu amcam da sorgulamış falan ama sonunda Müslüman olup Taif'te şehit olmuş diyor Elmalılı Yazır hoca.

Böylece İslâm öncesi, Allah'ın Kabe'nin baş şeytanı, putu olduğunu, kendisine hayvan ve  insan kurbanı edilmesi konusunu da sağlam bir delile bağlamış olduk. Arapların da putlara yaklaşmak için kurban kestiklerini gördük ve görmeye devam edelim.

Cin ve Şeytan'a İbadet;
 
Allah’ın Kızları Menat, Lat Uzza;

El Lat, El Uzza, Menat
Onların en eskisi Menat ‘tı.

Araplar çocuklarına “Abd Menat, Zeyd Menat" gibi adlar koyarlardı. 

Menat, Mekke ile Medine arasında El Muşallal yöresinde Kudayt denilen yerde, sahilde dikiliydi. Evs, Hazreç kabileleri Mekke ve Medine ile komşu yörelerdekiler onu sayarlardı ve ona çevresinde kurbanlar keserlerdi...

...Evs ve Hazreç kabilelerini çok iyi tanıyan Ebu Ubeyde b. Abdullah b Ebu Ubeyde b Emmar b. Yasir’den naklen anlatıldığına göre, Evs ve Hazreç kabileleri ile Yesrib (Medine) ve diğer yerlerin Araplarından onların dinine uyanlar hac ederler

Vakfelerde herkesle birlikte dururlar fakat başlarını tıraş etmezlerdi
Tavafı bitirdikten sonra Menat’a gelirler başlarını bu putun yanında tıraş ederlerdi.
Bu son hareket olmaksızın haclarını bitmiş saymazlardı.
Evs ve Hazreç’in Menat’a aşırı saygılarını Abdüluzza b. Vadi’a el Muzani veya başka bir Arap şöyle anlatırdı;
“Burada gerçekten, doğru, samimi bir yemin ettim. Hazreç kabilesinin kurban yerinde Menat’ın yanında”...

 
El Lat putu;
Ürdün Petra El Lat tapınak girişi M.Ö.2300
Onlar daha sonraları El Lat’ı put edindiler. El Lat Taif’te bulunuyordu. Menat’tan sonradır. O dört köşe bir kaya parçasından ibaretti. Bir Yahudi onun yanında buğday dövmeyi adet edinmişti. Bekçileri Şakif kabilesinden Ettab Bin Malik oğullarıydı. Onun üzerine bir bina yapmışlardı. Kureyş ve bütün Araplar ona saygı gösteriyorlardı.
O oranda Araplar çocuklarına Zeyd El Lât ve Teym el Lât adlarını veriyorlardı. Lât bu günki Taif camisinin sol minaresinin yerinde bulunuyordu. Bu Allah’ın Kuran’da andığı Lât’tır.
” El Lât ve El Uzza hakkında ne dersiniz?”
‘Amr b. El Cuayd ondan şöyle bahseder;

Eğer ben Ka’sa’ da olan bağımdan geçersem,
Tapmaktayken El Lât’ı terk eden kişiye benzerim.

Cahiliye devrinde Evs ve Hazreç kabilelerine toptan Hazrec denilir, kurban yerlerine de "Hazreç Kabilesinin Kurban Yeri” denilirdi.

Allah’ın andığı (Necm Suresi) Menat budur.

Uzza Putu

Sonra da el Uzza’yı put edindiler.

O lât’tan ve Menat’tan sonradır. Ben Arapların El Uzza’dan önce bu ikisinin adını taktıklarını işittim. Temim b. Murr oğluna “Zeyd Menat” b Temim b. Murr. B. Udd b. Tabiha adı koyduğuna ve “Abd Menat ismine El Lat ismini de Şa’laba b. Ukabe’nin oğluna “Teym El Lat diye taktığına ve “Teym El Lat” b. Rufayda b. Savr, “Zeyd El Lat” b. Rufayda b. Şavr (b.Vabara b. Murr b. Udd b.Tabiha) Teym El Lât” b. Namir b. Kâsıt, “Abd el Uzza” b. Kâb b. Sa’d b. Zeyd Menat b. Temim adlarına rastladım. Böylece El Uzza ilk ikisinden sonra oluyor.

Abd el Uzza, b. Kâb en eski Arap adlarındandır.

El Uzza’yı put edinen kişi Zâlim b. Es’ad idi. O Suriye Nahla’sının kuzeyinde El Ğumeyr’in karşısında Mekke’den Irak’a çıkışta sğda Huraz adlı bir vadide bulunuyordu. 

Bu vadi Zât ‘Irk’ın, El Bustan’a doğru dokuz mil yukarıdadır. Zalim b. Es’ad onun üzerine bir ev yaptırmıştı. İçinden ses işitirlerdi.

Araplar ve Kureyş çocuklarına onun adıyla “Abd el Uzza” diye ad koyarlardı. 

O Kureyş’in en büyük putuydu. Onu ziyaret ederler, hediyeler sunarlar, yanında kurbanlar keserlerdi.
M.Ö.2300'lerde Ürdün-Adana arasında yaşamış
Petra krallığı çağında yapılmış Allah'ın kızları
El Lat, El Uzza ve Menat'a ait bir heykel


Dİ K K A A AT ;

Peygamber Muhammet, Uzza'ya Kurban Kesmiş;

Allah’ın elçisinin bir gün ondan bahsettiğini işittik;
-“Ben kavmimin dinindeyken el Uzza’ya boz bir koyun sundum.”
 
Kureyş kabilesi Kâbe’yi şöyle diyerek tavaf ederlerdi;

Lât hakkı için, Uzza hakkı için!
Onlar yüksek turnalardır.
Onların şefaatlerine umut bağlanabilir.
Üçüncüleri Menat hakkı için!
Derler di ki;
Onlar Allah’ın kızlarıdır. Onun yanında şefaatçidirler. 

Allah elçisini gönderdiğinde ona şöyle vahyetti;
El Lât, el Uzza ve üçüncüleri Menat hakkında ne dersiniz? Oğullar sizin de kızlar onun mu? O zaman bu haksız bir üleştirme olur. Onlar sadece sizin atalarınızın Allah’tan hiçbir yetkileri olmaksızın takmış oldukları adlardır.”

İşte Necm(Yıldız) Suresinin  19,20,21,22,23 ve 24'ncü ayetlerinde anlatılan bu olaya bu yüzden "Şeytan Ayetleri" denilir. Çünkü Allah'ın Kızları'nın Kur'an'a bu şekilde girişleri ve onlara "erkek-dişi" sıfatları takılamayacağının söylenmesi ve onların "Melekler" olduklarının açıklanması bu yorumu zorunlu kılmaktadır. İbni İshak bu yüzden bunlara "Şeytan Ayetleri" demiştir.

