Blog başlığındaki "+40" UYARISINI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.

Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.

Tedbir olarak yanınızda sağlık ekibi bulundurunuz veya çıkınız! +40 :))

İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.


Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın.

Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

tanrı krallar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tanrı krallar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2019 Salı

TANRI KRALLAR VE ROMA İMPARATORLARINA TAPINMA DİNİ


ROMA İMPARATORLARINA TAPINMA DİNİ

Çeviri yazı.

 

Roman Religion Gallery

By Dr Nigel Pollard
Last updated 2011-02-17

Roma İmparatorluk Kültü/Dini

Jül Sezar MÖ 100-44
Roma devlet dini geleneğinin yaygın olan bir tarikatı da İmparatorluk Dini olarak bilinir. Bu külte göre imparatorlar ve aileleri tanrı olarak sayılıyorlardı.

Jülius Sezar ölümünden sonra Roma devleti tarafından resmen “Divius” yani tanrı olarak tanınmıştır.
Sezar’ın evlatlığı ve ilk Roma İmparatoru olan Augustus, Anadolu’daki küçük Grek şehirlerinde kendi adına tapınaklar yaptırılmasına ve ibadetine izin verdi. Bu Roma İmparatoruna ibadet hakkındaki ilk belirtiydi.

İmparatorluğun başka yerlerinde de “yaşayan imparatora ibadet” kültürel olarak kabul edilebilir bir hal iken Roma ve İtalya’da ise yoktu.

Bir imparator sadece ölümünde “divius” tanrı ilan edilir ve özellikle tahta çıkma ve ölüm yıl dönümlerinde öteki tanrılar gibi ibadet edilirdi.

Roma dünyasında imparatora ibadet birleştirici bir etkendi ve sadece ordu içinde değil, kasabalardaki bireylerden, Lyon (Galler), Bergama, Colchester (İngiltere) gibi yerde dahi uygulanırdı.

İmparatorluk kültü taşralıların imparatora ve imparatorluğa bağlılıklarını göstermekte çok etkili oluyordu ve bu nedenle de Galya gibi bölgelerde kurulduğuna dair kanıtlar vardı.
Bu resimde gösterilen Antonius Pius (M.S.161) adına yapılmış bir sütunun kabartmasında Antoninus  Pius ve karısı Faustina’nın tanrı katına yükselişleri temsil edilmiştir.

Roma İmparatoru Antoninus Pius (MS 161) ile eşi Faustina'nın
kartallar eşliğinde ruhlarının tanrı katına yükselişleri ve tanrılaşmaları
temalı kabartma
Portrenin çerçevesinin üstünde kartallar tarafından çevrelenmiş büstler, imparatorluk gücü ve Jüpiter ile birleştirilmiş ölünün ruhu yükselmesi için emperyal cenaze töreni esnasında serbest bırakılmıştır.

İmparator ve eşi Faustine kanatlı çıplak bir kahraman figür tarafından cennete taşınıyor. Sadaki zırhlı kadın figürü Roma’nın ilahi bir tanrıçasını ve Roma’nın kişileştirilmesini, sola yaslanan figürdeki sütun ise imparatorluk cenaze törenlerinin yapıldığı Mars alanını temsil etmektedir.

Türkçeye Çeviren
Alaeddin Yavuz
http://www.bbc.co.uk/history/ancient/romans/roman_religion_gallery_06.shtml

Tanrı Krallar konusunu yukarıdaki makaleyi yeterli bulmayanlar için geçmişteki "Tanrı Kallar Dinleri ve Yasaları yazımdan alıntılarla zenginleştirelim ki araştırmacılar zihnen biraz tatmin olsunlar.

TANRI KRALLAR ÇAĞININ GÜNÜMÜZE ETKİLERİ


Sosyolojide Tanrı Krallık düzenine FEODALİTE denilir. Feodal kelimesi Latince “Feud=Kan/Ban bağı” ve Aramice’den Latinceye geçmiş “Al=Tanrı” kelimelerinin birleşmesinden oluşur.
Fedu+Al=Tanrı ile kan bağı olan, tanrı soyundan gelen veya Tanrı/Allah’ın Oğlu şeklinde anlaşılmalıdır.

Sümer Baş tanrısı Aan veya Anu
En eski din olarak kabul edilen Sümer dininden örnekle başlarsam daha yararlı olacaktır. Sümerlerde krallar, tanrılar ile insanların cinsel ilişkilerinden doğmuş yarı tanrı melezlerden seçilirdi. Her kral tacını ve çobanlık alameti asasını baş tanrıları Anu/Aan’dan alır, rüyasında gördüğü görümler ve vahiylerden oluşan emirlerle halkını yönetirlerdi. Buna Anutuluk da denilirdi.
Sümer’de şehir krallıkları da vardı, her şehrin bir kralı ve onun soyunun geldiği bir Sümer tanrısı, tanrıçası vardı.
Bu inanış, Hint İran, Mısır Arap ve Grek dinlerine geçmiş, onlardan doğan Sabilik, Yahudilik, Grek, Roma Mitra dinlerine geçmiştir.

Zerdüşt kitabı Avesta, İran şahlarının soylarının güneş tanrıları Ahura Mazda (Armazd)’ın soyundan olduğunu, kıyamette Armazd’ın Pers/Fars olarak görüneceğini, diğer kavimlerin de Angra Mainyu (Aynraman/Arman/Ehriman) soyundan geldiklerini yazmaktadır.
Sabiler, Arabistan Arapları ve Yahudileri Adem oğlu Şit soyundan geldiklerini, Adem’i İkinci Yaratılış tanrılarının yarattığını, gökte ve yeryüzünde yaratılan Ademlerden bahsetmektedir. M.Ö.2300’lere ait Petra krallığı Ugarit, Ebla metinlerinde dişi şeytan Er Ruha, babası Ay tanrısı Sin’e “Allah’ım…” diyerek yakarmaktadır.

E.H.Yazır’ın Kuran tefsirinde eski Arap tefsir yazarlarının tespitlerinde, Arapların Mekke ve Taif’te bulunan Allah ve üç kızı ile ilişkisinden oluşan 360 tanrı olduğunu ve Arap kabilelerinin her birinin bu tanrılardan birinin soyundan geldiklerini, krallarına Amir/Emir, ruhbanlarına Şeyh denilmesinin bu akrabalıklara dayandırıldığı, İslam ile bu cahiliye devrinin son bulduğu anlatılır.

Bu yarı tanrı krallar zamanla yerini olağan insanlardan seçilen haberci peygamberlere bırakmışsa da, mutlaka geçmişe dayalı soy kütüğünü gösteren seçkin bir kabile üyesi olmasına da dikkat edilirdi.

Kral Davut
Bütün Yahudi peygamberlerinin çoğunun Harun peygambere dayanması ilkesine rağmen, Davut, halktan İşay’ın, sakalı terlememiş, saraya iç oğlanı alınmış oğlu, Süleyman da Davut’un Hititli askerinin karısı ile yaptığı zina sonucu doğan çocuğudur. İkisinin de Yahudi olmama olasılıkları yüksektir. (Tevrat Saul kitabı)
İsmail soyu Yahudilerinden olan peygamber Muhammet de Kâbe’nin koruyucuları olan Kureyş soyundan gelen Ezd kabilesinden bir İsmaili Yahudidir. Gene de özünde mitolojik değerlere uzanan bir soyağacı gerçeğinden son peygamber ile de kurtulmuş sayılmayız. (İ.İshak -Siretül Resülullah veya herhangi bir , “peygamberin hayatı(Siyer)” kitabından Muhammet soyuna ulaşabilirsiniz.)
Arapların Eşari İslam anlayışlarını, İranlıların 12 İmam Şia geleneklerini sürdürmelerindeki ısrarları da bu “soy gütme gelenekleridir.”
Peygamberlerden mucizeler bekleme geleneği de bu mitsel inanışların kalıntılarıdır ve elan da dinlerde yaşamaktadır.
Eski Yunan’da Hercules, Oidipus ve Theseus ölümlüydüler ama sonradan tanrı sıfatını elde etmiş ve tanrılar katına, göğe, Olimpos dağının üstündeki bulutlar ülkesine kabul edilmişlerdir.

Büyük İskender(MÖ 356-323)
kendisini, tapınılacak
Tek Tanrı ilan etmiştir.Adına
ibadet edilmiştir.
Tevrat Danyal peygamber kitabında, Büyük İskender’in (M.Ö.IV.yy) İran’ın fethinden sonra kendisini “Tanrı” ilan etmesi ve Mısır’a girdiğinde babası olarak Mısır Güneş tanrısı Ammon’u babası kabul etmesiyle başlayan “Tanrı Kral” geleneği, İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun dörde bölünmesiyle Mısır’da kurulan Ptolome Grek imparatorluğunun son varisi Kleopatra da Roma imparatorunun karısı sıfatıyla “İmparatoriçe-Tanrıça” olarak kabul görüyordu.

Başlangıçta Yunanistan’ın işgaline kadar Roma İmparatorlarının arabalarına binmeden önce yanlarında kendilerine " Hominem te esse memento! Memento mori!, that is Remember you are a man, and remember that you are mortal!” “Bir insan ve ölümlü olduğunu hatırla” diyen bir köle bulundurma geleneklerine sahiptiler.

Jül Sezar MÖ (100-44)
Kutsal Defne yaprağından
tacıyla Tanrı Kral şeklinde
temsil edilmiş.
Yunan Ptolome hanedanı geleneği olan “Tanrı Kral/İlahi Monarşi” geleneğine Roma’nın geçişi aşamalı şekilde olmuştur.
İlk olarak, Jül Sezar’ın evlatlığı da olan imparator Agustus, Grek tarzı idareci kültünü eyaletlerde, vilayetlerde uygulamaya başlamışlar ancak Roma’da ve Latin dili konuşulan ülkelerde bunu zorlamamışlardır.

Yaşadığı dönemde çok sevilen biri olan Agustus, ölümünden sonra resmen “Divus” yani “İlahi olan(tanrı değil)”  ilan edildi. Başka kaynaklar da bunu, Sezar’ın (M.Ö.44) ölümünden sonra ilah olduğuna inanıldığından bahisle, “divi filius” (İng-Son of the Deified=İlahileştirilmiş’in Oğlu) sıfatını aldığını yazarak bunu doğrulamışlardır.
Bu geleneği imparatorun yerine geçenler aynı şekilde onurlandırılarak takip ettiler.

İmparator Vespasian’ın sön sözü “-Sevgili kendim, tanrılaştığımı düşünüyorum” olmuştur.
Neron’un şansölyesi Seneca, imparatorun yerine geçen Claudius için “Apocolocyntosis” adıyla alaycı bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Yazıda Claudius’un Olimpos dağında tanrılığı kabulünü bir kelime değişikliği “APOtheosis” yaparak alaya almıştı.

Sağlığında ilahilik sıfatını alan ilk imparator, öldürmekten, cinayetten hoşlanan bir paranoyak olan Domitian’dı. Üçüncü yüzyıla kadar yerine geçenler onun kadar şaşaalı olmasalar da, çok sayıda yıkıcı iç isyanlarla boğuştular. İmparator olmak için yerine geçmeye çalışanlar (bir yüzyılda 50’den fazlaydılar), iktidarlarını, “ilahi/tanrısal” sıfatlarını kullanarak yasallaştırmayı denediler.

Bu çağlarda Yahudi ve öteki dinlerdeki muhalifler yüzünden Hristiyanlara yapılan baskılar asla tesadüfi değillerdi.


Hristiyanlığı resmi din ilan eden ancak diğer dinleri yasaklamayıp, kendisini de "görünemeyen ve yenilemeyen, Savaş tanrısı Mars'ın kılıcı",tebasının dinlerindeki en büyük tanrılarının kendisi olduğunu, yeryüzünde tapınılacak en büyük tanrı olduğunu ilan eden Constantin de kendisini ilahlaştıranlardandır. Ölüm döşeğinde İzmit'te bilincini kaybedinceye kadar vaftiz edilmesine izin vermediği, bilincini yitirince rahiplerin ölmeden vaftiz ettikleri yazılır.
Alttaki sayfa resimleri 23 Mart 2024'de eklendi.


Tanrıdan vahiy alan Tanrı kralın  Hristiyanlığı yüceltmesi gerektiğinden ona yakıştırılan efsaneler şöyledir.
Hristiyanlığı resmi din ilan etmeden önce tanık olduğu mucizesi şöyle açıklanır;

Konstantin'in gökte gördüğü
iddia edilen
"Hoc vince=Bununla Fethet"
işareti
Konstantin, kendisinin tanrının en sadık duacısı olduğunu söyleyerek ona seslendiğini ve karşılaşacağı zorluklarda kendisine tanrının sağ elini uzatarak açıklamalarda bulunacağını ve ona büyük içtenlikle yalvarırken göklerden muhteşem bir işaretin ona güneşin ışığının üzerinde göründüğünü, gözleriyle cennette Haç’ın ışığının/nurunu (Hoc Vince) gördüğünü ve kendisine “-bununla feth et” denildiğini söylediği yazılır.

Bu görümle, kendisini hayretler içinde kalmış, bütün ordusu ona tanık olmuş, seferlerinde onu takip etmiş, mucizeye tanık olmuşlardır.

Ve bu olayın nedenlerini düşünmeye başladığında birden gece olmuş, sonra uyumuş ve rüyasında İsa kendisine, göklerde gördüğü aynı işaret ile görünmüş, onun benzerliğinde bir nesne yapmasını emretmiş ve düşmanlarının işlerinden ancak onu kullanmasını söylemiştir.”
Bu şekilde, İran dini temelli Roma Janus şeytan ibadeti dinini kaldırmak için Konstantin, üniformalarının, kalkanlarının, sancaklarının üzerlerine parlak HAÇ sembolü işlenmiş, Tanrı İsa imanıyla yürekleri dolu ordusuyla 28 Ekim 312’de Roma’ya saldırdı. Muhalifi olan Maksentius’un ordusunu Milvian köprüsü üzerinde katletmesinin ertesi günü kendisine açılan şehir kapısına doğru yürüdü.

Roma Senatosu Konstantin’i “Batının İmparatoru” ve sürekli kazandığı zaferleri nedeniyle de Roma’nın tek hâkimi imparatoru olarak ilan etti.

I.Konstantin (272-337) Başında HALE
ile Tanrı olduğu vurgulanıyor.
Ayasofya'yı Jüstinyen'e sunuyor.
Ayasofya Hristiyanlık öncesi
Yunan Mitra dinine bağlı bir tapınaktı.
532 DE Jüstinyen zamanında İsevilik
Tek Devlet dini ilan edilince bu günkü
halini aldı.
Yüzyıllarca Hristiyan katliamı, sürgünü yapan Roma imparatoru, kendisinden önce İran’a sefer açmaya kalkan Roma imparatorlarının, “İran, tanrının seçilmiş kavmidir, felaketleri üstümüze mi çekmek istiyorsun” suçlamasıyla öldürülmesini ve asırlardır İran’a karşı başarı sağlayamadıklarının verdiği ezikliği, Hristiyanlığı kullanarak İran dini etkisinden halkını kurtarıp, onları savaşa razı edebileceği gerçeğini görmüş olmasıyla böyle bir masalı uydurduğunu bütün din tarihçileri yazmaktadır.

Nasılsa, zaten tanrı veya yarı tanrı sıfatı taşıyan imparator Konstantin, İsa’nın gelinleri olan “12” havarisi/öğrencisi/peygamberinden öne geçmiş ve İsa/Allah ile doğrudan görüşmüş, Roma’yı da askeri darbe ile ele geçirerek, Roma Hristiyanlığının temelini atmıştır.

Bunun ikinci adımı da Hristiyanlığı yazan Nasıra’lı Ferisi Yahudilerini de diğer Yahudileri de “İsa/Allah’ı öldürtmekten mahkûm etmek” ve onların dinini benimserken devletten uzak tutmak, soykırımlarını sürdürme siyasetini de eksik etmemiştir.

İsa, Nasranilere göre insan doğmuş ve sonradan tanrı sıfatına ermiş bir yarı tanrıdır. Aslında Nasranilerin İsa’yı peygamber saydıkları, Roma Katolik baskısıyla bu yoruma zorlandıkları inancındayım. Çünkü, İsa’yı dişi şeytan Er Ruha’nın erkek şeklinde göründüğüne inanan Süryanileri Roma’nın soykırıma uğratmaları gerçeği önümüzde durmaktadır.