 Okuyalım;
... Uzza’nın kurban kesilen bir meydanı vardı, oraya Gabgab denilirdi...
 
Kurban etlerini o sırada oraya gelenler arasında üleştirirlerdi. Gabgab Nuhaykatu’l-Fazari’nin âmir b. At Tufeyl’e olan sözlerinde geçer;

Ey âmir, eğer mızraklarımız sana erişebilseydi,
Mina’ya ve Gabgab’a koşan develer hakkı için,...

 Ondan Kays b. Munkiz b . Ubeyd b. Zâtırb. Habeşiyya b. Salül (El Huzai) de bahseder;
 
“Biz ilk andı Allah’ın evine içtik,
Yoksa Gabgab’daki dikili taşlara içerdik..."

Son mısralardaki "Biz ilk  andı Allah'ın evinde içtik" ifadesi, Allah'ın Kâbe'nin en büyük putu yani Hubel olduğunu açıkça belirtmektedir.

Uzza'nın Şeytan oluşu;

... El Enazi Ebu Ali bize anlattı ve dedi ki ; Ali b. Aş Şebbah bize anlattı ve dedi ki; Ebu Münşir bize bildirdi. Dedi i; Babam bana Ebu Şalih’ten o da İbn Abbas’tan naklen dedi ki;

El Uzza, Batnı Nahle’de üç hurma ağacında yaşayan bir dişi şeytandı.
 
Sabilerin Aşera'sı, Hicaz'ın Uzza'sı, cennetten kovulmuş Dişi şeytan
Kâbe'nin baş putu Allah ile üç kızının "şeytan" oldukları da böylece ortaya çıkmıştır. Bu sadece Hicaz Araplarının, öteki arapların değil, bütün dünyanın ortak dinlerinin bir gerçeğidir. "Şeytan İbadeti" işte budur. 

...Hüza’dan Muleyh oğulları bunlar “Talha et Talahat’ın soyudurlar. Cine taparlardı. Onlar hakkında şu ayet indi.
-“Muhakkak ki Allah’tan gayri taptıklarınız da sizin gibi kullardır!”...

 Tapınılan cin ve şeytanların da bizler gibi oldukları ve tapınılacak varlıklar olmadıkları söylenmiş. Uzaylılara tapanlara kadar bütün cin ve şeytan tapınıcıları ders alsın! 

Enam Suresi 6:100 ile 101'nci ayetlerde Allah'ın kızlarından öteki cinlere ve şeytan tapınıcılarına kadar bir çok akıl dolu sözler yer almaktadır;

6:100-" Onlar, Allah'a cinlerden de ortak koştular. Halbuki onları yaratan O'dur. Bilgileri olmadan O'na oğullar, kızlar uydurdular. O'nun şânı onların uydurdukları sıfatlardan münezzeh ve yücedir."
6:101- "Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, herşeyi bilendir."

Yukarıdaki ayetler onun çağı için çok ilerici ve akıl doludur. Muhammed gerçekten büyük bir devrimcidir ve geçmişi kendi çağından 3000 yıl öncelerine uzanan ve her türlü sapıklıkları ve ilkellikleri barındıran Sabilik ve türevi sapık dinlerde geçen saçmalıkları düzelten sureler Kur'an %80'ini oluşturmaktadır.

Ancak Muhammet'in kültür düzeyi ile çağının Arap halklarının kültür düzeyi çevrelerindeki Hıristiyanların da altındadır. Muhammet'in amacı da "okuryazarlık yasağının" uygulandığı dinlere tapınılan İran ile Mısır arasındaki ülkeleri etkileyerek zamanın Bizans ile Roma saltanatına karşı tek güç oluşturmaktır. Rum Suresinde onları davet ettiği de görülür.

İslâm’da da hac dışında kesilen, hayır, bağış, zekât gibi işler için kurban kesilmesi gerektiği Kur’an Hac, Enam, Maide gibi surelerde anlatılmaktadır. 


Araplar arasında Kurban Bayramına verilen adlardan birisi de “Eyd el Zuha’dır. “Eyd el Uzaiyya” şeklinde de söylenirmiş. “Zuha” Kurban anlamına da gelen bu kelimenin “Uzaiyya/uzaiyye (Kurban etmek)” kelimesinden türediği yazılmaktadır. Uzaiyya’nın da kökeninin, putperestlik döneminde Hicaz Araplarının Allah’ın kızlarından Uzza’ya kurban kestiklerinden, “Uzza’ya adanan/yaklaşan” anlamına geldiğini söylemek yanlış olmaz.


Kurban Arapça bir kelimedir ve “dini amaçla kesilen hayvan (veya insan)” şeklinde açıklanabileceği gibi, “Allah’a yaklaşmak” anlamındadır. Kurbanın amacı da zaten Allah’a yaklaşmak, onun rızasını kazanmaktır. Bizde bilinen yaygın anlamı birinci anlamıdır. Bu da en çok hayvan tüccarlarının hoşuna giden kısmıdır. Ülkemiz tarım ülkesi olduğundan, Kurban Bayramı hayvan yetiştiricilerinin bayramı olarak anılsa daha mantıklı yorumlanmış olur. Zaten günümüz şartlarında her iki dini bayram da geçim sıkıntısını iliğine kadar hisseden halkımızı, kredi kartlarına, banka kredilerine muhtaç edip borca sokmaktan başka bir işe yaramadığı tartışmasız kabul edilmektedir. Çocukluğumdan beri duyduğu tek şey;
-“Eyvah gene bayram yaklaşıyor, eve ne alacağız, çoluk çocuğa elbise, ebeveyn, hısım akraba ziyareti ne götüreceğiz, ne giyeceğiz, kurbanı neyle alacağız, konu komşuya mahcup olmaktan nasıl kurtulacağız, para nereden bulacağız? Kaygılarından başka şey değildir.

Şimdi okuyalım bakalım bu “Kurban” konusunda din ulemalarımız hangi tespitleri yapmışlar?

Kurban konusunda en belirgin ayetler Maide, Hac, Enam surelerinde yer almaktadır. Ben tümünü alma gereği duymadım. Arzu eden Elmalılı Tefsirini indirip okuyabilir.

Kur’an Maide (Sofra) Suresi 35. Ayeti;

5:35- “Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz”.
Ayetinin tefsirinde geçen “Yaklaşma/Kurban” kelimesi şöyle açıklamaktadır;
“…Şu halde kötülüklerden kaçınmakla yetinmeyip, tam mânâsıyla korununuz da Allah'ın korumasına girmek ve affına ve rahmetine ermek için Allah'tan vesile de isteyin. Boş durmayıp, yalnız iman ve korku ile yetinmeyip, Allah'a yakınlık için vesile de arayınız…
…Dilimizde bilindiği üzere "vesile", kendisiyle bir gayeye ulaşılan, yani yaklaşılan sebep, yaklaşma sebebi demektir ki "mâbihittakarrub" (kendisiyle yaklaşılan şey)
mânâsına, sadece "kurbet" (yaklaşma) da denilir. Nitekim Hasen, Mücahid, Atâ, Abdullah b. Kesir gibi birçok selef tefsircileri "yani yakınlık" diye tefsir etmişlerdir…”
Kur’an Maide (Sofra) Suresi 27. Ayeti;
5:27- “Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".

Bu ayetin tefsirinde “Kurban” kelimesi “Allah’a yaklaşmak” olarak tercüme edilmiştir;

“…Bir zaman iki âdemoğlu birer kurban sunmuşlardı da, her nedense birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemiş idi. "Kurban", örfümüzde Allah'a yaklaşmak için kesilen kurbanlığa denirse, de asıl mânâsı Allah'a yaklaşmak için sunulan herhangi bir şey demektir ki, gerek kurbanlık ve gerek diğer sadakalardan daha geneldir…”
Şeklinde Elmalılı Hamdi Yazır yorum yapmıştır.

Ayrıca devamında Kurban’ı kesecek kişinin Allah’a inancında yüreğinde şüphesi, kuşkusu, hoşnutsuzluğu olmayan, günahtan kaçınan, günah ve haramlardan uzak duran, dini akidelere göre yaşayan insan olması gerektiğini de okuyoruz. Yani bir insan istediği kadar Müslüman olsun, işi gücü yalan, dolan hile hurda, yankesicilik, dolandırıcılık, fahiş fiyatla mal satma, devlet malını zimmetine geçirme, halkını soyan, kendi çıkarları uğruna devleti savaşa sokan, fitne çıkartan, gayrimüslümlerle iş yapıp, onları üstün kendi halkını soydurup aşağılatan devlet adamları, siyasetçiler, işçisinin hakkını gasp eden işverenler, Allah hakkında yüreğinde şek/şüphe barındıran, başkalarına karşı kinci, fesat duygular taşıyan, toplum ilişkilerinde sorunlu olan ve daha nice soysuz ve şerefsizlikler içinde boğulan kişi için yapılsa da geçerli olmayan bir ibadettir. Okuyalım;

“…Tefsircilerin çoğu bu iki Âdemoğlu, Hz. Âdem'in oğulları olan Kâbil ile Hâbil olduğunu söylemişler, Hasen ve Dahhâk ise kıssanın sonundaki "bundan dolayıdır ki" âyetinin karinesiyle bunların İsrailoğulları'ndan iki şahıs olduğunu söylemişlerdir…”
“…Herhangi bir delil ile birinin kurbanının kabulü, diğerinin ise kabul edilmeyişi anlaşılınca, kurbanı kabul edilmeyen diğerini çekemeyerek, yemin olsun ki, seni öldüreceğim, dedi. Öbürü de dedi ki: Allah ancak yeterince korunanlardan kabul eder.”

Kurban kesecek kişinin, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşantı sürüp, haramlardan, günahlardan sakınan insan olma gereği apaçık vurgulanmıştır.
Günümüz şartlarında yetmiş üç milyonluk ülkemizde bu şartlara uygun yaşayan bir insanın bile olduğuna inanmıyorum. Yani, birbirinize gösteriş olsun diye boşuna hayvan katliamı yapmayınız.
İki, “kurban=Allah’a yaklaşma” olayının ille de bir zavallı hayvanın boğazlanması ve mangalda, tencerede hazırlanıp ilkembe-i kübraya indirilmesi de gerekli değilmiş. Bu fakir, muhtaç insanlara yardım şeklinde ya da düşünebileceğiniz bir başka hayır şeklinde de olabiliyormuş!
İlla da benim kurban kesmem gerekir diyorsanız okumaya devam ediniz!

Hayvan Kurbanı;


Sağdan, Safa ve Zemzem kuyuları, İbrahim makamı,
İsmail'in makamı, Sol Yemen köşesi,
Orta Hacer-ül Esved (Kara taş) ve
rakamların yeri Tavaf çıkış noktası
Maide 5:4-4- Kesilirken üstüne Allah'tan başkasının ismi çekilen" ve mesela "bi'smi'l-lâti ve'l-uzzâ" (Lât ve Uzzâ'nın ismiyle) denilen ki, beraberinde "Bismillah" gerek denilsin ve gerek denilmesin. Bu da Allah'tan başkası adına kesildiği için haramdır. Hayvanı yaratan, insanın emrine veren ve buna onu kesmek hak ve kudretini lütfeden Allah olduğu halde, o hayvanı Allah'tan başkasının adına kesmek büyük bir zulüm, bir şirktir. Böyle kesilen bir hayvan da manevî ve hukukî durumuyla murdar ve haramdır.

Maide 5:10 - Dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlananlar. Bu kısım, "Kesilirken üstüne Allah'tan başkasının ismi çekilenler." üzerine atfolunmuştur, bu da haramdır. Demek ki her kesme, şer'î kesme değildir.

NUSUB, " mansub" (dikilmiş) mânâsına tekil, veya "nisab"ın veya "nusbe" nin çoğuludur, bunun çoğulu da "ensab" gelir. Bazı tefsirciler bunu "asnâm" (putlar) diye tefsir etmişlerdir. Fakat diğerleri "asnâm" ile "ensab"ın farkını göstermişlerdir. Şöyle ki "asnâm", resimli ve nakışlı taşlar, putlardır. "Nusub" ise dikili taşlardır ki, resimli veya nakışlı olması şart değildir, vesen (put) gibidir. 
Hint tanrıçası Kali, ay başı kanıyla
bütün tanrıları yıkayarak onlara
ölümsüzlük kazandırır. Bütün dinlere
putların "kanla yıkanması" bu gelenekten
geçmiş görünmektedir.

Nitekim Adiy b. Hâtim boynunda haç ile geldiği zaman Peygamberimiz : " Boynundan şu putu at" buyurmuş, haç'a vesen(Vaşan) demişti. Demek ki "Nusub" resimli ve nakışlı olması şart olmayarak evşan (putlar) kabilinden hürmet için konulmuş ve dikilmiş taşlardır ki, zamanımızda "âkide" derler. Bunlar tek parça bir taştan, ibaret olabileceği gibi, birçok taşların birleşmesinden de olabilir ve sadece bir yığın halinde de bulunabilir. "Nusub"ın tekil ve çoğul olması düşüncesi de bundandır. "Ensab" da birçok nusublar demektir.