Constantin zaten, ölünce tanrılığa erişecek bir yarı tanrı, Roma dini dışındaki kavimlerin tanrılarının en büyüğü olan yaşayan tanrı iken, İsa’nın peygamber olması, tanrı kralın, kulluğa terfisi kesinlikle yakışık almayacak bir durumdu.
Roma Tanrısı Janus Teke Şeytanı
Böylece, İran ile ne zaman savaşa tutuşsalar, devleti zayıflatmak için sürekli isyan çıkartan Yahudiler ve Yahudi Hristiyanlar Roma’nın aşağılık, asi tebalarıydılar. Bu köle Yahudilerin çıkardığı bir dinin kabul edilmesi Roma için zaten yeterince aşağılayıcıydı ve Yahudi köle İsa (Urisa)’nın peygamberliğinin, Hristio’dan Christ/Krist adıyla peygamberlikten tanrılığa yolculuğu da bu gerekçeyle açıklanmış olmaktadır.

Mosaic of Justinianus I (482-565)- 
Basilica San Vitale (Ravenna)
Atilla'dan sonra iki Roma devletini 
birleştiren, askere uygun adam yetiştirmek
için "erkek eşcinselleri kurban yakma 
fırınlarında yakan, "7" göbek akraba 
evliliğini yasaklayan Jüstinyen 
Anayasasını "İsa'dan aldığı vahiylerle" 
yazdırdığı yazılı olan Tanrı kral 
İtalya Ravenna'daki Aziz Vitale bazilikasında
başında Hale ile Tanrı/Allah şeklinde bir
mozaiği yapılmıştır.

Sadece III. yüzyılda, Hint, İran ve Sabilerden ithal edilen ilahilik sembolü olan başları ve taçları üzerinde, “Işık/Nur Saçan Hale” ile imparatorların resmedilme gelenekleri başladı. Hale’nin bir diğer temsil şekli de başlara giyilen sarık (türban)tı. Haç da Zerdüşt İran Mitra dininden Grek ve Roma Mitra dinine geçmiş zaten mevcut olan bir semboldü. Bu yüzden Roma, Vatikan’ı inşa ettiğinde, taştan doğan Mitra kişiliğindeki iki yüzlü şeytanları Janus heykelini kaldırıp yerine İsa’nın değil, Roma’da Hristiyanlığı yayan havari Petrus(Taş/kaya)’un heykelini dikmesi de manidardır.

Ben, sadece verilere bakarak tanrı sıfatlarının eskiye uygun şekilde yeniden düzenlenerek sembolik değişiklik yapıldığı inancındayım. Hristiyanlığın, gerçek anlamda kabulü ve yaygınlaşması ancak, Hristiyanlık dışındaki tüm dinleri yasaklayan Jüstinyen(M.S.540’lar) döneminde gerçekleştiğine tanık oluyoruz.

Hristiyanlığın kabulü ile başlarının üstünde nur/ışık halesi ile resmedilme geleneği terk edildiyse de önemli kısımları kaldı. Altıncı yüzyılda imparatorların vergi toplama memurlarının, “comes sacrarum largitionum (Kutsal/Ulu Bağış’ın Hesapçısı)”  ifadesiyle belirlenmiş rütbelerinde bu izlere rastlamak mümkündür. Hristiyan imparatorlar artık tanrı olarak sayılmıyorlar, azizler gibi resimleri yapılmıyordu ama 540’larda Jüstinyen’in başında hale ile resmedilmesi hariç elbette.

Bu gelenek sadece Roma’da kalmamış, günümüze de intikal etmiştir. Müslüman ülkelerde de, peygamber Muhammet ölünce yerine seçilen HALİFE’ler, de yeryüzünde tanrının işlerini yapmak, dinini koruma görevleri nedeniyle şefaat umulan insanlar olarak görülmüşlerdir. 12.yy.da Mısır’da kurulan Dürzi Fatımi kralı El Hakim tartışmasız “Allah” olarak ilan edilmiştir.

İran Sünniliği olarak da bilinen Yezidilik aslında bir şeytan ibadetidir ve bir mezhebi de Dürziliktir. Osmanlı padişahlarının da adlarına baktığımızda “Bayezid” adı “Ba=Ruh/Cin,Tanrı ve Yezd/Ezd, Ezd adlı  tanrının birleşik adı olan “Yezid’in Ruhu” günümüzdeki Humeyni dinindeki haliyle “Ruhullah” adının karşılığıdır. Başka açıklaması da eski Hint, Moğol, Tatar, dillerinde BAY-TANRI; EZD=İran tanrısı Yezd’in adıdır. Birleştiğinde “Tanrı/Bay Ezd” adına ulaşırız. Bunlara Yıldırım Bayezit, II.Bayezit adlarını örnek verebilirim.

Osmanlı padişahlarına uzun yıllar mekan olmuş Topkapı Sarayı Bab-ı Selam (Selam kapısı) girişinin üzerinde “BESMELE” yazılıdır. Bu yüzden atla giriş yapan tüm yerli ve yabancı elçiler buradan atından inerek geçmek zorundaydılar ve sadece padişah bundan muaftı. Çünkü, o yeryüzünde Allah’ın, dininin temsilcisi ve koruyucusuydu. 
Neyse bu zor görevi 03 Mart 1924’de bir şekilde son buldu. Demek ki hiçbir kutsiyeti olmayan uydurma bir görevmiş. Yoksa Allah onu niye görevinden alsın ki?

Padişahların kutsanması bununla da bitmiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Bitlis Hanı Abdal Han’ın isyanı bastırmakla görevli Melek Ahmet paşanın ALLAH YERİNE PADİŞAHTAN YARDIM DİLEDİĞİNE TANIK OLUYORUZ. Okuyalım;

““-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!

Başımız AB-Dnin tayin ettiği son
Tanrı kral
Bu osmanlı’da da kalmamış günümüz siyasilerinden R.T.Erdoğan’a da Düzce milletvekili Fevai Aslan tarafından “Allah’ın sıfatlarının çoğuna haiz” denilmesi, yandaş yazar Bahri Şenkal'ın "liderimiz Allahtan büyüktür" ifadesiyle yücelerin yücesi yapması, diğerlerinin “-Erdoğan’ı gördüğümüzde Sallallahüvessellem” deriz gibi sayısız  “ilah tanrı”  geleneklerinin yaşatılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz.
Bunları sayısız şekilde çoğaltmak mümkündür.

Müslümanlarca “Allah’a Şirk koşmak” olarak tanımlanan bu davranışların hem İslami literatürde hem de evveli Hristiyan, Ortodoks Hristiyan ve Yahudi literatürlerinde ve mitolojide hala kullanılması aslında insanlığın hiç ilerlemediğinin de kanıtıdır.
Bu şartlarda Müslüman olan İranlıların ve diğer İslam toplumlarının Allah ve Cebrail’i, meleklerini “çekik gözlü tanrılar” olarak minyatürlerde tasvir etmeleri de tuhaf karşılanmamalıdır.
İslam’ın çıkışını “Hak geldi batıl zail oldu” diye avunanlar, peygamberin, sahabelerinin, ensarın adlarının başlarına R.A;SAV ve benzeri sıfatlar ekleyerek, bir takım mucizeleri atfederek putlaştırmaları aslında İslam’a göre kafirliğin ve müşrikliğin, bilerek-bilmeyerek temsilciliğini yapmaktadırlar. Çünkü, en eski İslam kaynaklarında bunların hiç biri yoktur.
İslam ile dahi, Nasranilerin, Roma’nın “yarı tanrı kral, peygamber” kültünden, mucizeleri olmayan, doğruyu adaleti tavsiye eden “İnsan peygamber kültüne” geçmeyi bu Arapların ve diğer ensest kavimlerin soy düşkünlükleri yüzünden insanlık başaramamıştır.
Bunun iki yolu vardır. 
Ya sosyal adaleti üstün tutan  İslam’ın başında çıkmış Mürcie anlayışının devamı sayılabilecek Sosyalist İslamcılara kulak vermek, bu tarz bir din yapmak veya dinleri tümden yeryüzünden kaldırmak insanlığın ilerlemesi için büyük fayda sağlayacaktır.
Bu olması gerekendir, ama olacak olan ise bunun tersidir ve 20.yy. da tüm kazanılmış demokratik hakların ve özgürlüklerin elden çıkarılıp, halkların cehalete ve köleliğe teslim edileceği “dinci siyasal rejimler” çağı sadece Türkiye’yi değil, Amerika başta Avrupa ülkelerini de tehdit etmektedir.
Binlerce yıllık, din savaşları ile yeryüzü insanlık ailesinin birbirlerini yok etmeleri son bulmalıdır, bulmazsa, gezegen yaşamının son bulacağı kesindir.
Tanrı Krallar açılış kısmında yaptığım yorumda olduğu gibi, “Köle Teba” olan Yahudilerin tanrısı Yahve/Adonay, Hicaz Araplarının tanrısı Hubel/Allah’da Konstantin zamanından beri var olan yasaya göre zaten Roma İmparatoru’ydu. 
Haliyle de M.Ö.539’dan sonra sona eren Babil Sürgünündeki kölelikten Krus’un azadıyla kurtulmuş Yahudilerin Tevrat’ını yeniden yazan rahip Ezra (Üzeyir peygamber)nın yazdığı Tevrat, 200 yıl sonra M.Ö.300’lerde Büyük İskender tarafından değiştirildi, bazı ibadetleri kaldırıldı. Yazan Tevrat Danyal kitabıdır. M.S. 50’lere kadar Grek Ptolome idaresinde yaşadılar, teke şeytanlara tapındılar, Tevrat ve bölgedeki tüm kavimlerin dinleri ona göre değişti. 
Sonra gene İran Sasaniler olarak geldi gene din değişti. 
M.Ö.40’larda Jül Sezar büyük Roma imparatorluğunu kurdu, Tevrat gene değişti

325’de Tanrı Kral Konstantin ile Hristiyanlığı kabul eden Roma da onu tekrar kendine göre değiştirdi.
Herakles (610-641); 721 yıllık
Roma-İran savaşlarına ebediyyen son vermiş 
Roma imparatoru. Tanrı kralların en 
şöhretlisi oldu ve İslam onun eseridir. 
İslam tanrısı Allah'ın Herakles olduğundan
eminim..

527-565 yılları arasında Roma İmparatoru olan bölünmüş iki Roma'yı birleştiren, Ayasofya'yı yeniden inşa ettirip, Hristiyanlığı tek din yapan ama Tanrı kral olarak, tanrıdan aldığı vahiylerle yazdırdığı başına yazılan Jüstinyen Anayasası (Latin: Novellæ constitutiones, Ancient Greek: Νεαραί διατάξεις), or Justinian's Novels) ile Tevrat ve İncil'e eşcinsellik, "7" göbek akraba evliliği yasakları ile köle azadının kolaylaştırılması için reşitlik yaşını "17" ye indirmesi olayları Tevrat'a, İncil'e ve kendisinden 100 yıl sonra çıkacak olan Kur'an'a geçmiştir.

Kur’an da, Hristiyanlığı çıkartan Nasıra’lı Ferisi Yahudileri olan, Nasrani Hristiyanların sürgün yeri Libya’dan gelerek askeri darbe ile imparator olan namaz kılan, Herakles’in koruması, şefaati, emirleri ile korunarak yazılmış ve yayılmıştır. Hatta Hz. Muhammet’in Herakles’e verdiği büyülü bir teşekkür mektubu, onların elinde bulundukça Hristiyanların kıyamete dek yeryüzünde egemen olmasını peygamber bu mektubunda Allah’tan istemiştir. Bu mektubu “İslam Roma Tezgahı mı” yazımda yayınlamıştım.

Alttaki alıntı ansiklopedik bilgiler, 24.Mart 2024'de yaptığım düzenlemeler olarak eklenmiştir.








Yeryüzünde 5,5 milyar insanı Hristiyan dünyasına köle eden dört kitaptan doğan üç din de Roma icadıdır, tartışma götürmeyecek kadar açıktır.

Anlaşılmadık bir konu kalmamıştır umarım.
Hepimiz bu gezegende yaşıyoruz, insanlığın geleceği hakkında takdir insanlarındır.

Alaeddin Yavuz

24 Ağustos 2017 Perşembe

YECÜC MECÜC VE TÜRKLERE YECÜC MECÜC İFTİRASI


YECÜC MECÜC
VE
TÜRKLERE YECÜC MECÜC İFTİRASI
Önce;

CİN ŞEYTAN YECÜC MECÜC

a-Cinler ve Şeytanlar

İnsan şekilli Lillit/ Cin/ Şeytan
Adem’in ilk karısı olduğuna 
da inanılır.
Binlerce yıllık insanlık tarihinde “din”  olarak bilinen ve günümüzde terk edilmiş veya taraftarı azaldığı için ya da çoğunluk tarafından Kabul görmediği için “mit” adı verilen dinlerden yeryüzünde en yaygın ve “tek tanrılı” olan dinlere kadar her türlü inançta “iyi-kötü” zıtlaşmasından doğan bir çatışma vardır.
Çatışan tarafların kendi türlerinden halkları ve orduları da vardır. Bu varlıkların hepsi bize göre çok üstün doğa üstü güçlere sahip, her kılığa giren her cisme geçebilen, tabiata, canlı cansız her nesneye hükmedebilen, yaratma gücüne sahip varlıklardır.
Biz insanların yaratılışlarında her ikisi de bir şekilde kimisinde hazır olarak bulunmaktadırlar. Bunlardan kötü olanı, biz insanlara zarar veren, kötü ahlaka, kötü olan her şeye yönelten ve tabiatı da ışıksız, karanlık, güneşsiz görmek isteyen, bizleri “köle ve yiyecek” olarak kullanan bazen de aklımızı kazanmamıza yardım edip bizi hayvanlıktan kurtaran “yasak meyveyi” yediren bir yılan olarak karşımıza çıkar.
İyi ile kötü arasında yeryüzünde toplum yapılarına göre farklılıklar vardır. “Köle emeğine” ihtiyaç duymayan Yörük/ Göçer/ Çoban toplumlarda iyi ve kötü ruhlar veya cinler vardırlar ve bunların kötüleri insanlara zarar verir, iyileri de insanları kötülerin zararlarından korur. Halkları arasında şaman veya rahip olarak Kabul ettikleri ve kendilerinden “üstün vasıfları” olduğuna inandıkları bu kişiler de bu çoban halkları kötü ruhlardan korumak için bir takım ayinler yapar ve bazılarında başarılı olur.

Ancak hiç bir göçer toplum dininde “tanrının insanı kendisine kul/ köle” olarak yarattığı geçmez.

Bunlar insanlardan insan ve hayvan kurbanları, tahıl ve yemek adaklar istemelerine rağmen insanlar bunların baskılarından kurtulmak için yol bulmakta serbesttirler ve bu konuda şamanların olağan üstü efsaneleri vardır.
Özünde “çoban” kavim olan biz Türkler de biraz sopayla biraz da şartların zoruyla bu yerleşik kavimlerin köleci dinlerine yaklaşık 4.000 yıldır bir şekilde girmişsek de “köleciliği” halen benimseyememiş bir toplumuz.
Bu iki toplumun inançlarını kısaca özetlediğimizde, yeryüzünde başlangıçta “kölecilik” kavramı olmadığı, zamanla yerleşik yaşamı seçen toplumların göçerleri veya komşularını köleleştirerek “köle emeğiyle zenginliğe kavuşma” hırsları yüzünden ayrılık çıktığı herkesçe kabul edilebilecek bir gerçektir.
Sonunda yerleşik toplumlar güçlü çıkmışlar ve yeryüzünün idaresini ellerine almışlar bu sapık, adaletsiz tanrı kavramlarıyla zenginleşmişlerdir. İşte onların “köleci tanrılarının “ yapılarına göre bu “iyi-kötü” kavgasını buradan itibaren işlemeye başlayalım.

Kötü veya iyi olan ve çatışan bu iki göksel varlığın tek hedefi aslında bizlerizdir. Çünkü her ikisi de bizi köle olarak görmektedir. Bizi yaratma nedenleri onlara “kulluk/ kölelik” etmemiz içindir. İslam peygamberi Muhammed’in babasının adı bile “Abdullah” tır. “Abd” “kul, köle” , “Al/El” belirteçtir ve adın başına konur ve bazen “-onun” anlamını verir, “lah” da Kabe’nin en büyük şeytanı/ Cin’i öteki bilinen adıyla Hubel’dir ve Abdullah- Abd-el-lah ta, “El Lah’ın kölesi” Türkçe haliyle Allah’ın kölesi demektir.

Yerleşik toplum dinlerine göre, bu göksel yaratıcı veya kolonici varlıklar bu dünyaya gelmişler ve uzun yıllar kendi halklarını çalıştırmışlardır. Sümer’de İgigi veya Anunnaki İsyanı diye bilinen olay sonrasında kendi işçileri çalışma şartlarına isyan etmişlerdir. Onların sırtlarındaki yükleri hafifletmek ve hatta tümüyle yüklenmek için de bizleri kendilerine köle/ kul olarak yaratmışlardır.