Kısaca cahiliye devrinde Kâbe'nin etrafında böyle dikilmiş veya konulmuş birtakım taşlar vardı ki, bunlara hürmet ve tazim ederler ve üzerlerinde kurban keserlerdi. Hatta bunlara bile kurban keserlerdi. Mekke'de olduğu gibi diğer Arap beldelerinde de böyle saygı ve hürmet edilen putlar vardı ki "Sa'd" dedikleri taş da bunlardan biri idi. İşte Mücahid, Katade ve diğerlerinin dedikleri gibi nusub (dikili taşlar) bu taşlardır. 

Mücahid'in açıklamasına göre cahiliye insanları bunların üzerinde kurban keserler ve isterlerse bunları daha hoşlarına giden diğer taşlarla da değiştirirledi.
İbnü Abbas hazretlerinden de : " Bunlar üzerinde kurban keserler ve bunlar üzerinde ihramdan çıkarlardı" diye nakledilmiştir

İbnü Cerir demiştir ki:" Bunlar asnâm (putlar) değildirler, sanem resimli olur. Bunlar ise üç yüz altmış kadar dikilmiş taşlardı. "Derler k i, üçyüzü Huzâa'da idi. Kurbanları kestikleri zaman, bunların Kabe'ye gelen taraflarına kanları serperler ve etleri yarıp bu taşların üstlerine korlardı. 

İşte bütün bunları haram etmiştir. Bunlar ya açıktan açığadır veya o kabildendir, o manadadır. Bu şekilde iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Birisi, "lâm" mânâsına olarak "putlar için boğazlanan" demektir. Fakat bunun, cümlesinden olduğu açıklamaya muhtaç değildir. 

Diğeri, "Putlara karşı, yani ona bir hürmeti içererek üzerinde veya dibinde ve yanında her ne adına olursa olsun kesilen" demektir ki, bu şekilde boğazlanırken dikili taşların veya putların veya diğer bir adın anılıp anılmamasından daha genel olur. Ve hatta dikili taşlar (putlar)a hürmet fikri beslemek üzere yalnız Allah'ın ismi anılsa bile yine haram olur.

Devlet Büyükleri veya Hatırlı Kişilere Kurban Haramdır;

Elmalılı Hamdi Yazır hoca devam ediyor;
Özetle her halde dikili taşlar (putlar) üzerinde ve üstünde kesilene mahsus değildir. Ve bununla yalnız kesilenin haram olması değil, bir kesme tarzının haram oluşu da açıklanmıştır. İşte bütün bu mânâlarla haram olduğundan dolayıdır ki, bir âmirin veya büyüklerden birinin gelişinden dolayı kurban kesmek haramdır

Ya da Elazığ Valisi Muammer Muşmal gibilere de kesmeyin. Cumbaba da olsa kesmeyin! Politikacıların insnaların kanlarına girdikleri yeter hayvanlar bari kusur kalsın!


Fakat Allah için misafire ikram veya fakirlere sadaka olarak dağıtmak üzere kesmek caizdir(Uygundur).

Bu konuda, devlet büyüklerinin veya etkili torpil bir kişiliğe sahip işkembesi, para kasaları büyük zâtların bir köyü, şehri, ülkeyi ziyaretleri esnasında onları karşılamak, hoş tutmak için kurban kesmek İslâm’da “HARAMDIR”. Yani o kurbanın eti bile yenmez, demektir.
Ayrıca İslâm’i mezhepler arasında kurban, Sünni mezhebinde “vacip” yani kurban kestiğinde maddi olarak zorlanmayacak derecede mali durumu olan imanlı Müslümanlarca kesilmesi gereklidir.
Şii ve Şafilerde ise Sünnet olup, bazı Şii mezheplerinde “Sünnet-i Lâzım” yani “yapılması gerekli sünnet” olarak kabul edilmektedir.

LEŞ SAYILAN VE YENİLMEYECEK HAYVAN ETLERİ

Şu halde burada dini bakımdan leşin kısımlarından bazıları şu şekilde açıklanıyor:
3- "Çeşitli hayvanlar size helal kılındı", fakat size şunlar haram edildi.
1. Meyt e, (leş yani, kesilmeden ölen, daha doğrusu tezkiyesiz ölen.) Meyte, canlı karşılığı ölü demek değil, hiç bir haricî tesir olmadan ölen demek de değil, mezbuh (kesilmiş) karşılığı ölü, "kesilmeden ruhu ayrılan" tam şer'i mânâsıyla söylenecek olursa karşılığı ölüdür ki, aşağıda gelecek olan "ancak tezkiye ettikleriniz" ifadesi bu karşılığı gösterecektir.

Araplarda Kan Yeme
(Utanmadan Hıristiyanlarla bir olup bu ilkelliği Türklere atarlar!)

2- Dem, yani kan ki, maksad akıtılmış kan olduğu diğer bir yerde, bu cümleden olarak En'am sûresi 145. nci âyette açıklanmıştır. Meyte (leş) meyte, kan da kan olduğu için bizzat kendileri pis ve haramdırlar. Fakat kanın böyle haram oluşu şunu anlatır ki, leşin haram olmasında, akabilecek kanın tamamen içinde kalmış olmasının da az çok bir hissesi vardır. Ve leşin mânâsına bu dâhildir. Bazı müşrikler leşi yerler ve "Kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğünü niçin yemiyorsunuz?" derlermiş. Aynı şekilde kanı bağırsaklara doldururlar (Succa sucuğu-İbn İshak-Putlar Kitabı) ve kızartır misafirlerine yedirirlermiş.

Çekirge Yeme;

Arapların çiğ çiğ avuçla yedikleri hayvancık
..."İbni Edhem (Kelb kabilesinden Amir b. Avf oğullarından birisi) de şunları söyledi;
Kavmimizden atlılarla karşılaştım,
Seni “Ayyar’ın “çekirgelerine benzettiler...

...İbn el Kalbi dedi ki; “El İgar” sıcak su demektir. “’Ayyar” da Kelb kabilesinden bir adamdı, soğuk bir sabah çekirgelerin hücumuna uğradı. “’Ayyar’ın bir dişi eksikti, yeri de boştu. Çekirgeleri yemeye başladı. Birisi diş boşluğundan dışarı kaçtı (Ölmemiş).
Ayyar dedi ki;
-Vallahi bu canlı, ölmemiş!

Beyitte geçen “ganazuke” atlılar seni Ayyar’ın çekirgeleri sıkıştırdığı gibi sıkıştırdılar demektir."