İlk din olarak da Kabul edilen Sümer’in Enuma Eliş Yaratılış destanında şu ifade sadece “cin” farkıyla aynıdır;
“Enuma Eliş Destanında” insanın yaratılış amacı şöyle anlatılır;
-“Biz insanları tanrılara hizmet etsinler diye yarattık!”

Kuran Zariyat Suresi 56.ayet;
“-Biz, insanları ve cinleri bize kulluk etsinler diye yarattık!”
Birisi ilk dinse İslam da son dindir ve iki ayet arasındaki farktan “köle cinlerin” insandan sonra yaratılmış olduğunun açıklanmasından başka fark yoktur.

Nefil- cupidler- İnsanlarla evlenenler.
 İlk insanlar da onlar gibi devlerdi


Ancak, tanrılar ve melekler de cinlerden üstün yaratılıştadırlar. Sümer mitinde şeytan olan tanrı Ea, Enki, baş tanrının oğludur ve insanı Adapa/ Adamo’yu yaratan da odur.
Gene Sümer metinlerinde yeraltında suların tatlı-acı şeklinde ayrılmasından, nehirlerin, derelerin akışından volkanların hareketine, Kur adını verdikleri cehenneme/yeraltı dünyasına gidenlere veya kaçırılanlara kölelik ettiren ve orayı koruyan dev ve cüce cinler de vardır.
Tek tanrılı dinlerin Şeytan’ı veya İblis’i işte bu rütbesi yüksek “tanrı şeytanlardandır”. Öteki cinler ise halkı veya bizim gibi köleleridir.
Zamanla özellikle yerleşik kavimlerden olup da “o toplumun kurallarına karşı geldiklerinden veya savaşta yenildiklerinden yada başak bir şekilde toplumdan atılanlar çöllere, ormanlara, buzullara doğru sürülmüşlerdir. İşte bu terk edilmişlikleri yüzünden eski tanrılarının da kendilerine yardım etmeyeceği korkusuyla bulundukları yerlerde var olduğuna inandırıldıkları bu varlıklara “iyi- kötü” demeden sarılmış, tapınmışlardır. Bu sığınmada “güvenlik” duygusu önde görünse de işin aslı geri dönüp kovulduğu toprağı ele geçirmek, öcünü almak için kendisine güç verecek kendinden üstün bir varlığa sığınma duygusu bu inanç sapkınlığının temelidir.
Jainism/ Caynacılık/ Cincilik adlı Hint dininde her şeyi yaratan tek bir yaratıcı ve onun karşıtı olan kötü/şeytan kavramı yoktur. Bu din göklerde tabiatın yarattığı üstün varlıklar olduğunu kabul eder ve bunların hepsine “Fatih” anlamına gelen “Jin/Cin” adını verir. Bu dine göre bu varlıklar evrenin fatihleri ünlü gök savaşçılarıdırlar.

Aynı tanımı Tevrat Yaratılış Yar.6: 4 “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.” Demektedir.
Bu göksel varlıklara “CİN” adı dışında, kullanılan “kahramanlık/ fatih” sıfatı değişmemektedir.
Çevirmenin Notu 6:4 "Nefiller": İbranici sözcük "Düşmüş kişiler" anlamına gelir. Septuaginta bunu "Devler" diye çevirir. Aynı sözcük Say.13:32-33 ayetlerinde de geçer
Tevrat’ın Cin dinindeki bu tanımı doğruladığını görmek şaşırtıcı gelmesin.

b-İslam’a Göre Cin ve Şeytanların Özellikleri;

Müslüman topluma yazdığımıza göre Kur’an ve Hadislerde tanımlanan ortak tanımlamalarına bakarak “dinlere göre var olduklarına inanılan” bu ruhani varlıkların tespit edilen ortak özellikleri aşağıdaki gibidir;

Cinlerin Özellikleri;


Grek İşgali döneminde Mısır'da çıkmış olan
Serafim Dininin Cin'i/Şeytanı Serap!


1.  Ateşten yaratılmışlardır.


2.  Duyu organlarıyla algılanamayan ruhâni varlıklardır.

3.  Çeşitli şekillere girebilirler

4.  Cinlerde insanlar gibi  ilahi emirlere itaat etmekle mükelleftirler.

5.  Hz. Peygamberin peygamberliği cinleri de kapsamaktadır. Bunun için Rasülüllah (s.a.v.) İslamı cinlere de anlatmıştır.

6.  Cinlerin bazıları müslüman olsa da ekserisi kafirdir. Mü’min olanları cennete, kafir olanları da cehenneme girecektir.

7.  Cinler gaybi bilmezler. Ancak uzun süre yaşadıkları için   insanların  bilemedikleri bazı bilgileri bilme imkanları vardır. Bu durum onların insanlardan daha üstün olduklarını ifade etmez.

8.  Hadislere göre Cinler tıpkı insanlar gibi yerler içerler, evlenirler ve çoğalırlar, erkeklik ve dişilikleri vardır, doğar büyür ve ölürler. Cinlerin ömrü insanlara göre çok uzundur.

9.  Cahiliye döneminde Sabiiler, Süryaniler, Eski Yunan ve Romalılar cinleri ilah derecesine çıkarmış ve dev, peri, şeytan adlarıyla anılan bu varlıklara tapınmışlardır.

10. Bunlarla sihir ve tılsım yapmışlardır.

11. Cinler bazı durumlarda insanlara zarar verseler de (bazan çok basit varlıklar da insana zarar verebilmektedir)  müslüman kimsenin bunlardan korkmaması ve bunların şerlerinden Allah’a sığınması gerekir. İnsanın bunlardan çok üstün olduğuna gönülden inanması lazımdır.

12. Bunların tuzağına düşmemek veya düşen kimsenin  kurtulması için  Hz. Peygamber Ayet’el- Kürsi ve Nas-Felak surelerinin okunmasını tavsiye etmiştir.


Şeytanların Özellikleri;
 Şeytan temsili resmi


1.  Cinler gibi bunlar da ateşten yaratılmış ruhani varlıklardır.


2.  Kur’an-ı Kerim’de şeytandan iblis diye bahsedilir.

3.  Bunlar gözle görülmeyen fakat varlığı kesin olan kibirli ve âsi bir varlıktır.

4.  Hz. Adem’e secde etmeyip isyanı nedeniyle Allah’ın rahmetinden kovulmuştur.

5.  Araf suresinde ifade edildiği gibi Cenab-ı Hakk onun cezasını ertelemiş ve kıyamete kadar insanları saptırmak için ona imkan tanımıştır.
6.  Şeytan ilk iş olarak Hz. Adem ile eşi Hz. Havva’yı yanıltarak cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur.


7.  Allah yolundan ayrılan, sapıklık ve azgınlık yapan insanlar şeytanın esiri olmaya ve şeytanın kendilerini çepeçevre sarmalarına vesile olurlar.
8.  Kur’an-ı Kerim’ de Allah’a hakkıyla inanan  ve O’na  ibadet eden kimseye şeytanın hiç etkisi olmayacağı bildirilmektedir.

Elmalılı H.Yazır Nas Suresi tefsirinden;

Bahru'l- Muhit'de Ebu Hayyan der ki: "el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin arzularıdır." "el-Hannâs, "İzi üzere geri dönen, zaman zaman gizlenendir." Ve bu vasıf, şeytanda yerleşmiştir. Kul Allah Teâlâ'yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da imân ile ve meleğin ilham iyle, hayâ ile siner, çekinir. Şu halde bu iki mânâ "vesvas"ta mevcuttur, da "Şeytanlardan ve insanların nefislerinden" demek olur.”
Yani o vesvese veren vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cinnîler soyundan, biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insanlar soyundandır. Bu mânâ En'âm Sûresi'nde geçtiği üzere "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak içi n birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar."

Nitekim şu Farsça beyit de bu mânâda söylenmiştir:
"Evvel ü âhir-i Kur'ân niye bâ, sîn geldi?
Yani rehber iki âlemde bize Kur'ân bes."
Bunu, bizde bilinen "Allah bes, bâki heves" (Allah yeterlidir, geri kalan hevesdir.)

c-Yahudi melezi Hicaz Araplarında “Cinlere Tapınmanın “ Başlangıcı;
Şekil 142- Umman'da Meclis El Cin/ Cinler Meclisi Mağarası
Cin Suresi 72:6. Burada cinlerin öyle yalan ve saçmalıklara cesaret edebilmelerinin nedeni ve insanlar üzerinde otorite kurabilmelerinin sebebi anlatılmış oluyor ki şudur: “İnsanlardan bazı kişiler cinlerden bazı kişilere sığınıyorlardı. Böyle sığınma dualarına tılsım ve efsûn adı verilir.”
Bazıları şöyle der: "Bir adam ıssız bir vadide yatmak veya konup geçmek istediği ve başına bir tehlike gelmesinden korktuğu zaman yüksek sesle, "Ey bu vadinin azizi!* Ben senin itaatinde bulunan beyinsizlerden sana sığınıyorum." der ve böylece o vadideki cinnin kendisini koruyacağına inanırdı.
Kuşkusuz bu inançtaki kişiler başı sıkıldıkça veya herhangi bir amaca ermek istedikçe, işi, önce cinne sığınmak olur.
Ebu Hayyan'ın zikrettiği gibi Mukatil şöyle demiştir: Araplar'da cinne sığınmak Yemen'de bir kavimden başladı, sonra Beni Hanife'ye geçti, sonra Araplar'da yaygın hale geldi.
*Aziz kelimesinin cinler için kullanıldığına dikkat edelim. Elmalılı hoca da bir (!) ile bunu yapmış.
Cin Suresi 19-19. "Allah'ın kulu (Abdullah) kalkıp ona yalvarınca" Burada lâfzı, Nâfi ve Asım'dan Ebubekir kırâetlerinde şeklinde; Hafs'ta ve diğer kırâetlerin hepsinde şeklinde okunur. Şeklinde okunması, başındaki vav ile cinnin sözlerine bağlanmasından deniliyor. Bu surette fiilindeki "onlar" mânâsına gelen zamir cinlerin yerini tutmaz. Lakin buradan bir tek âyet arada cinlerin sözlerine bağlanınca yukarıdaki hoşluk ve incelik görünmez. Onun için şeklinde okuyuşta baştaki vav atıf (bağlaç) olmayıp Allah tarafından yeni bir cümle başlangıcı olması daha uygundur, şeklinde okunması ise, "bana vahyedildi" diye başlayan cümlelere bağlanmasındandır. Bu şekillerde fiilindeki "onlar" mânâsına gelen zamir "cinlerin" veya "cinlerin ve insanların" yerini tutar.

"Abdullah," Allah'ın kulu. Bu, vahiy kendisine indirilmiş olan Hz. Peygamberin kendisidir. Allah'a kulluğunu yerine getirmede kendine özgü niteliği ile beraber alçak gönüllülüğünü de göstermek için bu ünvan ile nitelenmiştir. Yani, bana şu da vahyedildi ki: "O Allah'ın kulu, Muhammed, kalkmış ona dua ederken" ibadet ederken o kulun üzerine keçeleneceklerdi, yani o dinleyen cinler aceleciliklerinden çoğalıp kalabalıklaşarak etrafına öyle toplandılar ki, az daha keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi. Zira hiç görmedikleri bir ibadet görüyor ve işitmedikleri bir dua dinliyorlardı.

(Elmalılı burada abartmış. Muhammed’in Sabi olduğu bilinen bir halidir. Sabilerin yedi gezegen için yedi vakit namazlarını Muhammed gece namazları ile kendisi sürdürmüştür ve beş vakit namazdan akşam namazına üç rekât ve yatsı namazına da üç rekat vitir namazı ekleyerek yedi vakit ibadeti beşe bağlamış görünmektedir. Kureyşliler de sabah gün ışığını öpmek, selamlamak ve akşam batışını selamlamak için günde iki vakit namaz zaten kılıyorlardı. Kureyşliler Muhammed’İn namaz kılmasına değil onlarca çok günah olan öğle ve ikindi namazları kılmasına deli oluyorlardı.
Yukarıdaki bilgilerden sonra biz önce Tevrat’tan türeme dinlerin sonuncusu olan İslam’ın “İblis’i ile başlayalım;

d-İblis
İblis, Kur’an’da şeytanın adıdır.Grek dilinde “diabolos”  şeytan demektir ve Arap dilindeki “Balasa- Umutsuzluğa düştü” kelimesinden türemiştir, ve “Tanrının merhametinden yoksun kaldı” anlamında yorumlanabileceği gibi “El Şairan, Şatan” yani “Tanrının/Allah’ın düşmanı” olarak da yorumlamak mümkündür. Kelimenin bu son anlamı Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında ortak olan bir yorumdur.
Allah bütün meleklere yarattığı insanın /Adem’in önünde secde etmeyi emrettiği zaman sadece İblis “kendisinin ateşten ve Adem’in  ise topraktan yaratıldığını öne sürerek” büyüklenmiş, secde etmeyi ret etmiştir. Bu yüzden de cennetten kovulmuştur. Arapça “vesvese eden-fısıldayandır ve bu yolla insanları tanrının yolundan saptırmayı halen sürdüren bir melektir. Haliyle de yerinin cehennem olduğuna inanılmaktadır. Her iki dinde de paylaşılan bir inanış da evrensel bir varlık olan “kötü” kavramının şahsi kişiliğiyle insanın casusu olan Şeytan’dır (Devil/ Demon).
Şeytan ve El Şairan her ikisi de şahsi olarak bireyi yoldan çıkmaya teşvik eden yapıdadırlar ve Şairan da Caan/Cinlerin başı olarak da düşünülmektedir. Bu durumda tanrıya karşı olan iki varlıktan şeytan insanı iyiye karşı getiren ve şairan da kötüye doğru teşvik edendir.

e-Seraphim (Serafim/Sarap/
Serap "Yanan" demektir.Tevrat Sayılar

(21:6-8)

,Çıkış-(8:15), İşaya Kitabında dört kez (6:26,14:29,30:6) da geçer. Çıkış bölümünde yılanlar- Seraphim/Serafim adıyla "yanan" zehrin yakması anlamında geçer.
İşaya 14:29'da "nahaş" yılanlar adıyla ve engerek yılanı anlamında kullanır.Kudüs'teki tapınakta İşaya onu tanrıya eşlik eden kanatlı serafim adıyla göksel varlık olarak tarif eder."Tanrıyı tapınakta yükseltilmiş tahtında otururken ve üstünde altı kanatlı , iki yüzü de ayaklarına kadar örtülü, Serafim dururken gördüm" demektedir.

M.S. II.yy.da Book of Enoch (Enoş'un Kitabı"nda " tanrının tahtının yanında duran göksel drakones (yılanlar) olarak Cherubim (Çerubim) ler ile ilişkilendirilmiş olarak anlatılır. Vahiyler bölümünde de Ejderha Şekilli Melekler" olarak geçmektedir.

Thrones-Tronlar-Tahtçılar

(Lat-Thronus-çoğ-Throni);

İncil (Yeni Ahit) Tarsus'lu Paul'un Kolosyalılar  bölümünde 1:16'da tanrının tahtı ile ilişkilendirilerek geçer.

Tanrının otoritesinin ve adaletinin sembolleri olan göksel meleklerdir.

İncil tanrısı İsa'nın hizmetçileridirler. Matthew Bunsın'a göre Yahudilikte "abalim, arelim, erelim adlarıyla bilinirler. İbrani sözü "Erelim" "tahtçılar" anlamında değil kahramanlar, savaşçılar" anlamındadır.

"İşaya 33:7'de Yahudi folkloründe tahtı çevreleyen ilmi ile değildir şeklinde tarif edilmiştir.

Bence bu tam Türkçe'dir ve "yüksekte olana ulaşmak" anlamında bir kelime olan "ermek" kök kelimesinden türetilmiştir. Sayıları birden fazla olduğundan bu melekler "erelim" yüksekte olana erişelim" anlamında adlandırılmışlardır. Yüksekte olan nedir? Elbette tanrının tahtı ve cennet yüksektedir.

e- Ofalimler-
Bu meleklerin öteki adları olan "Ophalim- Ofalim” de "Tekerlekler
" anlamına geldiğinden bunlar uçan gök araçlarını kullanan ve çok yükseklere eren meleklerdir. Tevrat Danyal 7:9'da "Thrones- Tahtçılar" olarak geçerler. Hıristiyan hiyerarşisinde yüksek özgürlüğe sahip göksel varlıklardır.