3- Domuz eti ki, En'am sûresinde "Muhakkak o pistir" (En'am, 6/145) buyurulduğu üzere domuzun kendisi aynen pistir. Domuz eti de, domuz eti olduğu için bizzat haramdır. Domuz kendisi genel mânâda haram olduğu halde, burada denilmeyip de (domuz eti) denilmesi aşağıdaki tezkiye istisnasına bunun için bir ilgisi olamayacağını iyice anlatmak içindir.
Greklerde domuz kurbanı

4- Kesilirken üstüne Allah'tan başkasının ismi çekilen" ve mesela "bi'smi'l-lâti ve'l-uzzâ" (Lât ve Uzzâ'nın* ismiyle) denilen ki, beraberinde "Bismillah" gerek denilsin ve gerek denilmesin. Bu da Allah'tan başkası adına kesildiği için haramdır. Hayvanı yaratan, insanın emrine veren ve buna onu kesmek hak ve kudretini lütfeden Allah olduğu halde, o hayvanı Allah'tan başkasının adına kesmek büyük bir zulüm, bir şirktir. Böyle kesilen bir hayvan da manevî ve hukukî durumuyla murdar ve haramdır.
Allah'ın kızlarının heykelleri

Bu dört, esastır. Bundan sonrakiler, dinen bunların şumülüne dahildir. Onun için birçok âyetlerde yalnız bunların zikredilmesiyle yetinilmiştir. Fakat cahiliye devrinde bir takım kimseler leşi yemedikleri halde, leşi "bir harici tesiri olmaksızın kendi kendine ölen" diye kabul ederler ve gerçekte leş kabilinden olan, gelecekte görüleceği üzere ölüleri yerlerdi ki, Müslümanlar dışında böyle kimseler hala vardır. Şu halde burada dini bakımdan leşin kısımlarından bazı l arı şu şekilde açıklanıyor:

5 - Boğulan, yani gerek takıldığı iple ve gerek kement ile ve gerek el ile ve gerek ağaç ve taş arasına sıkışarak, özetle herhangi bir şekilde nefesi tıkanarak boğulup ölen.
6- Vurulmuş, yani yakından veya uzaktan her hangi bir darbe ile vurulup ölmüş olan.
7- Tereddi eden, yani yüksekten aşağı veya bir kuyuya, bir suya düşüp ölen.
8- Tosuşan, yani süsülmüş ve süsmüş olan. At veya diğer bir hayvan tekmesiyle ölen de bu mânâda olmakla beraber, daha önce mevkûze (vurulmuş) de dÂhildir.
9- Canavarın yediği, yırtıcı bir hayvan tarafından telef edilen. Belki bundan maksat hayvanın boğazına giden değil, artığı ve hatta yırttığıdır.

SEBU', nâb denilen sivri dişleri bulunan arslan, kaplan, kurt, köpek ve diğerleri gibi âdet olarak saldıran, kapan, yırtan, öldüren her hangi bir yırtıcı hayvan demektir ki, pençe denilir. Pençesi bulunan yırtıcı kuşlar da aynı mânâda dâhildir. 

Dilimizde canavar (cânver) ismi üç mânâda kullanılmıştır. Biri, canlı mânâsına, genelde hayvan demektir ki, bu kullanış şimdi kalmamış denecek kadar azdır. İkincisi özellikle domuza veya kurda söylenmesidir ki, kara canavar, boz canavar diye ayrılır. Üçüncüsü cana saldıran yırtıcı hayvan demektir, örfümüzde canavarın asıl mânâsı budur. "Sebu" da bu demektir. 

Eski Yunan/Greklerde domuz kurbanı
Cahiliye devrinde leşi yemeyenler içinde de münhanika" (boğulup ölen) dan buraya kadar sayılan beş ölüyü yiyenler bulunuyordu. Nitekim bugün Hıristiyanlar domuz etini yedikleri, gibi, darbe ile vurularak ölen (mevkuzey)i de yerler ve özellikle domuzu tepesinden ağır bir demirle vurarak yerler. 
Güya bunları, dâhili bir sebeple ölmeyip, bir insan veya hayvan fiil ve tesiriyle ölmüş olduklarından leş gibi değil, kesilmiş gibi telakki ederler. Halbuki bunların beşi de kesmek suretiyle kanları akıtılmamış olduğundan tamamen leştirler ve haramdırlar.

İslâm öncesi Arapları, Yezidi, Sabi, Mecusi geleneklerinde günahlarının saçlarında toplandığı inancıyla yıkanmazlar, ancak Kâb tavafından sonra tapındıkları putların yanında yıkanır, başlarını traş ederlerdi. Bu gelenek bu günde sürmektedir.
Muhammet İbni İshak bakın bunları nasıl örnekliyor;

Burayı okurken kusabilirsiniz. Poşet bulundurunuz!
Tıraş Edilen Saçlardan Ekmek Yapıp Yeme 
(Çok İğrenç)
El Ukeysir Putu;
Kuzza’nın, Lehm’in, Cüzzam’ın, Âmila ve Gatafan’ın Suriye boylarında “El Ukeysir" adlı bir putları vardı.
Züheyr b. Ebu Sulma ondan şöyle bahseder;
-Ukeysir’in kutlu taşlarına and içtim,
Başların ve bitlerin kazındığı yere and içtim!

(Yezidiler yıkanmazlar, putu, Kâbe’yi ziyaret edip hac yaptıklarına başlarını kazıtırlar ve günahlarından arınırlardı. Bunun dışında yıkanarak saçlarını kestirmek, tıraş olmak ise bağışlanmamış günahlarla yaşamaya razı olmak demekti. Bunlar da Kâbe’ye gidemediklerinde putlara kurban kesip tavaf eden, tıraş olan Yezidilerdir. Şiir’de anlatılan bu pisliktir. A.Yavuz)

...
“Kuzaa, Lahm, Cüzâm kabilelerinin “El Ukeysir” adlı bir putları vardı. Ona hac ederlerdi. Onlardan birisi ne zaman başını tıraş etse her saç demetiyle birlikte bir avuç unu sıkıştırarak atardı. (Ebu’l Münzir dedi ki, “El kurrata” bir avuç dolusu demektir.)
Yine dedi ki;
İşte Havazinliler onu tam bu sırada ziyaret ederlerdi. Eğer bir avuç una saçla birlikte atılmazdan evvel yetişirse sahibine derdi ki;
-Unu bana ver, ben Havazin’den bir muhtacım!
Eğer yatişemezse, saçı, bitleri ve unları ile birlikte alır, ondan bir ekmek pişirir yerdi...

Bu konuda birbirlerini de aşağılamayı ihmal etmezler;
 
...Carm ve Cüzam oğulları, El Akik denilen bir su yüzünden peygamberin önünde kavga etmişlerdi. Allah’ın elçisi Carm lehinde hüküm vermişti. Bunun üzerine Carm’den Mu’aviye b. Abd el Uzza b. Zira şu beyitleri söyledi;

Gerçekten bildiğiniz gibi ben Carm’dan biriyim,
Topluluklar peygamberin yanında bir araya geldiklerinde,
Siz onun hükmüyle ikna olmadıysanız da
Ben peygamberin hükmüyle tamamen ikna olmuşum!
Carm’ı görmediniz mi? Nasıl yükseldi babalarınız?
Bitlerle birlikte Ukeysir’in kuyularına dalarlarken!
Bir avuç un atılırken der ki “Bitsiz at!”
Ben Havazin’li bir muhtacım!
Bütün bu insanlar arasında siz nesiniz?
Evet sizler sadece kuyruk ve ayaklarsınız!..."

Evet, "Atarsan bitsiz at!"
 
İnsan sormadan edemiyor. Allah bu pislikleri yiyenleri mi seçmiş? Diye. Kur'an da bunların "seçilmiş" değil, kıyametten öncede "UYARILMADIK" demesinler diye uyarılmış, sapık kavimler olduğunu dile getirir. Kökenlerini Yemen'den Arim seliyle çıkarılmış Aramilere dayandıran, Irak, Siirt-Urfa arasında yaşayan Sabi ve Süryani Arapları da bu yiyeceği bu gün bile yemektedirler.
Enam Sur. 92 ve Şura Sur.7.ayetlerde Kur'an'ın Mekke ve çevresi Araplarına geldiği anlatılır. Zuhruf Sur. Ayt.5 (Haddi aşan bir kavimsiniz diye sizi Kur'anla uyarmasamıydık?" Diye Araplara sormaktadır. Yasin Sur.Ayt 5-"Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarasın diye gönderildin. Çünkü onlar habersiz gafillerdir..." Diye peygambere geliş sebebi açıklanmaktadır. Geniş bilgi için Tıkla; http://keykubat.blogspot.com/2008/08/islamiyet-araplara-mi-geldi.html#axzz2ETercPMF 

Kurban Sapıklığının Kalış Nedeni;
Bir gün peygamber camide halkla konuşurken Allah’a yaklaşmanın yollarını, ibadetin, zekâtın, fitrenin, sadak ve öteki iyiliklerin faziletlerini anlatırken cemaatten birisi çıkıp şöyle der;

Müslümanlar: “Ey Allah'ın Resulü, cahiliye halkı Kabe'ye kan ile saygı gösterirlerdi. Bu ise bize daha çok layık değil mi?” demişler. Peygamberimiz "hayır" dememişti. Bunun üzerine "Onların ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız ona ulaşır". (Hacc, 22/37) âyeti inmiştir." 

Böylece Müslümanlarda “Kurban geleneği” Zerdüştlerde, Hıristiyanlarda olduğu gibi kaldırılamadı. Müslümanlar yeryüzünde yaygın olarak kurban kesen bir topluluk olarak kaldılar! Bu konudaki kuvvetli kanıtın nedir derseniz birincisi yukarıdaki Maide Suresi 10. Ayetin tefsirini yapan Elmalılı kullandığı kaynakta “peygamberin “hayır” demediğini belirtmesidir.

Levhanın solunda Mekke, ortasında "Sadece Müslümanlar!" (düz ok), sağındaki ok  "Gayrimüslümler! uyarısı. Mekke "Harem" olduğundan "sadece Müslümanların girebileceği" yerdir! Levha bunu anlatır.

İkincisine gelince peygamberin belki de en büyük amacı Rum Suresi tefsirinde de geçtiği gibi kendi kavmini Yahudi ve Hıristiyanlara yamayarak onları “Kur’anla” birlikte “Kitap ehli” kavimler arasına sokmaktı. Yahudilerin bazı mezhepleri ve Hıristiyanlar kurban kesmezler. O çağlarda Mecusi, Yezidi olan Hicaz Araplarının inançlarında “okuryazarlık” yasak olduğundan, diğer kavimlerde de okul eğitimi devlet adamlarının ve çok güçlülerin bile değil sadece ruhbanlar ile saray mensuplarının tekelinde olduğundan, en çok bilgi sahibi olan topluluk Yahudiler ile Hıristiyanlardı. Bu durumda Kurban ve erkeklerde örtünmeyi kaldıracağı kesindi diyebiliyorum. O Hicaz Araplarının yetiştirdiği en büyük reformcuydu. Bu reformculuğunun delili de İslâm ile “İnsan Kurbanının” son bulmasıdır. Muhammed, babasının çektiklerini başkaları çekmesin diye Hicaz Araplarını hiç olmazsa bu sapık gelenekten kurtarmıştır.

Onun ölümünden sonra geçen 1400 yıl içinde kendi ülkesinde, onun reformlarından memnun olmayanlar devleti idareyi, dini ele geçirmişlerdir. Onlardan halen Suudi evlendirme bakanı olan bir Vehhabi olan Ahmet El Mubi’nin “Muhammed, Ayşe ile “6” yaşında evlemiştir. Ailesinin rızası varsa “bir günlük çocukla bile evlenilir” fetvası veren cinsi sapık, peygamberin ilk karısı Hz. Hatice’nin peygamberden “15” yaş büyük olduğunu gündeme getirip de gençlerin ekonomik durumlarını düzeltmek için de olsa kendilerinden yaşça büyük hanımlarla evlenebileceklerini niye tartışmaz?

Ya da, peygamber zamanında savaş ganimeti olan kız çocukları ile köle çocuklarına daha doğar doğmaz cinsel tacizde bulunan Sabi Yezidi atalarının bu sapıklığını “6” yaştan gerdek için “9” yaşına kadar çıkartarak çıtayı yükseltmesini örnek alarak ülkesinde çocuk evliliklerini neden yasaklamazlar?
Çünkü bunlar Muhammed Müslümanı değil, onun bıraktıklarını ölümünden sonra tahrip eden Muaviye, Yezid serisi halife çocuklarının, Mekke’ye sürdüğü Mervanilerin soyundan gelen İngiliz istihbarat masalarında hazırlanmış İslâm-ı yaşayan “Hıristiyanlaşmış” sapıklardır.