Bu yüzden onlar "Tanrının tahtını taşıyan melekler" denir.
Hezekyel bölümünde "Gözlerin içinde örtülü büyük tekerlekler olduğu söylenir" (Hez:1;18)Üçüncü sıradaki Tahtçı melekler (gökyüzü birinci katmanda) büyük kuvvet ve hareket sahibidirler. Çok büyük kuvvete sahip olup büyük enerji yaymaktadırlar
.
Francesco Maria Guazzo ile Michael Psellus'un "şeytanlar" üzerine birlikte yaptıkları bir çalışma "Compendium Maleficarum" adıyla 1608'de yayınlandı.
Bu kitapta şeytanlar özetle şöyle sınıflandırılmışlardır;

İşte Göklerde yaşayan Şeytan !

Mihail ile Şeytan

Havada yaşayan üstün şeytanlar-
Asla insanlarla bağ kurmazlar.


Havada yaşayan ast derecede bulunan şeytanlar-fırtınalardan sorumludurlar


Mağarlarda, ormanlarda ve tarlalarda oturan şeytanlar- Yeryüzünün- toprağın şeytanlarıdır.


Su hayvanlarını yok eden dişi şeytanlar sularda yaşayan şeytanlardır.

Toprağın yeraltındaki parçasında oturan şeytanlar, gizli hazineleri saklayan şeytanlardır.
Karanlık ve kötü şeytanlar gecelerin şeytanlarıdır. Bunlar gün ışığından uzak dururlar.
1801'de francis barret "the magus" (zerdüşt rahibi-astronom),peter binsfield de 1589'da "seven deadly sins" yedi ölümcül günah) adlı kitabında şeytanlari özelliklerine göre siniflandirmişlardir.

İkisini birleştirerek şöyle yazdim
Lucifer-gurur
Memun-hırslı-aç gözlü-baştan çıkarır ve kapana kıstırır.
Asmodeus-şehvetli-alçak ve intikamcı
Leviathan-kıskanç
Beelzebub-hevesli doymaz, obur, aç gözlü- purperesliğe yöneltir
Satan/şeytan/amon-kizgin,öfkeli,hiddetli, gazapli- sihirbaz ve büyücü
Belphegor(belfegur)-tembel, uyuşuk-
Pythius-yalanci ve yalnci ruhlar
Belial-kötü olan her şeyin yaraticisi
Merihem- salgin hastalik ve salgin hastaliğa sebep olan ruhlar
Abaddon-savaş çikaran ve tahribatçı
Astaroth-sorgucu ve suçlayıcı

16.yy.da her şeytanin bir ayi etkilediği inanci yaygin olduğundan, yildiz falciliğinda da aylara adlari verilmiştir.


Belial-Ocak
Leviathan-
Şubat
Şeytan-
Mart
Belfegur-Nisan
Lusifer-Mayis
Beris-Haziran
Beelzebub-Temmuz
Astaros-Ağustos
Tahmmuz-Eylül
Baal-Ekim
Asmoday-Kasım
Moloç-Aralık

Kaynak-bunson, matthew.
Angels a to z. New york:crown trade paperbacks, 1996.
 louis ginzberg: legends of the jews 5:23, n. 64; 5:417, n. 117[1]

f-Tevrat ve Kur’an’da Cin/İblis/Şeytan;
Şekil 145-Yahudilerin Yahweh'i yani Allah'ı. Yılan kuyruğuyla bir Leviliyi boğmuş kanını içecek, kalbini ve beynini yiyecek

Peygamber Muhammed'İn halkı olan Hicaz Araplarına yüzünü göstermeyen Tahweh/ El Lah, Allah,
Yahudilere bin yıl koruyuculuk eder. Onlarda onu böyle "insan yiyen şeytan, vampir gibi resmetmişler

İslam’ın doğuşunda, Hicret yıllarında Medine’li (Yesrib) Yahudi ve Hıristiyanlar başlangıçta Muhammed ve Müslümanlara saygılı davranmışlarsa da hareketin gelişmesi üzerine onunla, “Muhammed, Tevrat ve İncil okumuş onları anlatıyor” diyerek alaya almışlardır. Bundan başka Bedir ve Uhud savaşlarında da Kureyşlilere istihbarat sağladıkları tespit edilince Muhammed onları cezalandırmış ve şöyle bir hadiste bulunmuştur. “Tevrat ve İncil okumasanız da olur” İşte bu hadisten sonra Müslümanlar Kur’an’ın emri olmasına rağmen bu kitapları okumamışlardır. Aslında Kur’an’ın geliş amacı önceki kitaplardaki bozulmuş ve değiştirilmiş bölümleri düzeltmek ve değişmemiş olanlarını doğrulamaktır (A.İmran-3:2). Bu durumu “Bakara 2:106” gayet kesin açıklamaktadır. Diğerleri de Tevrat ve İncil okunmadıkça Müslümanların “hiçbir şey olamayacaklarını” söylemektedir. Bakara 2:136. Ayet Tevrat ve İncil’de geçen peygamberlere ve onlara verilen emirlere Müslümanların iman ettiklerini ve peygamberler arasında ayırım yapmadıklarını anlatır. Bunlar da “Müslüman dört kitabı okumalıdır” anlamına gelir (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an). ;

Bakara-2:106-Biz bir yenisini,ya da benzerini getirmedikçe  veya unutturmadıkça, bir ayeti yürürlükten kaldırmayız.Allah’ın her şeye gücü yeter."
Bakara 2:136-Ve deyin ki: "Biz Allah'a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa'ya, İsa'ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O'nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O'nun için boyun eğen Müslümanlarız.
Maide Suresi 5:68/2 – “De ki; Ey kitap verilenler, siz Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey değilsiniz." Diyerek emrinin geçerliliğini bu gün de sürdürmektedir.
Ali İmran Suresi 3:2/2;
3:2/2 “Allah O Allah’tır ki kendisinden başka hiçbir Tanrı yoktur. Diridir. Allah her an yarattıklarını gözetip durandır. Ya Muhammed, O sana kitabı öncekileri onaylayıcı  olarak indirdi. Bundan önce insanlara kurtuluş yolunu öğretmek için Tevrat ve İncil’i indirmişti.”

Yukarıdaki ayetlerin ışığında Allah’ın “yaşayan ve diri tanrı” olduğunu (A.İ.3:2) ve işinin gücünün bizleri “gözetlemek” olduğunu öğrendik. Şimdi şu “şeytan/cin” denen varlıkların tanrı ve bizimle bağlarının neler olduklarını anlamaya çalışalım;

Önce bu şeytan ve cinlerin nasıl varlıklar olduğunu Kur’an bize açıklasın;
Kehf 18:50-51;
50. “Hani, biz meleklere "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim beri yanımdan, onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”
A’raf Suresi 7:11-12;
7:11-“And olsun ki sizi yarattık, şekil verdik sonra da Meleklere “Âdem’e secde edin diye emrettik.” İblisten başka hepsi secde ettiler.”
Cennetten Kovuluş;
7:13-“Ve Allah buyurdu; ”Cennetten meleklerin içinden in öyleyse. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.”

Adem ve Havva Şeytan'In elinden
Yasak meyvayı/ Ayvayı yerken

Bu konu Tevrat Yaratılış 3. Bölümde de vardır;
Yar.3: 14 Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, "Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın" dedi, "Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin."

Kehf 18:50. Ayete göre İblis, tanrının “beri yanındandır” yani onun soyundan veya soyuna yakındır. Bu tespit tanrı ve cinlerin soylara, nesillere sahip olduklarına değinmektedir. Şeytan/İblis’in cinlerden olduğunu anlatmaktadır. Cinler ve şeytanlar meleklerdir. Buna geleceğiz.
Tanrı onlarla kendi arasındaki ilişkiyi aşağıda açıklar;
18:51.” Ben onları ne göklerle yerin yaratılmasına, hatta ne kendilerinin yaratılmasına tanık tuttum. Ben, sapıp gitmişleri yardımcı edinecek değilim.”
Bu ayetle, cinleri/şeytanları da yarattığını ve onları “yaratırken, yaratılışlarını onlara göstermediğini” açıklamaktadır. Ayrıca “yardımcıya”  ihtiyaç duyduğunu ama “yoldan çıkmışlardan” yardımcı” edinmediğini de son ifadeden anlıyoruz.

Aşağıdaki ayet ile yalnız olmadığını ve “yardımcıları” olduğunu “biz” ifadesinde görüyoruz . Şeytan/cinlerin bize “tanrı gibi görünecek” üstün yaratılışta olduklarını, tanrının yaratılışına yakın sıfatlara sahip olduklarını” da  öğreniyoruz;

Enbiya 21;29
21;29. “İçlerinden her kim, "Ben O'nun berisinden/alt mertebesinden bir ilahım!" derse böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri iste böyle cezalandırırız biz.”
“Onun berisinden, alt mertebesinden” ifadesi, şeytan ve cinlerin yaratılışlarının tanrıya yakın olduğunu ve “ben tanrıya yakın veya aynı hatta daha üstün yaratılıştayım ve tanrıyım” diyerek “tanrılık” iddiasında bulunabileceklerini ve de cezalandırılacaklarını anlatmaktadır.
Ancak “her varlığa geçebildikleri için belli şekilleri de yoktur, görelim. Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın Kuran/Şaffat Suresi tefsirinden;

Saffat Suresi 37/64-66- “O cehennemin kökünde, dibinde çıkar da dalları tabakalarına dağılır. Tomurcuğu, meyvesinin doğum noktaları, sanki şeytanların başları gibidir”. Buna üç mânâ verilmiştir:
1- Son derece çirkinlikten kinaye olmak üzere hayalî bir benzetme.
2- Şeytanlar, çirkin suratlı korkunç yılanlar demektir.

3- " Ruûsü'ş-Şeyâtîn" (Şeytanların başları), çirkin manzaralı (görünüşlü), bilinen bir otun meyvesiymiş ki Yemen'de Esten denilirmiş.
Biz de dördüncü bir mânâ anlamak istiyoruz ki, zalimleri en çok aldatan, meftun eden nokta, onun çiçek açıp meyvesini verecek olan noktalarıdır. Gelir kaynakları gibi görünen o noktalar öyle iğfal edicidir ki, sanki şeytanların başları yahut reisleri gibi.”
Şeytan’ın “Yılan” oluşu Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmasının anlatıldığı Tevrat Yaratılış 3.Bölümde açıktır;

Yar.3: 1 RAB Tanrı'nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, "Tanrı gerçekten, 'Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin' dedi mi?" diye sordu.”
Yukarıdaki ayet tefsirlerde cinlerin “yılan/kertenkele” temelli vücut yapıları olduğunu gördük. Bu bize İbranilik, İsevilik ve İslam’ın temeli Pers dini olan Zerdüştlük’te tanrı /iyi cin Ahura Mazda ya da Hürmüz’ün görünüşünün “kapkara bir kertenkeleydi” ifadesiyle açıklanmasını hatırlatmaktadır.
Başka bir örnek Rahman Suresi 55:76. Ayetin tefsirinden; “Ve güzel abkarîler ve döşekler üzerine (dayanırlar)”. Abkarî, esasen abkare mensup demektir. Ebu's-Suud ve diğer müfessirlerin beyanına göre abkar, Arapların itikadına göre Çin beldelerinden birinin ismidir ki, onlar acayip gördükleri her şeyi abkara nisbetle tavsif ederek abkarî derler.

Mu'cemu'l-Büldân'da şu izah vardır: "Abkar”, dolu yani buluttan inen donmuş sudur. Ayrıca abkara, cinlerin sakin olduğu bir yer anlamı da verilmiştir. Mesela "sanki abkar cinni gibi" denilir.
Rahman “55:76” da cinleri çok iyi dokumacı olduklarını ve cennette onların dokudukları kumaşlar üzerinde uzanılacağını da öğrenmiş olduk. Yani bunlar yiyip, içen, konutta oturan, lüks yaşam süren varlıklardır.
 Enbiya Suresi 21:81-82-Süleyman ve Şeytan
21:81. Ve Süleyman'a kasırgayı boyun eğdirdik. İçini bereketlerle doldurduğumuz toprağa doğru onun emriyle akıp giderdi. Her şeyi bilenleriz biz!
21:82. Kendisi için dalgıçlık eden, daha başka iş te yapan bazı şeytanları da onun emrine verdik. Biz onları koruyup gözetiyorduk.

Enbiya 21:81-82’de “dalgıçlık” ve başka işler de yapan şeytanlar ve cinlerin Sülayman’ın emrinde çalıştırıldıklarını görüyoruz. Bu melekler “sopaya gelebilen” özelliklere de sahipler. Devam edelim;
Tanrı öyle bir patrondur ki, yaratıklarının aralarında “işbirliği” yapmalarına asla izin vermez. Sorunu anında çözer. Şeytan Âdem ile Havva’nın yasak meyveyi yemelerini sağlayıp “akıllanmalarını” sağlayınca, tanrı “Âdem ile şeytanın soyunu birbirine düşman” eder;
Yar.3: 15 “ Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın."

Tanrının melekleri de bu cin/şeytan soyundandırlar. Onun lanetledikleri yukarıda geçtiği gibi sadece “yoldan çıkmış” olanlardır. Üstelik bu cin/şeytan/melekler  “tecavüz edilebilir” varlıklardır.Lut kavminin Allah’ın meleklerine “tecavüz” etmeye kalktıklarını bakın Kur’an ayeti nasıl açıklıyor;
Kamer Suresi 54:37;
54:37- “Ve Lut’un konukları olan meleklere tecavüz etmeye kalkıştılar. Biz de onların gözlerini silme kör ederek “Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımı tadın dedik”.

Mesela dedik:))

Grek kültündeki gibi bunlar belki de “Hermafrodit’tirler”. Böyle olunca yani hem erkek hem de dişilik organlarıyla “tam takım” olunca Lut kavmi eşcinsel olduğu için bunlara bayılmışlardır.
Kuran Necm Suresi meleklere yani, Hicaz- Mekke/Medine/Taif bölgesi Araplarının “Allah’ın Kızları” adıyla tapındıkları üç putun “melek” olduğunu ve onlara “erkek/dişi” denilemeyeceğini söylüyor. Bunu söyleyen Kur’an’dır, peygamberdir;

Necm Suresi 53:19,20,21,22,23.;
53:19. “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza'yı?
53:20. Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı?
53:21. Size erkek O'na dişi öyle mi?
53:22. Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim”.
53:23. Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığı (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.”

Özellikle Mekke’lilerin tapınmayı en çok tercih ettiği put olan Uzza’yı da, insanlar ona tapmayı bırakıp Allah’a tapsın diye peygamberin emriyle Halid Bin Velid, Nahle Ovasındaki Semüre ağacını kestikten sonra vampir dişlerini ortaya çıkararak üstüne gelirken öldürür. Elmalı’lı H.Y. Kuran Nur Suresi Tefsirinde bu olay genişçe anlatılmaktadır.
Şimdi, Tevrat ayetlerinde Allah/Yahweh’in ve meleklerinin yani cin ve şeytanlarının özelliklerine bakalım. Aslında “aklı olanlar için”  bu kadarı fazla bile ama, din tüccarlarının “inkâr ve yalanlamaları” sınırsız olacağından örnekleri daha çok uzatacağım;
Âdem yaratıldığında bu günkü bizlerin boyutunda olmadığı dini kaynaklarda tartışılmaz bir gerçektir. Okuyalım;

 Tevrat 5. Ve 6. Bölüm Yaratılış;
Yar.5: 5 “Adem toplam 930 yıl yaşadıktan sonra öldü.”
Yar.6: 1 “Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.”
Yar.6: 2 ”İlahi varlıklar(Nefilimler)insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.”
Yar.6: 4 “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi”.
Açıklama "Nefiller": İbranice sözcük "Düşmüş kişiler" anlamına gelir. Septuaginta bunu "Devler" diye çevirir. Aynı sözcük Say.13:32-33 ayetlerinde de geçer.

Bu ayette Nefil veya Anak adıyla anılan bu “düşmüş kişilerin”  kişilikleri “eski çağ kahramanları ünlü kişilerdi” ifadesiyle tanımlanması Hint Cin dininde “Cin” adının karşılığının “Fatih” olduğunu hatırlatmaktadır. Cin tanımlamasındaki bu ortak tespit her iki dinin akrabalığını göstermektedir.

148- Filistin bölgesinde Devlere ait ülkeler Refaim, Anakim! Tevrat Araştırmacılarının hazırladığı harita.
Âdem’in ömrü dokuz yüz otuz yıl. Hiç de az değil değil mi?

İlahi varlıklar olan Nefiller/ Anakları biraz tanıyalım. Bu konuda değişme/yenileme olmadığından (Bakara 2:106) Kur’an tekrar etmemiş;

Âdem zamanında yeryüzündeki cinler ve şeytanlar devlerdi ve bütün mitolojik dinlerde tanrılar daima devlerdir ve insanlar yanlarında çekirge gibi kalır. Âdem soyu da bunlar gibi iri ve güçlü yaratılmıştı. Yoksa 10 metreden uzun bir devle 175 cm uzunluğunda bir kadın evlenebilir mi ki? İşte Tevrat bize bu devlerin bayağı kalabalık halklar olduklarını anlatıyor. Ancak bunlar da “melez olduklarından” göklere götürülmezler ve burada kalırlar.
Tevrat Yasa 2.Bölüm;
Yas.2: 10 -Daha önce orada Anaklılar kadar uzun boylu, güçlü ve kalabalık olan Emliler yaşıyordu.
Yas.2: 11 Emliler Anaklılar gibi Refalılar'dan sayılırdı. Ama Moavlılar onlara Emliler adını takmıştı.
Yas.2: 20 -Bu bölge Refalılar ülkesi diye bilinir. Refalılar önceden orada yaşıyordu. Ammonlular onlara Zamzumlular adını takmıştı.
Yas.2: 21 Zamzumlular Anaklılar kadar uzun boylu, güçlü ve kalabalıktılar. Ama RAB onları Ammonlular'ın önünde yok etti. Ammonlular Zamzumlular'ın topraklarını alıp yerlerine yerleştiler.

Çölde Sayım 13.Bölüm
149- Davut peygamber sapanla 3m.lik Filistinli dev asker Golyat'a saldırırken
Say.13: 31 Ne var ki, kendisiyle oraya giden adamlar, "Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü" dediler.
Say.13: 32 Araştırdıkları ülke hakkında İsrailliler arasında kötü haber yayarak, "Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşayanları yiyip bitiren bir ülkedir" dediler, "Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu.
Say.13: 33 Nefiller'i, Nefiller'in soyundan gelen Anaklılar'ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük."

Meryem Suresi 19:74- Biz onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki onlar varlıkta ve gösterişte bunlardan daha üstündüler.”


Görüldüğü gibi yeryüzünde Âdem soyu ve tufan sonrası yaşayan Nuh soyu hep “Yecüc/Magog/ devlerden” ibaretti. Allah ve meleklerin “şeklinde” yaratıldıklarından görünüş farkı yoktu sadece “yetenek ve akıl farkı” vardı.
Tevrat bu konuda “UFO” kitabı gibidir. Ondan okuyacağınız örnekler aklınızdan hiç çıkmayacaktır.

ALLAH HEZEKYEL’İN İÇİNE GİRİYOR
Tevrat Hezekyel Peygamber 3.Bölüm;
Hez.3: 24 “Ruh içime girdi, beni ayaklarımın üzerinde durdurdu. Benimle şöyle konuştu: "Git, evine kapan.”
Şimdi Allah ve meleklerin şeklini okumadan önce “Oğuz Kağan Destanını şimdiden hatırlayın. Oğuz Kağan’ın görünüşü, Öküz başlı, kurt göğüslü, dana bacaklı vb. idi. Acaba Yahudiler ondan mı aldılar;
Tevrat Hezekyel Peygamber 3.Bölüm;
Hez.1: 2 Kral Yehoyakin'in sürgünlüğünün beşinci yılında, ayın beşinci günü,
Hez.1: 3 Kildan* ülkesinde, Kevar Irmağı kıyısında RAB Buzi oğlu
Kâhin* Hezekiel'e seslendi. RAB'bin eli orada onun üzerindeydi.
Hez.1: 4 Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu.
Hez.1: 5 En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu;
Hez.1: 6 her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı.
Hez.1: 7 Bacakları dimdikti, ayakları buzağı ayağına benziyor ve cilalı tunç gibi parlıyordu.
Hez.1: 8 Dört yanlarında, kanatların altında insan elleri vardı. Dördünün de yüzleri, kanatları vardı.
Hez.1: 9 Kanatları birbirine değerek dosdoğru ilerliyor, ilerlerken sağa sola dönmüyordu.
150- Tevrat'ta keçi kurban edilemesi Yahweh tarafından istenen çöl tanrısı Azazel Tanrı ve melek tanımlartından sonra resme iyi bakın.
Hez.1: 10 Her yaratığın dört yüzü vardı:
Önde dördünün yüzü insan yüzüne,
sağda dördünün aslan yüzüne,
solda dördünün öküz yüzüne,
arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı.
Hez.1: 11 Yüzleri böyleydi. Kanatları yukarıya doğru açılmıştı. Her yaratığın iki kanadı yanda öbür yaratıkların kanadına değiyor, iki kanatla da bedenlerini örtüyordu.”

İnanmadınız değil mi? Bunca örnekten sonra, Kur’an, âli İmran Suresinde geçtiği gibi “öncekileri doğrulayan” kitaptı ve doğrulama işini de öyle Tevrat/İncil ayetlerine “bir- iki cümle” ile atıf yaparak yapar. Kur’an’da yazmaz böyle şeyler, diyebiliyor musunuz hala?
Öyleyse Kur’an konuşsun;


4 Kanatlı, Ateşten Serafim Melekleri
Fatir Suresi-35:1-“Gökleri ve yeri yaratan, melekleri, ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamd olsun. O  yaratmada ne dilerse onu arttırır. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.”

Evet, bu kanatlar Tavrat ve İncil’de “6” altı’ya kadar çıkmaktadır. Şeytan’a Cebrail’e karşılık gelen ve “ateşten yaratılmış” olduğu geçen Serapim adlı “6” altı kanatlıdır ve “yanan ateş” içinde gezer ve ondan bir çok vardır. Bu melek Mısır kültünde de Tevrat öncesi bilinen bir melektir.

Şimdi de Allah ve “yazıcı melekleri” Yahudileri öldürüyorlar, onu okuyalım;

Yeruşalim Cezalandırılıyor
Tevrat Hezekyel Blm 9;

Hez.9: 1 Sonra yüksek sesle, "Kenti cezalandıracak olanlar, ellerinde
yok edici silahlarıyla buraya gelsin" diye seslendiğini duydum.
Hez.9: 2 Kuzeye bakan yukarı kapı yolundan altı kişinin geldiğini
gördüm. Her birinin elinde ölümcül bir silah vardı. Aralarında
keten giysili, belinde yazı takımı olan bir adam vardı. İçeriye
girip tunç sunağın yanında durdular.
Hez.9: 3 İsrail Tanrısının görkemi bulunduğu yerden, Keruvlar'ın
üzerinden ayrılıp tapınağın eşiğine gitti. RAB keten giysili,
belinde yazı takımı olan adama seslendi:

Peki böyle yazıcı, cezalandırıcı melekler Kuran’da var mı?

İnfitar (Yarılmak) Suresi 82:10,11,12;

10-Oysa üzerinizde gözetleyici melekler var.

11-Değerli katip melekler.

12-Her ne yaparsanız bilirler.
” Okuduğunuz gibi varmış.

Rab/Allah/Yahweh aslında bir “Uçan Dairedir”.  Peygamber onun aracına da “melek ve tanrının görkemi/keybeti” der. Yukarıdaki Hez.1:4 ayeti hatırlayalım;
Hez.11: 23 “RAB'bin görkemi kentin ortasından yükselip kentin
doğusundaki dağa kondu.”

Bu Oğuz Kağan’a (Öküz Kağan’dır) benzeyen “Öküz tanrı sadece Hezekyel’e mi görünmüştür?
Yok bakın Danyal (Daniel) peygamber de görmüş ödü kopmuş;
Tevrat Danyal 10.Bölüm;
Dan 10: 4 Birinci ayın* yirmi dördüncü günü, Büyük Irmak'ın, yani
Dicle'nin kıyısındayken,
Dan 10: 5 gözlerimi kaldırıp bakınca keten giysi giyinmiş, beline Ufaz
altınından kemer kuşanmış bir adam gördüm.
Dan 10: 6 Bedeni sarı yakut gibiydi. Yüzü şimşek gibi parlıyordu.
Gözleri alevli meşalelere benziyordu. Kollarıyla bacakları cilalı
tunç gibi parlıyor, sesi büyük bir kalabalığın çıkardığı gürültüyü andırıyordu.”

Bir çeşit yarı organik transformer gibi bir şey, sesi de kalabalığı andırıyor yani hoparlör hışırtısı olduğuna göre hatta tam o işte. Daha örnek çok ama bu kadar yeter merak eden Tevra, İncil  ve Kuran okusun hiç UFO yayınlarına gerek yok.
Şekil 151- Yahudiler tanrılarının ayetteki gibi resmini yapmamışlar ama, Greklerin Promoteus'u bu tarife çok uygundur.
Şimdi Oğuz Kağan Destanından Türk tanrısı Oğuz Kağan’ın şeklini öğrenelim;
“Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.
Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü…”
Şekil 152- Çin'de Beyaz Piramitlerde Kazım Mirşan'In tespit ettiği Oğuz Kağan heykelciği. Mısır tanrılarının başında görülen Çift Tavus Kuşu tüyü şeklindeki Buhar'ı andıran başlığı da vardır.



Tevrat’ın tanrısı Yahweh ve melekleri ile aynı soydan Türk tanrısı. Tevrat biraz daha açıklamalı tanımlamalar yapmış. Sonunda hepimiz aynı varlıklara veya aynı soydan göksel varlıklara tapıyoruz. Oğuz Kağan’ın da Rumlarla savaşı vardır ve çocuklarının Suriye bölgesine de hükmettikleri efsanede geçer. Hiçbir Türk büyüğü, Yahudi atası olduğu iddia edilen İbrahim gibi, tanrısı soyuna Fırat ile Akdeniz arasındaki küçücük Kenan topraklarını verecek diye yüz yaşında bulunduğu biricik oğlunu tanrısına kurban etmeye kalkmamıştır ve hiçbir Türk tanrısı da Türklerden böyle istekte bulunmadan bütün dünyayı ayaklarının altına sermiştir. Hiçbir Türk efsanesinde “insan kurbanı” işlenmez. Çünkü yoktur.
Türkler, Yahudiler tarih sahnesine çıkmadan önce de tarihte her zaman vardılar ve var olacaklardır. İki din arasındaki tek fark Türklerin efsaneleri kendilerine aittir Yahudi ve Ortadoğu bölgesi halklarının efsaneleri ise başka yerlerden derleme dinlerdir. Bunları göreceğiz.


Tahtçı melek/ Uçan daire havada,
ilkel insanı eğiten uzaylı Melek yerde.
Uzaylı kavramının kaynağının dinler olduğunu
gördük!
Buraya kadar İblis/Cin/ Şeytanların, etten- kemikten bedenlere sahip, yiyip içen, giyinen, uçan, yürüyen tekerlekli, göklere çıkan dağlara konan araçlara binen ve bizleri kendilerine “köle yaratan” ve emeğimize ihtiyaç duyan göksel kavimler olduklarını, başlangıçta Âdem ve soyunu da kendi beden yapılarına uygun boyda ama yetenekleri kısıtlı biçimde yarattıklarını gördük. Âdem soyundan başka Cin ve Şeytanlardan da kendilerine köleler yarattıklarını öğrendik.

Şekil 153- Sümer'in Gök Tanrısı Enlil (Dana Bacaklı) Yaşam Ağacının yanında. Yanındaki karısı Ninlil olabilir.
Sümer bölümünde Ea’nın cehenneme girip de çıkamayan İnanna’yı kurtarmaları için cinsiyetsiz cüce ve dev cin/şeytanlar yarattığını, onun yaratmasından önce de yeraltında/cehennemde görevli cinler ve şeytanlar olduğunu da okuduk. Kur’an’da karşılıklarını da öğrendik.
Bunlar tapınılıp şefât umulacak varlıklar değil aksine güvenliğimiz için tedbir alınması gereken varlıklardır.
Kesinlikle de bu gün yeryüzünde yaşayan hiçbir insan ırkı ile de ilişkileri yoktur. Buraya kadar okuduklarımızdan başka sonuç çıkaramıyoruz.

g-İnsanın Yaratılışı ve Lanetlenişi;

Çünkü, Müslümanların kitabı Kur’an ve ondan önceki İncil de Tevrat’a dayalı kitaplardır. Tevrat “Yaratılış” Bölümünde “İKİ İNSAN YARATILIŞI” vardır. Birisi buraya kadar işlediğimiz Devler ve Cüceler olan göksel kavimlerdir. “İNSAN” olan bunlardır, ve yaratıcı tanrı onları “kendi görüntüsünde” yaratmıştır. Okuyalım;
Tevrat Yaratılış- 1. Bölüm-1:26,27,28.ayetler;
Yar.1: 26 Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun."
Yar.1: 27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.
Yar.1: 28 Onları kutsayarak, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun”.

Şimdi Âdem’in yaratılışını okuyalım. Tevrat Yaratılış 5.Bölüm;
Adem'den Nuh'a
Yar.5: 1 Adem soyunun öyküsü: Tanrı insanı yarattığında onu kendine benzer kıldı.
Yar.5: 2 Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve kutsadı. Yaratıldıkları gün onlara "İnsan" adını verdi”.
Kutsal kitap, Adem ve soyuna da kendilerine benzer olduklarından “insan” adı verildiğini yazıyor .
Şimdi de Tevrat-Sümer Tabletleri ve Kuran bağlantıları üzerine yoğunlaşalım;

Tevrat-Tekvin-Yaratılış
Kayin ile Habil
 BÖLÜM 4
Yar.4: 1 “Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. "RAB'bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim" dedi.”
Yar.4: 2 “Daha sonra Kayin'in kardeşi Habil'i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi.”
Uzun bir zaman sonra insanlar çoğalırlar ve tanrı rahatsız olur, tümünü yok etmeye karar verir. Önce bunun Sümer sonra Tevrat ve Kur’an kaynaklarına inelim;
Sümer;
Kararı veren de savaşçı tanrı sembolü “Hilâl” olan  Gök Tanrısı olan Enlil’dir. Adem soyunun gökyüzünde pay istemeleri sonucu,dışlanıp terslenirler ve ölümlü hale getirilmeleri,üzerine de yaşamlarını zevkli geçirmek için cinsel ilişkilerle kendilerini avuturlar.
Cinsel sapıklığın her türlü sınırını aşmış olsalar gerek ki,Enlil’den atalarımız için “İmha Kararı” çıkar.
Sonunda Ölüm fermanı yazılır;

”Diyar genişledi, halk çoğaldı
Diyarda vahşi boğalar gibi yayıldılar
Tanrı onların çiftleşmelerinden rahatsız oldu
Tanrı Enlil onların seslerini duydu.
Ve büyük Tanrılara dedi ki;
İnsanoğlunun sesleri artık bunaltıcı hale geldi.
Çiftleşmeleri beni uykumdan etti.”

İnsanlık için ceza isteyen Enlil’in bu isteğinin ardından, insanları ve davarlarını etkileyen hastalıklar görülmeye başlar. Veba, diğer salgınlar, baş ağrıları ve baş dönmeleri, titremeler, yüksek ateş baş gösterir.

Mezopotamya metinleri kıtlık döneminin uzunluğunu anlatırken “Şa at tam”’ dan söz ederler.
Yazar, Zacharıa Sitchin bunun “1” Anu Yılına yani 3600 dünya yılına eşit olduğunu tespit ettiğini yazar.
“Yukarıdan sıcaklık ...... değildi,

Aşağıda sular kaynaklarından yükselmediler,
Toprağın rahmi doğurmadı,
Bitkiler filiz vermedi,
Kara tarlalar beyaza döndü,
Geniş düzlük tuza boğuldu.”
“Bir şa-at-tam boyunca toprağın otlarını yediler
İkinci şa-at-tam boyunca intikamdan dolayı ızdırap çektiler
Üçüncü şa-at-tam geldi,
Görüntüleri açlıktan değişmişti,
Yüzleri kabuk bağlamıştı.,
Ölümün sınırında yaşıyorlardı.
Dördüncü şa-at-tam geldiğinde ,
Yüzleri yeşil görünmeye başladı,
Sokaklarda kamburu çıkık yürüdüler.
Geniş omuzları darlaştı.
*Tam olarak 14.400 yıl
Beşinci şa-at-tam geldiğinde insanlar bozunmaya başladılar.
Anneler kendi aç kızlarına karşı kapılarını sürgülediler.
Kız evlatlar, yiyecek sakladı mı görelim diye annelerin gözetlemeye başladılar.
Altıncı geçişte yamyamlık başladı.
Altıncı şa-at-tam geldiğinde kız evlatlarını yiyecek diye hazırladılar,
Çocukları besin diye hazırladılar.
Bir ev diğerini yedi bitirdi.