Kendi sapık şehevi duygularına hitap edecek yasal düzenlemeleri öne çıkartan bu sapıkların da sapıklıklarının da kökenleri altı bin yıl geriye giden antik çağ dinlerine dayanmaktadır. Kendileri ne halt ederlerse etsinler ama insanları da rahat bıraksınlar. Çocuklar çocukluklarını yaşasın, üniversite eğitimlerine kadar doya doya gençliklerinin tatlarını çıkartsınlar.

Kendi saçmalıklarını, sapık arzularını topluma “tanrı emri” diye şırınga eden sapık devlet adamları İslâm dünyasını olduğundan çirkin ve iğrenç göstermektedirler. Evlilik konusunda olduğu gibi Kurban konusunda da, Müslüman ülkelerin sergiledikleri “hayvan katliamı” görüntülerinin sorumluları, Kur’an’ın tanıdığı “geniş yorum olanağının” hayvan tüccarlarınca, onlardan olan veya işbirliği yapan din simsarlarınca üstünün örtülmesinden başka nedir?
Pakistan'da toplu kurban sahnesi

İşte yabancı ülkelerde Müslüman düşmanlığı propagandasında kullanılan Ahmet El Mubi gibi sapıkların sayesinde hem peygamber hem de Müslümanların “pedofili=çocuk seviciliği/kulamparalık” suçlamaları yanında Kurban kesimi resimleri de önemli oranda İslâm düşmanlığını arttırmakta etkilidir. 
Filistin'den bir kurban sahnesi
Malezya'da dağıtılan bayram etlerinin hali (Bizde böyle dağıtma da kalmadı)

ABD-NATO ordularının 2003 Irak işgal harekâtının tam da “Kurban bayramında” yapılması, işbirlikçi AKP hükumetinde “Başka ülkelerin topraklarında şehit olan Amerikan askerleri için duacıyız” şeklinde yorumlanırken, Türk milleti ve öteki Müslümanlar arasında resmen “Haçlı Seferi” olarak yorumlanmıştır. 
Resim linki

Ama batı dünyası ile gayrimüslüm dünyada Amerika ve NATO “mazlum hayvancıkların kurtarıcısı” olmuş, + PUAN ALMIŞTIR.

Tayyip ve A. Gül'ün dua ettikleri "cesur ABD askerinin Iraklılara bakışı1

Ve Tayyip'in duacı olduğu "Cesur Amerikan" askeri görev başında  Üç milyon kadın, çocuğa tecavüz yetmedi "Develere de Tecavüz"!

Amerikan askerlerinin erkek-dişi-hayvan ayırmdan işledikleri tecavüz olayları

Beyoğlu'nda eşcinsel "İNSAN HAKLARI" sapıkları yürüten Üniversitelerde LGTB kulüpleri kurulsun diye yasalar çıkartan Amerika'nın bu işlerden sorumlu dış işleri bakanı Hillary Clinton Irak'ta Amerikan askerlerinin yarattığı bu manzaryı görmüyor. Çünkü ONLAR İNSAN DEĞİL HERHALDE?

Bizim RE.T.E ve Gül'ün ve Hillery'nin duacı oldukları  "Cessur Amerikan" askerlerinin tecavüzüne uğrayan bu Iraklı kız acaba zevke gelmiştir? Olabilir mi sayın RE.T.E?
 Irak'ı geçin Japonya'da bile Amrikan solcırlarının teccavüz mağdurlar isyanlarda!
Amerikan ordusu Cinsi terörist! Yazılı
Bu da 100 yıllık ABD kolonisi Filipinlerden;

"Kadınlarımıza,çocuklarımıza tecavüzü durdurun!" ile yukarıdaki ifade yazılı.

Wikileaks belgeleri Irak cezaevlerinde 40.000 Iraklıya tecavüz edildiği geçiyor.

Tayyip'in, Gül'ün Cessur (!) Amerikan solcırları komşumuz Iraklı erkeklere işkence ve tecavüz işleriyle meşgul!

İslâmı onunla bununla ılıtacağınıza, ticari, dünyevi hırslarınızdan arınarak, 1400 yıl önce yapılmış Kur’an tefsirlerini günümüz şartlarında ihtiyaçlara göre adam gibi, özünü bozmadan, adalet,, insanlık onuruna yakışan, tabiatı, hayvan ve bitkileriyle koruyacak şekilde yanlışlar düzeltilse fena mı olur?
İyi olur da bizdeki “reformcuların beyinleri” 1400 yıl öncekilerden daha da geride bir anlayışı temsil ettiğinden bunun şu an önerilmesi bile abesle iştigaldir. Bu yüzden, din “halka devletçe dayatılan bir zorunluluk” olduğuna göre, bu dini, cinsi bozuklukları, yanlışları en iyi düzeltecek olan halkın ta kendisidir.

Afgan Talibanlarından insan kurbanı manzaraları!

Hacca gidenlerin kurban kesmeleri “yolculuk ve doğuracağı yiyecek sorunlarının engellenmesi için” doğaldır. O dönemlerde İslâm öncesi de hac ibadetine açık olduğundan Mekke halkının geçimi zaten Hacılardan sağlanıyordu. Çöl ortasında kum ve taşlar arasında yaşayan, fare, kertenkele, çekirge, bitli kıllı ekmekler, yılanlar yiyen, deve sütünden başka şey bilmeyen Hicaz’ın çöl Arapları bu Hac ibadeti sayesinde karnını doyuruyor, yapılan kurban bağışlarıyla da et yiyor, para kazanıyordu.

Günümüz Mekkesi dünyanın en zengin petrol gelirlerine sahip olması yüzünden zenginleştiğinden, artık hacılara “can simidi” değil de “kurtulunması gereken yük” olarak bakmaktadır. Kesilen kurbanlar greyderlerle, kepçelerle açılan çukurlara doldurulmaktadır. Bu nedenle Mekke’ye gidip kurban keseceğine kendi ülkemizdeki “100.000” e yakın evsize ev, 10 milyona yakın işsize iş olmasa da birkaç apartman birleşerek en azından borçlarının kapatılması için kurbana ayrılacak paraların kullanılması daha hayırlı değil midir?

Kurban edilecek bir Abdullah (veya bir insan) "10" deve ediyorsa, bir deve ederi kadar para fakirlere dağıtılarak daha fazla sevap işlenir. Zaten günümüzde kurban dağıtan yok. Kesip yiyorlar.



En azından, işsiz bir aile reisine, kendisini sevmezseniz, çaktırmadan bir çocukla “namınızı gizleyerek” gönderip yardım etseniz daha sevap değil midir?
Takdir sizlerindir.