Metinler Atra Hasis’in adaklar hazırlayarak sürekli Tanrı Enki’yi ziyaret ettiğini yazar.
Enki, diğer İlahların kararları ile elinin kolunun bağlandığını bir şey yapamayacağını söyler.
Sonunda Enki Atra Hasis’i görmemek için bir yelkenli ile bataklıklara yelken açar.

Yedinci geçiş dönemi geldiğinde yani 25.200 yıl sonra İnsanların vücutları ölülerinin gölgesi gibi göründüğü ve gücü yetenin diğerini yediği bir zamanda, yani insanları kurtarmak için bu yaptıkları ve sonra yapacakları ile “daha sonra kendi ırkı, babası ve kardeşleri tarafından “ŞEYTAN” ilan edilecek olan “BABA ENKİ”den insanlara bir mesaj gelir;

Enki sağda, sulardan hayvan türlerini yaratıyor
 solda kanatlı ejder köpeği.
Dikkat edin hepsi ÖKÜZ BAŞLI-Boynuzlu.

“Diyarda büyük gürültüler çıkarın”
“Tanrılarınıza saygı göstermeyin”
“Tanrıçalarınıza dua etmeyin,”
Tam bir saygısızlık olmalıydı.
Gizlice evinde büyük tanrılarla toplantılar yapar
Gizlice alt dünyada çalışan su savaşçılarını yeryüzüne çıkarır, ilkel işçilerden bir kısmını bir takım düzenlere sokar.

Enlil durumu öğrenince çavuşunu ağabeyini yani Enki’yi çağırmaya gönderir. Onu planları bozmakla suçlar: Şeytanlık suçlamaları bunun ardından gelecektir.
Sürgüyü, denizin parmaklığını
Roketlerinle sen korumalıydın(Enki’ye)
Ama sen insanlar için önlemlerini gevşettin.”
Şeytanın Suçlanmasının en açık halini okuduk.
Enki bunun kendi isteği ile olmadığını söyleyerek inkâr eder.
“Sürgü, denizin parmaklıklarını roketlerimle korudum,
Ama,....benden kaçtığında
Bir balık sürüsü gözden kayboldu,
Sürgüyü kırdılar, Denizin muhafızlarını da öldürmüşler.”

Der. Ama buna da kimse inanmaz.

Sonra yaklaşan tufana terk edilirler. Gene Enki, insanı yuvarlanan bir gemi inşa ettirip, Attra Hasis  ya da Utnapiştum ve her şeyin tohumundan yükleyerek insanı kurtarır.
Enki’nin Emirlerine göre, gemiye binmek ve mühürlemek için dışarıda kalıp işareti beklemesi gereken Atra Hasis herkesi gemiye bindirmesine rağmen yerinde duramıyordu.
İnsanla İlgili” bir ayrıntı sağlayan eski metin bizlere “Atra Hasis’in sürekli girip çıktığını, safra çıkardığını ve çok üzgün olduğunu anlatır.
Utnapiştum tüm akrabalarını ve ailesini gemiye bindirdi. Yanları sıra canlı yaratıklardan bulabildiklerimin hepsini ve tarlalardaki evcil ve vahşi hayvanlardan bulduklarını da yükledi.
Uzay gemilerinin motorlarının çalışması, geminin kapatılması için beklenen işaretti. Geminin tüm kapakları kapatılır ve içeri binenlerle birlikte Utnapiştum gemiyi Enki’ni görevlendirdiği Gemici Puzur Amuri”ye devreder.
(*Hud Suresi: 41-Nuh,"Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah izniyledir. Allah acır ve bağışlar" dedi.—
-Kamer-Suresi:14-Hakkında nankörlük edilmiş olan Nuh'a mükâfat olarak gemi gözetimimiz altında akıp gidiyordu.)

Tufan günü tanrıların dünyadan kaçtıkları gündü.
“Şafak vakti bir titreme emreden Şamaş, bir patlamalar sağanağını indirdiğinde gemiye bin, girişi de kapa” Şamaş Şippar’daki uzay üssünün komutanıydı. Şuruppak, Şippar’ın 18 Beru güneyinde idi.(180 km)
Roketler göklere yükselmeye başladıklarında Utnapiştum da gereğini aynen yapar.
Gılgamış metinlerine göre;
Uzay araçlarına sıkışan tanrılar önce dünyada bıraktıkları insanları görmeye çalışırlar. İnsancıkların tufana terk edilmeleri, bütün tanrı ve tanrıça soyunu mutlu etmez. Ama emir demiri onlarda da kesmektedir.”

Ana Tanrıça Ninhursag bizzat sarsılmıştı:
“Tanrıça gördü ve ağladı;
Dudakları ateş gibi yanıyordu;
Yaratıklarım sinekler gibi oldu;
Yusufçuklar gibi nehirleri doldurdular;
Yuvarlanan deniz babalıklarını aldı.”

h-Ardından Tufan olayı;
Din bilginlerinin ve diğer araştırmacı bilim adamlarının son 200 yıldır yapılagelen arkeolojik kazılardan elde edilen bilgiler ışığında günümüzden yaklaşık 13.000.yıl önce Dünyamızın yakınından geçen büyük bir gezegenin neden olduğu büyük su baskını olayına Tufan denir.
Gerek Sümer-Akad tabletlerinden gerekse din kitaplarında bahsedilen öğretilerden hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar yüksekliğe ulaşan su yeryüzünü tümüyle silip süpürmüş, tek bir canlıyı dahi sağ bırakmamıştır.
Şekil 154- Enki'nin Tufandan kurtarmasını anlatan tablet resmi.


Sümer-Akad tabletlerinde ölümsüzlüğü arayan ve insanları ölümsüzlüğe kavuşturmak için savaşan yarı tanrı Gılgamış gökyüzünde suların başlangıcında görevlendirilen ve Tanrılar arasına kabul edilen Ziusudra'ya (Utnapiştum'a ulaşır-Sümer'in Nuh'u) ve Ziusudra Tufan sonrası insanlığın hayatta kalış sırrını Gılgamış'a açıklar.
Ona açıklanan sır şudur:

Tufanın gerçekleşeceğini önceden bilen Tanrılar, insanlardan gizli olarak aralarında toplanırlar ve insanlığın yok edilmesine karar verirler.Bu karar aralarında oy birliğiyle alınır. Her şey gizli yapılır. Tufana yedi gün vardır.

Enlil tanrıları toplar;
“Gelin hepimiz öldürücü tufanla ilgili bir yemin edelim
İlk önce Anu yemin etti.
Enlil de yemin etti. Oğulları da onunla yemin ettiler.
Enki başlangıçta ret eder ama sonunda o da yemin eder.
Artık İnsanların mahvı kesindi.”

Ancak, insanı kendi kanından ve kırmızı topraktan yaratan Tanrı Enki bu yasayı delmek için uygun bir yol bulur.
Şuruppak bölgesinin hükümdarı olan Ziusudra'yı çağırır. Hasırdan bir perdenin arkasından ona yaklaşan felaketi anlatır ve olayın gelişimi hakkında bilgilendirir.

Şu şekilde öğüt verir:
"Şuruppaklı adam,Ubar Tutu'nun oğlu.Evini yık, bir gemi yap.
Malı mülkü bırak,canını kurtar.
Mallarını düşünme hayatını kurtar.
Gemiye tüm canlı şeylerin tohumunu yükle,
Yapacağın geminin ölçüleri şöyle olacaktır...

Ziusudra, yapacağı garip şekilli gemiyi, saltanatını, mallarını terk edişini nasıl açıklayacağını sorar.
-Onlara diyeceksin ki: "Gök Tanrısı Enilil'in bana düşmanca olduğunu öğrendim,demek ki şehrinizde kalamam ayağımı Enlil'in toprağına basamam.
-Öyleyse Absu'ya (Aşağı dünyaya-Afrika-Habeşistan cıvarı) gideceğim,Efendim Ea (Enki) ile birlikte oturmaya.

- Efendim Ea ayrıca diyarı zengin hasadıyla bereketli kılacağını söyledi ,deyince herkes yardımına koşar.Geminin kalafatlanması için ziftlerin eritilmesine çocuklar bile yardım eder.Ziusudra da her gün kurbanlar keserek,şarap ikram ederek, ziyafetler vererek çalışanları teşvik eder.Yedinci günüde gemi hazır olur.Güç bela kalaslar da iterek gemiyi Fırat Nehrine indirirler.Utnapiştim gemiye,tüm ailesini ve akrabalarını bindirir.Tarlalardaki hayvanlardan da alabildikleri kadar numune alırlar.Ayrıca geminin yapımında çalışan tüm zanaatkarları da gemiye bindirir.

Artık Tanrısı Ea'nın bahsettiği işareti bekliyordu. O işaret de:

Şafak vakti Tanrı Şamaşın emredeceği patlamaları duyduğunda gemiye bin ve girişi de kapa! İdi.
Ve şafağın ilk ışıkları parlarken patlamalar başlar, yani tanrılar dünyayı araçları ile terk etmeye başladıklarında o da gemisini gemici Puzur Amurri'ye devreder. Aynı anda korkunç gök gürültüleri ile başlayan fırtına ile birlikte ufuktan beliren kara bulutlar yükselerek gökyüzünü kaplar. Her yer kararır, fırtına iskeleleri, evleri ve büyük yapıları uçurmaya başlar.
Diyar çömlek gibi kırılır, parçalanır. Dağlar sular altında kalır, insanlar suların içinde çığlıklar atarak boğulurlar ve sele kapılmış saman tanesi gibi dönerler.

Fırtına altı gün ve altı gece sürer. Sonra deniz durulur, sel durur, rüzgâr susar. Her taraf kille kaplanmış, içlerinde hayvan ve insan cesetleri görülmektedir. Enlil ve Tanrılar meclisinin isteği olmuştu. Enki'nin de isteği olmuştu.
Etrafın sakin olduğunu keşfeden Ziusudra gemiden bir lomboz açarak dışarı çıkar ve geminin üstüne çıkarak oturur. Yaşananlardan çok etkilenmiş ve korkmuştur. Gözyaşları yüzünden aşağı akmaya başlar. Etrafına bakar ve hiç bir kara parçası göremez. Uzun bir zaman sonra bir dağlık bölge ortaya çıkar ve gemi Kurtuluş dağına oturur.

Dağ gemiyi sımsıkı tutar ve hareketine izin vermez.
Bir dinlenme yeri bakması için bir kuş gönderir ama kuş geri gelir. Bir serçe gönderir ve o da geri gelir. Sonra bir Kuzgun (Leş Kargası) gönderir o geri gelmez. Bir yer bulmuştur. Ziusudra bunun üzerine tüm kuşları salar ve kendisi de dışarı çıkar Bir sunak kurar ve sunakta bir kurban keser.

Kokuyu alan Tanrılar sinekler gibi Ziusudranın çevresine üşüşürler. Kurban'dan yiyerek karınlarını doyururlar.
Sıra hesap sormaya gelir. İnsanlar nasıl kurtulmuşlardı? Kim aralarındaki anlaşmaya ihanet etmişti. Enlil'in oğlu Ninurta Ea'yı göstererek "" Ea'dan başka kim plan yapabilir?Her meseleyi bilen sadece Ea'dır.

Ea' da " Tanrıların sırrını açığa vuran ben değildim. Sadece tek bir insanın son derece akıllı olan bir insanın kendi bilgeliği ile tanrılarının sırrını anlamasına izin verdim.”
Gerçekten bu insan bu kadar akıllı ise onun yeteneklerini görmezlikten gelmeyelim ve onun hakkında bir karar alalım" der.
Ea'nın konuşmasından etkilenen Enlil, Ziusudra'nın gemisine biner Ziusudra'nın ve karısının arasına girerek ikisine de diz çöktürerek alınlarına dokunarak onları kutsar ve:
- " Ziusudra, ve karısı şimdiye kadar insan idi, Bundan sonra biz tanrılar gibi olacaklar .Ziusudra, çok uzakta suların ağzında oturacaktır." der.
Götürüldüğü yerde Tanrıların En büyüğü olan Anu oğlu Gök Tanrısı Enlil ona hayat vererek bir Tanrı gibi ebedi hayata yükseltir.
Tabletlerin sonunda insanoğlunun üremesiyle ilgili düzenlemeler vardır. "İnsanlar arasında üçüncü bir sınıf olsun. Doğuran kadınlar ve doğuramayan kadınlar olsun. Erkek genç bakireye, genç bakire genç erkeğe ilgi duysun. Yatak serildiğinde eşi ve kocası birlikte yatsınlar"
İnsanlığın yok olmasını isteyen gök tanrısı Enlil artık kalan insanların yaşamasına izin vermiştir.
Şimdi Tevrat’a bakalım;
Tevrat-Tekvin-BÖLÜM 6
Şekil 155- Sümer tablet resimlerinde ilk insan türleri gösterilmiş.
Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.
Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.
D Not 6:2,4 "İlahi varlıklar": İbranice "Tanrı oğulları". Bunların melek ya da Şit soyundan gelen insanlar olduğu sanılıyor.
Yar.6: 3 RAB, "Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür" dedi, "İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak."
Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.
D Not 6:4 "Nefiller": İbranice sözcük "Düşmüş kişiler" anlamına gelir. Septuaginta bunu "Devler" diye çevirir. Aynı sözcük Say.13:32-33 ayetlerinde de geçer.
Yar.6: 5 RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte.
Yar.6: 6 İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı.
Yar.6: 7 "Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım" dedi, "Çünkü onları yarattığıma pişman oldum."
Yar.6: 8 Ama Nuh RAB'bin gözünde lütuf buldu.
Yar.6: 17 Yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim. Yeryüzündeki her canlı ölecek.“
Ancak Kur’an Tevrat’ın “Tufan” hikâyesini doğru bulmaz ve değişiklikleri düzelterek bildirir ki Sümer kaynaklarına daha uygundur;
Kur'an-ı Kerim göre Tufan:
Kur'an-ı Kerim'de Nuh ve Hud Surelerinde Nuh Tufanı olayı biraz farklı anlatılır. Ben ayetlerin bir kısmını aldım. Merak eden Türkçe Kur'an’ı Kerim alarak tamamını okuyabilir.:
Nuh Suresi 71:1,2,3,4,23,..27;
“ “ 1- Can yakıcı bir azap gelmeden önce onları uyar diye Nuh'u kavmine gönderdik.
" " 2-Nuh,"Ey milletim, şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım." dedi.
156- Tufan sonrası dağa oturan gemi- temsili resim
" " 3- "Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun, bana itaat edin"
" " 4- "Bu takdirde Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlar ve sizi bir vakte kadar erteler. Şüphesiz ki Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz, keşke bilseniz."
" " 23- "İnsanlara sakın ilahlarınızı bırakmayın, hele Vedd, Suva, Yegüs, Yeük ve Nesr'den asla vazgeçmeyin dediler."
" " 24-Böylece birçoğunu sapıttılar. Ya Rabbim sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını arttır.
" " 25- Onlar günahları yüzünden suda boğuldular. Ateşe sokuldular. Kendilerine, Allah'a karşı yardımcı da bulamadılar.
" " 26-Nuh şöyle dua etti. "Ya Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma"
" " 27-"Çünkü onları bırakırsan kullarını sapıtırlar, yalnız ahlaksız ve nankör insanlar doğururlar ve yetiştirirler. Ya Rabbim, beni, anamı ve babamı iman etmiş olarak evime girenleri inanan erkek ve kadınları bağışla. Yalnız zalimleri yok et."
Hud Suresi 11:25…48;
“  “25-Biz Nuh'u kavmine gönderdik. Nuh dedi ki: Şüphesiz, ben size apaçık bir uyarıcıyım."
" " 26-"Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Gerçekten ben başınıza acıklı bir günün azabının gelmesinden çekiniyorum."
" " 27- Kâfirlerin elebaşları " Biz seni kendimiz gibi bir insan görüyoruz. Aramızdan, ayak takımından başka sana uyan yok. Bize üstünlüğünü de görmüyoruz. Aksine sizi yalancı sanıyoruz." dediler.
" " 32-Dediler ki "Ey Nuh, bizimle çok uğraştın ve tartışmalarda çok ileri gittin. Gerçekçi isen tehdit edip durduğun azaba uğrat bizi."
" " 36- Nuh'a şu vahiy indi :" Kavminden sana iman edenlerden başkası inanmayacaktır. Onlar için tasalanma"
" " 37- Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap. Zalimler için başvurma. Onlar suda boğulacaktır.
" " 38- Nuh gemiyi yaparken inkârcılar alaya kalkıştılar. Nuh dedi ki ,"Bizimle alay ediyorsunuz, Sonra biz de sizinle alay edeceğiz."
" " 39-"Artık rezil edici ve sürekli azabın kime ineceğini göreceksiniz."
" " 40-Buyruğumuzla sular kaynamaya başlayınca, "Her cinsten birer dişi ve erkek çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve de inananları gemiye bindir." dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.
" " 41-Nuh,"Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah izniyledir. Allah acır ve bağışlar" dedi.
157-Tufan öncesi hayvanlar ve insanlar gemi inşasında çalışırlarken
" " 42-Gemi dağ gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh oğluna, "Ey oğulcuğum, bizimle birlikte gel, kâfirlerle bir olma" diye seslendi.
" " 43-Oğlu, "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım" deyince Nuh, "Bugün, Allah'ın gazabından bağışlananlar dışında kurtulacak yoktur" dedi. O sırada aralarına dalgalar girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.
" " 44- Yere "suyunu tut", göğe de Suyunu tut" denildi. Su çekildi. İş de bitti. Gemi Cudi dağına oturdu. Zalimlere de "Rahmetten uzak olun denildi.
" " 45-Nuh Rabbine dua etti. "Rabbim, oğlum, ailemdendi. Şüphesiz senin takdirin haktır ve sen de hükmedenlerin hâkimisin"
" " 46 -Allah buyurdu: "Ey Nuh, o senin ailenden sayılmaz. Çünkü yaptığı iyi bir iş değildi. Artık bilmediğin şeyi benden isteme. Bilgisizlerden olmayasın diye sana öğüt veriliyor ."
" " 47-Nuh,"Ya Rabbim, bilmediğimi istemekten sana sığınırım, Acı ve bağışla" dedi.
" " 48-Ey Nuh, selamet ve bereketle gemiden in, aralarında inkârcılar da bulunan bir çok millet de nimetimizden yararlanacak. Sonra, onlara yakıcı bir azap vereceğiz." denildi.

Nuh gemiyi inşa ederken

Kamer Suresi54:11,12,13,,14,15;
54: 11-Biz de boşalan sularla gök kapılarını açtık
54:12-Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su belirtilen ölçüye göre birleşti.
54:13-Nuh'u tahtadan yapılmış mıhlarla da çakılmış bir gemiye yükledik.
54:14-Hakkında nankörlük edilmiş olan Nuh'a mükâfat olarak gemi gözetimimiz altında akıp gidiyordu.
54:15-And olsun ki biz o gemiyi ibret olarak bıraktık. Öğüt alan yok mudur?”
Tufan sonrası insanlığın Nuh veya Ziusudra'nın neslinden üremiş olduğu inancı ilkel ve çağdaş dinlerce de kabul edilen bir gerçektir. Suriye Araplarının İslâm öncesi taptıkları tanrılar arasında “Nuha” adında insanken “tanrı” düzeyine yükselmiş bir tanrı kayıtlarda vardır.
Üstelik Kur'an-Kerimde:
158- Gemi inşası tamamlanırken. Temsili
"Hud Suresi 11:37,41;
11:37- Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap.",
11:41-Nuh,"Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah izniyledir.";
Kamer Suresi 54:13,15;
54:13- Nuh'u tahtadan yapılmış mıhlarla da çakılmış bir gemiye yükledik.
54:15-And olsun ki biz o gemiyi ibret olarak bıraktık. Öğüt alan yok mudur?”
Sümer Tabletindeki anlatım:
"Şuruppaklı adam, Ubar Tutu'nun oğlu. Evini yık, bir gemi yap.(Muhtemelen büyük, tahtadan bir ev)
Malı mülkü bırak, canını kurtar.
Mallarını düşünme hayatını kurtar.
Gemiye tüm canlı şeylerin tohumunu yükle,
Yapacağın geminin ölçüleri şöyle olacaktır...
Anlatımları, Sümer'li Ziusudra'nın Tanrısı Enki'den yapacağı geminin ölçülerini alması, gemisine bir kaptan vermesi, gemiye binenlerin, Ziusudra'ya yardım eden halkından insanlar, zanaatkârlar, eşi ve tarlalardan bulabildikleri hayvanlar olması ile Nuh'un da gemisine her hayvandan Allah’ın bildirmesi ile her tür hayvanın çift çift binmesi ve Nuh'a inananların binmesi de denk düşmektedir. Olayı ile de tam olarak uymaktadır. Her iki anlatımda da Nuh veya Ziusudra'nın yanlarına çocuklarını aldığına dair bir kayıt yoktur. Nuh'un gemiyi yaparken yanına katılan inananların inşaata yardım ettiği de düşünülebilir.

Hud-Suresi-40 "Buyruğumuzla sular kaynamaya başlayınca, "Her cinsten birer dişi ve erkek çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve de inananları gemiye bindir." dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı"

Hikâyedeki ifade de :"Utnapiştim gemiye, tüm ailesini ve akrabalarını bindirir. Tarlalardaki hayvanlardan da alabildikleri kadar numune alırlar. Ayrıca geminin yapımında çalışan tüm zanaatkârları da gemiye bindirir." görüldüğü gibi benzerlik içindedir. Ayrıca tüm canlıların tohumlarını alır.
Yerden suların kaynaması ise tamamen kıtaların yüzmesi teorisini doğruladığını göstermektedir. Ayın hareketleri ile bir Med-Cezir denilen gel-git olayı olmaktadır. Dünyanın yakının dört büyük uyduya sahip, dünyadan da büyük bir gezegenin geçmesi ise anlatımlara göre suyu tüm yeryüzünü kaplayacak kadar kabartmış, hava olaylarını tetiklemiş, fırtınalar, kasırgalar doğurmuş ayrıca da dünyanın merkezinde erimiş bulunan lavların da yaklaşan gezegenin çekimine kapılarak yanardağların ağzından fışkırmasına sebep olduğunu yine Kur'an-ı Kerimden öğreniyoruz.

Nuh Suresi Ayet 71:25- “Onlar günahları yüzünden suda boğuldular. Ateşe sokuldular. Kendilerine, Allah'a karşı yardımcı da bulamadılar.”

Tablet anlatımında ise - "Diyar çömlek gibi kırılır, parçalanır." der. Yani arazide bir parçalanma olur. Bu da ya bir arazi çökmesini veya kim bilir batık kıta olan Arap Yarımadasının, deniz dibinden lavla
rın fışkırmasıyla bağları kopan kara parçası, birdenbire kabaran suların hareketi sonucu denizin dibinden kaldırılarak, muhtemelen ABSU denilen aşağı dünya Madagaskar adası civarından sürüklenerek Asya Kıtasına çarpmasına sebep olmuş olabilir.

Çünkü bu bölgenin ilginç bir yapısı olduğunu Evliya Çelebi "Kızıldeniz kıyılarında tuz kayalıklarının olduğunu, denizci kavimlerin buralara bu nedenle saldırı yapamadıklarını anlatır. Göze net olarak görülemeyen tuz kayalıkları tahta veya demir olsun gemilerin parçalanmasına sebep olduğu için Portekizli ve Hollandalı denizcilerin buralara asker çıkaramadıklarından bahseder. Bu kıtanın Allah tarafından korunmalı yaratıldığını söyler.
Resimde Earth (Dünya), Moon (Ay) , Tiamat( Dünya), Twelfth planet (12.gezegen Marduk gezegeni'nin dünyamızı parçalaması anlatılır).Bu daha eski olaydır. Sümer tabletlerindeki bilgilere göre Tufan bu gezegenin dünyaya yakın geçmesiyle olmuştur denilmektedir.


Belki o zamana kadar Ağrı Dağı da yoktu. Bu olayın tetiklemesi ile sönmüş bir yanardağ olan Ağrı Dağının volkanik olaylar sonucu sonradan yükselmiş olabileceğini de varsayabiliriz. Eski Yunan mitolojilerinde de Ege ve Anadolu’nun volkanik efsaneleri bilinir. Daha yeni yeni bu volkanlar durulmuş durumdadır. Belki de Akdeniz çukuru da Marmara Denizi de bu olayda oluşmuş olabilir.
Çünkü eski Karadeniz'in Adriyatik kıyılarına kadar vardığını Evliya Çelebi seyahatnamesinde anlatır ve Estergon Kalesinin bir dağ tepesinde olmasına rağmen gemi bağlamak için iskele babalarının kale önünde bulunduğunu yazar.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de Akdeniz toprağının eskiden Mısır-Yunan ortak toprağı olduğunu, bu iki kavmin de kardeş olduğunu, hatta yakın bir zamana kadar Mısır'dan Kıbrıs’a yol olduğunu bunun deniz olayları sonucu çöktüğünü alıntılar yaparak belirtir. Tablet metnindeki "Diyarın çökmesi " ile Kur'an-ı kerimdeki "Onlar günahları yüzünden suda boğuldular. Ateşe sokuldular" derken bu korkunç yeryüzü değişiminin de bu esnada olmuş olabileceği de akla yatkındır.

Tufanın sona ermesi olayını yüce Kur'an-ı Kerim: Kamer Suresi 54;12-"Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su belirtilen ölçüye göre birleşti." ve "Hud Suresi11:44- Yere "suyunu tut, göğe de Suyunu tut" denildi. Su çekildi, iş de bitti. Gemi Cudi dağına oturdu. Zalimlere de "Rahmetten uzak olun denildi." şeklinde açıklamaktadır.

Yeryüzünden kaynakların fışkırmasını dünyanın yakınından geçen "Marduk Gezegeninin neden olduğu adı geçen tablet metninde anlatılmaktadır. Peki, Gökten su nasıl geldi. Yani uzay boşluğundan. Bunun mantığı nedir? Uzay boşluğunda su nerededir?
Bunun cevabı da tablet metninde şöyle verilir: Tanrı Enlil sunulan kurban etinden yedikten ve Enki tarafından ikna edildikten sonra" Ziusudra, ve karısı şimdiye kadar insan idi. Bundan sonra biz tanrılar gibi olacaklar. Ziusudra, çok uzakta suların ağzında oturacaktır." der. Birçok metinde de uzay boşluğundan "Büyük engin” diye bahsedilir. Bütün ilkel inanışlarda önce “Büyük Engin'in” yaratıldığı sonra toprağın yaratıldığı ve topraktan yıldızların yaratıldığı anlatılır.

“Nuh Tufanı Kavimler Tarihi ve Türkler” başlığıyla beş yıl kadar önce yayınladığım yazıda yaptığım bazı yorumları da ekleyerek Tufan mitini biraz daha anlaşılır kılmaya çalıştım.
Unutmamamız gereken olayı hatırlatayım, Nuh ve halkı Âdem soyudurlar, beden yapıları olarak bize hiç benzemezler. Tufan sonrası bunlar bir süre yaşarlar ve göklerde tanrı adına savşalara katılırlar. Göklerden pay isteyince de terslenirler. Aralarında savşlar olur ve sonunda yenilirler. Bundan sonra Nuh soyunun yok edilişi ve “daha şağı” düzeyde yaratılmış olanlarıyla yer değiştirmeleri sağlanır. Bizim türümüz geliştikçe eski türleri sırayla yok ederler. Şimdi bunları görelim;

Sonunda her iki olayda da insan ilkel işçi, karabaşlı ve kuldur. Yaratan Tanrısı sonunda onu yarattığına pişman olmuştur. Ama bir türlü neslini kurutmayı başaramaz. Engeller, tablette kendi oğlu Enki tarafından, Kur'an da da kendi merhametinden ortaya çıkar. Ona da merhamet denirse yani. Dünya dolusu milyarlarca insanı harca, üç beş kişiden nesil üret. Buna merhamet de. Dünya Allah'ın Genetik ve sosyoloji laboratuvarı gibidir. Sürekli yeni türler üretip yok ediyor. Onların zekâlarını ölçüyor. Bir bahane bulup yine yok ediyor. Okuyun;

Hicr Suresi 15:4,5,6;
“ “15:4-"Biz hiç bir ülkeyi kaderinde yazısı olmadan yok etmedik.
" " 15:5- "Hiç bir millet ecelini ne önleyebilir ne de geciktirebilir.
" " 15:6- Gerçek şu ki : "Dirilten ve öldüren biziz. Hepsinin gerisinde biz kalırız."

Yani buyur buradan yak. Kaderi önceden yaz sonra onu yaptın bunu yaptın imha et dur. Her halde bunun başka işi yok Dediği gibi yarattıkların durmadan gözlemekle akıl fesadına uğramış görünüyor. Yarat,s uçla, yok et, yeniden yarat, geliştikçe geçmişleri hakkında tartışmalara neden olan aracılarla bilgi ver. Gökyüzüne çıkacak duruma gelince de yok et. Bunda bir arıza var.

Bu olayın en mantıklı açıklaması "Yaratık Preditör'e Karşı" filmini seyretmek. Burada uzaylı kavimler dünyamızın insanlarını onlarla savaşacak kadar güçlendiriyorlar. Sonra bizimle savaşarak tatbikat yapıyorlar. Eğer kaybetme durumu olursa dünyanın belli noktalarına asırlar öncesinden yerleştirilmiş patlayıcılarla, ses silahlarıyla (Kuran ve Sümer tabletleri) insanları bitiriyorlar. Sonra yeniden bir insan veya başka bir tür oluşturup dünya yaşamını kendi denetimlerinde tutuyorlar.

Bu barış zamanında bir devletin, halkının bir kısmını silahlandırıp kendisine isyan ettirerek ordusuna tatbikat yaptırması gibidir. Birçok devlet bunu deneyerek rakiplerine karşı caydırıcılıklarını korumaktadırlar. Bir seyredin bu filmi bakalım. Bu da bir açıklama.
Çünkü yarattığından bu kadar pişmanlık duyan, durmadan yok edip yeniden yaratan çocuksu bir Tanrı gerçeği ile yüz yüzeyiz. İşin aslı böyle daha akılcı görünmektedir ya neyse.
Bu aşağıdakiler bizim Niğdeliler miydi acaba?

Hicr Suresi 15:80,81,82,83;
“ “ 15:80- Hicr Halkı da peygamberlerini yalanlamıştı.
" " 15:81- Dağlarda güven içinde ev yontuyorlardı.
" " 15:82- Sabaha karşı korkunç bir çığlık onları yakalayıverdi.
" " 15:83- Yaptıkları kendilerini koruyamadı.”

Şekil 160- Bu Sümer tabletinde Gılgamış ve öteki tanrı-çalardan çok "Secde etmiş" köle insanın boyutuna baktığımzda boyu 7m.15cm olan Gılgamıştan aşağı irilikte olmadığını görüyoruz. Bu resim ilk insanların tanrıların boyutunda olduklarını gösterir.


Adamlar başlarına geleceği bildikleri için saklanmak için kayaların içine evler yapıyorlar. Gel de Sümer tabletlerine putperestlik de. Bire bir cuk diye uyuyor. Kur'an’da "Biz " zamiri, Allah'ın tek başına olmadığını, gösteriyor. Gök orduları da var sırada daha:
Fetih Suresi 48:7- "Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah’ındır. Allah güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." Bak okudun mu?
Kur'an'da helak edilen kavimlere bakınca, Nuh, Ad, Semud ve Ress'liler en çok anılan kavimlerdir. Bu yok etme ve cezalandırmanın da:

"İsra Suresi 17:58”-Kıyamet gününden önce ortadan kaldırmayacağımız veya şiddetli bir azaba uğratmayacağımız ülke yoktur. Bu kitapta yazılıdır " şeklinde devam edeceği anlatılır.
Görüldüğü gibi nankör olmayan bir insan yaratmayı başaramamış, sürekli kendisine inançsızlık eden ve bu yüzden de sürekli yok edilen ve yeniden seçilmiş, her defasında da güçten düşürülmüş bir insanlık yaratan Tanrımız var. Uyduğu bir kaç kuralı da var.
Bir kaç örnek daha:
En'am Suresi 6:121-Her şehirde, şehrin günahkârlarını hileler, düzenler kursunlar diye büyülttük, öne geçirdik. Aslında onlar kendilerine karşı hilekârlık yaparlar da bilmezler.
" " 6:133-Şüphesiz, size vat edilen şeyler gelecektir. Olacakların önüne geçemezsiniz siz.
Mürselat Suresi 77;
“” 77:16- Biz öncekileri yok etmedik mi?
" " 77:17-Sonrakileri de onlara katacağız.
" " 77:18- Biz suçlulara böyle yaparız.
" " 77:23- Buna gücümüz yeter. Biz ne güzel güç yetireniz.
Kıyamet Suresi 75:36- İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?