Takdir sizlerindir.

keykubat /adilyargic/ adilyargicc




Açıklamalar;
1-Abdülmutallip, “Talip’in sadık kölesi” demektir. Yemen Sabilerinin Ay Tanrısının adı Talip’tir. Abdülmutallip, adından da belli olduğu gibi Yemenli Adnani kabilesindendir.
2-Kâbe’nin baş putu “Allah’ın kölesi” demektir. Gene Allah adının, İslâm öncesi Hicaz Araplarında “Abdullah” (Allah’ın kölesi) yer aldığına dair bir başka örneği Kur’an Enam Suresi “7. Ayet” tefsirinden verelim;
Enam Suresi 6:7; 7-“Ey Muhammed biz yukardan senin üzerine kâğıtta yazılı mücessem bir kitap indirseydik de, onlar gözleriyle gördükten başka, ona elleriyle de dokunsaydılar, o küfre alışmış olanlar mutlaka, "Bu açık bir sihirden başka bir şey değil" derlerdi”. Kaydı, dokunma hissinin, görme hissinden daha yakın ve daha kuvvetli olduğunu ve yalnız gözün aldanabileceği yerde dokunmanın aldanmayacağını işaret eder.
Bu âyetin iniş sebebi Abdullah b. Ebi Ümeyye olmuştur. Resulullah'a karşı açıkça inat ederek, "Sana iman etmem, tâ ki göğe çıkasın, sonra bir kitap indiresin ki, onda; 'Aziz olan Allah'dan Abdullah b. Ebi Ümeyye'ye' diye yazılmış olsun ve bana, seni tasdik etmemi emretsin ve bununla beraber bunu da yapsan tasdik edeceğimi sanmıyorum" demişti. Fakat sonra iman etmiş ve Tâif'te şehit olmuştur…”
Şimdi önce hayvan kurbanını görelim ki Kurban Bayramı arifesinde belki birilerinin işine yarayacak bir şeyler öğrenebilsin;

*Allah ve Kızları= Hıristiyanlık ve İslâmiyet’e kadar bütün dinlerin bir kavmi vardı. Her dinin bir tanrısı ve onun soyundan gelen milleti vardı (Feodalite). Hicaz Mecusileri/Yezidileri, Harran ve Yemen Sabiliği kökenli inanışları vardı. Ay tanrısı Allah’ın kızı Uzza cennetten kovulmuş bilge çöl şeytanıydı. Hicaz Arapları onun soyundan ürediklerine inandıkları için her işe “Bi’smi’l-lâti ve’l Uzza” (Uzza’nın adıyla) diye başlarlardı. Besmele’nin kökeni Urfa/Harran Sabilerine uzanır. Harran Sabi Arapları da Allah’ın (Ay Tanrısı Sin’in adlarından biri) kızı El Roha/El Ruha adlı gökten düşmüş dişi şeytandan ürediklerine inanırlardı. Uzza’ya karşılık gelen bu şeytanın Lat ve Menat adlı iki kız kardeşi de vardı. M.Ö.2300 yıllarından Lübnan’da Petra halkının tanrıçalarıyla. “Bismillah” ve “Lailaheillallah” Harran Sabilerince dört bin yıldır bilinir. İslâm’dan 610 yıl eski olan Kudüs-Lübnan Hıristiyanları İsa’ya Allah nazarında tapındıkları için ona  İbn el Allah el Mesih” (Allah’ın Oğlu Mesih) şeklinde İsa peygamberi “Allah” adıyla anarlar. Oysa İslâm henüz “1400” yıllıktır. Muhammed de peygamberlik öncesi Mecusilikte dinden çıkmak sayılan “Öğle ve ikindi namazları” kıldığı için “Sabi Muhammed” olarak anılırdı. Amcası Ebu Süfyan ona bu namazları yasaklamıştır. Zira Ebu Süfyan da namaz kılardı. Mecusiler onu uzaktan görünce “Sebat et Nucüm” (Yıldız göründü) diye alay ederlerdi.(Necm Suresi tefsirine bakınız)  

İranlılar da Ahura Mazda’nın adıyla başlarlardı. İslâm öncesi “Allah” Kâbe’de bulunan putların en büyüğüydü. Diğer bilinen adı da “Hubel” dir. Lut peygamberin soyu olan Muavilerden Kâbeyi korumakla görevli Cürmühilerce Lüban’dan alınıp getirilmiştir. Üç kızı olduğu kabul edilirdi. “Allah’ın Kızları” ya da “Üç Ulu Kuğular“ adlarıyla anılırlardı. Savaşa giderken önce Allah putundan yardım dilenildikten sonra kılıç tanrıçası olan Uzza’nın putuna gelerek ondan da yardım dilenilirdi. Bunlar, El Lat (Güneş), El Uzza (Venüs/İştar) ve en yaşlıları olduğu kabul edilen Menat’tı (Ay). Necm Suresinde “melek” oldukları, meleklere “dişi” denilemeyeceği 19.20.,21.,22.,23.ayetlerde dile getirilmiştir. Bunlar Nahle (Hurma) ovasındaki vahada (su kenarı) bulunan üç semüre ağacında yaşayan “ağaç tanrıçalar” dı. Uzza’yı, peygamber Muhammed’in emriyle Halid Bin Velid boynunu kılıçla keserek öldürmüştür. Bu yüzden ona “Allah’ın Kılıcı” adı verilmiştir. Kur’an’da “Allah Suresi” adında bir sure yoktur. Kur’an “Rahman” adını getirmiştir. Er Rahman Suresi günümüz Kur’anında “55.Sure” olmasına karşın iniş sırasına göre “76.” Sıradadır. Mekke’nin fethinden sonra inmiştir. “Rahman” olan tanrıyı yarattığı insan, hayvan, gök cisimleri ve adalet hakkında bilgiler vermektedir. 

“Bismillahirrahmanirrahim” kelimesinin ilk geçtiği Fatiha suresinde tanrının “Rahman” olduğu açıkça ifade edilir. İlk inen 10 suresinde “Allah” adı geçmediği görülür.
Hatta Araplar, “Biz Rahman’ı bilmeyiz. Rahman’a inanmayız.” Diye açıkça tavırlarını koyarlar.  “Bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemame’deki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı’ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman’a inanmayız.” (Bkz. Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta’lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.180, fıkra: 254) 
Burada Rahman denen adamla kastedilen İslam’da Müseylime olarak tanınan Yemameli Rahman Müslim’dir. O da peygamberlik iddiasındaydı ve o da ayet yazardı. Muhtemelen Rahmancı haniflerdendi.
Meryem Suresi ile sıklıkla anılan “Rahman“ adı birden ardından gelem TA HA Suresinde yerini Kabe putu Hubel’in diğer adı olan El lah -Allah’a bırakır ve bu olay çok açık görülmektedir.