*(Yani sürekli gözlem altındayız. Neredeyse 3 bin yıl süren ortaçağın ardından, birden ortaya çıkan sanayi devrimleri, son 40 yıllık bilişim, uzay teknolojilerindeki ilerlemeler de bunu doğrulamaktadır)
Nisa Suresi 132- Ey insanlar, Allah dilerse sizi ortadan kaldırır, başkalarını getirir. Allah'ın buna gücü yeter.
*(Arkeoloji müzelerindeki yılan bacaklı, şahin suratlı, at gövdeli yaratıkların bir hayal ürünü olmadıklarını anlatmak istiyor anlaşılan.)

İsra Suresi 16-*Bir ülkeyi yok etmek isteyince, onun şımarık güçlerine ve zenginlerine emir veririz, onlar yoldan çıkarlar. Artık o ülke helak olmayı hak eder.*
Bu arada Merak edenler için;

Gılgamış da kendisine ve İnsanlığa Tanrılarının biçtiği ölümden kurtulmak için Ziusudra'dan yani Sümer'in Nuh'undan) ölümsüzlük otunu alır, Geri dönerken de bir kuyuya düşer ve otu bir yılan elinden alır gider. Gılgamış Anası Tanrıça olduğu halde insan sayılır ve ölüme mahkûm edilir. O tarihten beri de insanlar ölürler. Bu süreç en fazla insan ömrünün 30-35 yıla kadar düştüğü zamanları da görür. Belki "Kırkından sonra azanı mezar paklar" deyimi de bu zamanlardan kalmıştır. Hatta hikayede de görüldüğü gibi insanların çoğalmasından rahatsızlık duyan Tanrısı insanların cinsel ilişkilerine kısıtlama getirir. Kısır kadın ve erkekler olsun der. Gen yapısını bozarak akraba ilişkilerinde de sakat insanlar doğmasını sağlar vs.vs. Kur'an-ı Kerimde de Nisa Suresinde evlilik yapılamayacak kişiler anlatılır. Diğer Tevrat, Zebur, İncil'de de bu konulara önem verilir. Hikâyenin sonunda da böyle bir düzenleme vardır. Sümer, Babil, Akad yasalarında da akraba evlilikleri ölümle cezalandırılmaktadır.

I-Tufan Nereleri Etkiler?
Ve atalarımız toprak oldular.
Ama Güney Kutbundan Kuzey Kutbuna doğru geçen Marduk gezegeni suları Ortadoğu bölgesi üzerinde kabartır. Tufan buralarda olur. Kutupları da eritir.
Bu nedenle Amerika kıtaları ile Orta Asya kültürlerinde “Tufan” bahsi geçmez.
Türk Karahan Yaratılış destanında da olduğu gibi.

j-Tufan Sonrası Gelişmeler;
Tufan Ve Nuh’un Çocukları
Şaffat Suresi (Elmalılı H.Yazır Tefsiri)
“”75-77-*} Tufan felaketi. Hem neslini, baki kalanlar kıldık. "O'nun üç oğlu; Sam, Ham, Ya'fes ve bunların eşlerinden başka, diğer gemide bulunanların hepsi nesil bırakmayarak vefat etti" demişlerse de biz bunu Hûd Sûresi'nde geçen "Denildi ki: Ey Nuh! Bizden sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere selam ve bereketlerle gemiden in." (Hûd, 11/48) âyetine uygun bulmuyoruz. Çünkü "seninle birlikte olanlar" dan maksadın, "O'nunla beraber iman edenler pek azdı." (Hûd, 11/40) diye buyurulan az kişiler olduğu açıktır.

O halde buradaki Kasrın (Tahsisin) gemidekilere değil, boğulanlara göre izafî olması daha uygundur. Bununla beraber denilebilir ki, bütün gemidekilerin nesilleri tağlib yoluyla (çoğunluk itibarıyla) onun zürriyeti hükmünde tutulmuş ve bu şekilde baki kalanların hepsi onun zürriyeti olarak sayılmış, ona ikinci Âdem denmiştir.
Taberî der ki: Arap Sam evladından, Sudan Ham evladından, Türk ve diğerleri Ya'fes evladındandır. Ebu Hayyan da "Bahr"de bunu naklettikten sonra şöyle kaydediyor: Bir grup da şöyle söylemiştir: "Allah Teâlâ Hz. Nuh'un zürriyetini baki bırakıp neslini uzatmıştır. Bununla beraber bütün insanlar onun nesliyle sınırlı değildir. Ümmetler içinde ona ait olmayan da vardır". Alûsî, de şu mütalaada bulunmuştur: Sanki bu grup, suda boğulmanın ge n el olduğunu söylemiyor. Nuh (a.s.) kâfirler aleyhinde dua etmiş, fakat dünya halkının hepsine gönderilmemiştir. Çünkü peygamber gönderilmenin genel olması ilk önce peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in özelliklerindendir. Genel olduğunu s öyleyip de kasrı, boğulanlara nispetle yapmış olması da caizdir.””

Tufan sonrası kurtulan insanlar da rahat bırakılmazlar ve uzaylı koloniciler olan tanrılarınca (cinler/şeytanlar) oradan oraya dolaştırılırlar. Bazen aslanlara yem edilirler bazen kendileri tuttuklarını yerler. Ademoğlu onlar için hem akıllı bir köle, hizmetkar hem de yiyecektir zaten. Bu yüzden de insanlardan sürekli kurbanlar alırlar.
Buna rağmen atalarımızı kendilerine rakip görmektedirler.
Sonra aşağıda alıntı yapılan Babil’in Yok Edilişi” bölümünde okuyacağınız gibi Mezopotamya’da medeniyet kuran insancıklar birden yok edilir ve göksel tanrılarının tüm ırkları tarafından döllenen Adem soyu ile ömrü kısalmış, bağışıklık sistemi çökertilmiş, kendilerini tehdit edebilecek bir medeniyet üretememeleri için, “dilleri ve ırkları ayrılmış, birbirlerine düşman edilmiş” yeni tür insan ırkları üretilir.

Tevrat-Yaratılış BÖLÜM 11
Yar.11: 5 RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi.
Yar.11: 6 "Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar" dedi,
Yar.11: 7 "Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar."
Yar.11: 8 Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.”


İnsanların “göklere çıkmak istemeleri onlar için tehlikeye işarettir. Bu da engellenmiştir. Anında “değiştirme” işlemine başlarlar;

Yar.11: 7 "Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar."
Yar.11: 8 Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.
Yar.11: 9 Bu nedenle kente Babil (*) adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.”
(*)Babil=Tanrıların Kapısı
Şekil 162- Babil'in Asma Bahçeleri ve Babil Kulesi


163- İnsanlar değişime tabi tutulduktan sonra boyutları günümüzdeki haline getirilir. Bu sümer tabletinde dev tanrıların ayakları altında ezilen günümüz insanının atalarından birisi.
Kur'an’da olayla ilgili sayılabilecek bazı ayetleri aşağıya derledim.
Rum Suresi 30:22- “O’NUN DELİLLERİNDEN BİRİ DE GÖKLERİ VE YERİ YARATMASI, AYRI AYRI DİLLERİNİZİN  ve renklerinizin olmasıdır. İşte şüphesiz bunlar da bilenler için ibretler vardır”.
Müminun Suresi 79- “Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur. Hepiniz O’na döneceksiniz”.
Bakara Suresi:2:203- “İnsanlar tek ümmetti. Allah Peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi”.
Ali İmran Suresi:3:137-Sizden önce neler gelip geçmiştir. Dünyayı gezin de Peygamberleri yalanlayanların sonunu görün.
Yunus Suresi 10:19- İnsanlar tek bir millettir. Sonradan düştüler ayrılıklara. Rabbinin önceden bir takdiri olmamış olsaydı, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında hemen hüküm verilir suçlular da helak olup giderdi”.

Diğer yandan yeryüzünde, kendi soyları ile Adem Soyu arasında yapılan evliliklerden kalan “Melez İnsan Türleri”, Tufan’ın Kuzey ve Güney Amerika, Mu Kıtalarında pek etkili olmamaları yüzünden Tufandan kurtulmayı başarmış “Mu Kıtası, Atlantis Kıtaları halklarından olan Türkler ve Türk soylu kavimler de ortalıkta dolaşmaktadırlar. Nedense yeni üretilen bu İbrahim soyu da diğer Keldani, Asuri, kavimlerinde de bu ırklara karşı büyük korku duyulmaktadır.
Hz. Musa, bu günkü Hatay Adana bölgesinde yaşayan bu melez kavimler hakkında bilgi toplamaları için 70 tane ajan gönderir. Ajanlar döndüklerinde bölge halklarından açıkça korkularını dile getirirler. Grek mitolojisinde de dev titanların (teitan/şeytan) bulutların üstündeki Olimpos kentinde yaşayan tanrılarla savaşı mitinde de bu konu tekrar edilir.

Çölde Sayım:13: 33 “Nefiller'i,  Nefiller'in soyundan gelen Anaklılar'ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük kendisiyle oraya giden adamlar, "Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü" dediler.”

Sonra Hz. Musa Yahudilerin isyanlarını yatıştırmak için ikna yoluna gider;

Çölde Sayım.14: 9 Ancak Rabbe karşı gelmeyin. Orada yaşayan halktan korkmayın. Onları ekmek yer gibi yiyip bitireceğiz. Koruyucuları onları bırakıp gitti. Ama RAB bizimledir. Onlardan korkmayın!"
Yasa.9: 3 Bilin ki, yakıp yok eden ateş olan Tanrınız RAB önünüzden gidecek. Onları ortadan kaldıracak, size boyun eğmelerini sağlayacak. Onları kovacaksınız, RAB'bin verdiği söz uyarınca bir çırpıda yok edeceksiniz."
Yas.31: 6 Güçlü ve yürekli olun! Onlardan korkmayın, yılmayın. Çünkü sizinle birlikte giden Tanrınız RAB'dir. O sizi terk etmeyecek, sizi yüzüstü bırakmayacaktır."
Yas.7: 16 Tanrınız RAB'bin elinize teslim edeceği halkların tümünü yok edeceksiniz. Onlara acımayacaksınız. İlahlarına tapmayacaksınız. Çünkü bu sizin için tuzak olacaktır.”

Dese de bu saldırı olmayacak Yahudiler cezalandırılacaklardır. Saldırı Musa sonrası gelen peygamber Yeşu ve Hezekyel ve ardılları zamanında olacak ve bu kavimler bitirilecektir.
Bu konuyu Kur’an doğruluyor mu bakalım;
Şekil 164- Sirius- Şira yıldızından gelen Öküz başlı Niburu/ Marduk Halkı-Cinler/ Şeytanlar/ Melekler-  Kaya kabartma
resmi. Başlarının üstündeki Kanatlı Gezegenleri Niburu/Marduk! Mısır, Babil, Asur ve her yerde bu temsili görmek kolaydır.


Yunus Suresi-10:30: “Orada HERKESE DÜNYADA YAPMIŞ OLDUKLARI bildirilir ve gerçek Mevlaları olan Allah’a döndürülürler. Uydurdukları ve uydukları putlar onları bırakıp kaçmışlardır.”
Demek ki Tevrat’ın bu ayeti değişmemiş ve Kur’an tarafından doğrulanan bir ayettir.
Bu ayetlerden çıkaracağımız sonuç ta, Babil’in yok edilişi olayından sonra her ırkın tanrısı onları dölleyen kavimlerin lideri ve halkı olduğu kavramını çıkarmak zor olmayacaktır.
Göklerden gelen değişik insan türü ırklar, dünyada alacak bir şey kalmayınca kendi gezegenlerine dönerler.  “Koruyucuları onları bırakıp gitti”, “uydukları putlar onları bırakıp kaçmışlardır.”
Ayetlerinden çıkarılabilecek en doğru sonuç budur.

Müminun Suresi;
30-Doğrusu biz Nuh’u ve kavmini imtihan etmiş olduk ama bu olayda sizin için nice ibretler vardır.
31-Sonra onların ardından başka bir nesil var ettik.
32- Onlara aralarından “Allah’a kulluk edin. Ondan başka ilahınız yoktur, sakınmaz mısınız?” diyen bir elçi gönderdik.”
Aslında son gelen İbrani Dini Kitabı olan Kur’an ayetleri, yeryüzünde Ham, Sam, Yafes soyundan kimse kalmadığına şahitlik etmektedir.

Yalnız dikkat edilmesi gereken en önemli nokta İbrani Tanrısı yalnızca “ORTADOĞU BÖLGESİ” yani eski Sümer Tanrılarının bölgesi ile ilgilenmektedir.
Sümer tablet tercümelerinde de sanki dünyanın başka yeri yok gibidir.

Bunun iki nedeni vardır;
1-Yeryüzünde diğer kıtalarda başka uzaylı ve dünyalı kavimler yaşamaktadırlar.
Tevrat Yaratılış; .4: 14 "Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni."

Habil’i öldüren Kabil, Allah’ tarafından cennet diyarından doğuya sürgün cezası verilir. O da ayetteki gibi korkusunu dile getirir. Yani Tanrı da dahil başkaları da vardır.
Mu, Atlantis ve Amerika kıtalarında yaşayan medeniyetler gibi.

2-Tufan olayı öncesi “yengeç ve oğlak dönenceleri” dışındaki kutuplara yakın bölgeler buzullarla kaplıdır.
Yani yaşam olanağı yoktur.

Belki de “Neanthertal” adı verilen günümüz Avrupa Cromanyon insan türü ile aynı zamanda yaşadılar.Zaten kalıntıları da Almanya’da aynı adla anılan bir köyün mağarasında bulunduğunu da göz önüne alırsak farklı bir bakışa sahip olmak üzereyiz.

Uzaylı kolonistler Neanderthal insan türünü dayanıklılığı yüzünden “buzul bölgelerinde” çalıştırmaktaydılar. Yani her iki insan da aynı anda yaşamış olabilir. Hatta diğer türleri bile.
Yani iklim şartlarına, yapılacak işin şartlarına göre “köle” üretiyorlardı. Bir kısım türleri de  yanlarında getirmiş olabilirlerdi.
Şekil 165- Gılgamış dönemini anlatan bir mühür resminde "Dev ve Cüce Tanrılar" yani göksel melekler, Cinler gösterilmiş.


Bizler ise onlara karşı görevlerimizi tamamlamıştık. Artık emeklerimize ihtiyaçları yoktu, be nedenle yok edip dünyayı terk etmek istediler. Aşağıdaki Kuran ayetinde açıklandığı gibi “Ademoğlu” tanrısı olan “İnsan Soyuna” “göğe çıkmak istemekle” rakip olmuştur, göklerde yeterince rakipleri de varken bir de bizle uğraşmak ya da bizleri onlara karşı korumak sorumluluğundan kurtulmak istemiş olabilirlerdi.
Yalnız aşağıdaki ayet bizlere “rakip” gözüyle baktıklarını göstermektedir;

Nahl Suresi:4- “İnsanı bir damla sudan halk etmiştir. Böyleyken onlar yaman bir hasım kesilirler.”

Babil’in yok edilişi ve Tin Suresinde anlatıldığı gibi de “aşağının aşağısı yapılırlar.
Düşünün, yeryüzünde gelişmesi 20 yıl alan kaç hayvan var? Çünkü bedenimiz hayvan temelli yapıya sahiptir.
Sonra da “rakip olamayacak hale sokarlar;
Kuran-Tin Suresi:
4-“İnsanı en yüksek şekilde yarattık.
5-Sonra onu aşağının aşağısı kıldık.”

İnsanları rakip olmaktan çıkarıp aciz varlıklar haline getirmek için bu değiştirme işlemine ilk önce yeryüzünde egemen olan Mu halkından yani Türkler ve onlarla birlikte olan göklerden gelip yerleşenlerden bu işe başladılar. Onları yok etmek için de yeni savaşçı şeytanlar yarattılar.
İşte Cüce tanrı Bes buna bir örnektir;

k-Cüce Tanrı Bes;
 Cüce Bes- Cücesinin yanında insan çekirge gibi (Sol yan)

Özellikle Mısır Hanedanlık dönemi sonrası tapınılan bir ev tanrısıdır. Ev halkının, özellikle hamile kadınların, çocukların koruyucusudur. Bu gün Sudan olarak bildiğimiz  Mısır’ın Orta Krallık (Nubia) bölgesinden getirilmiştir. Yeni Krallık dönemlerinde onun kültü pek yaygın olamamıştır. Sudan dilinde Kedi (besa) Tanrı olarak bilinir. Ancak bu kelime aynı zamanda “Koruyucu” anlamını da içermektedir. Mısırlılar yılanlardan, farelerden ve haşarattan ürünlerini korumak için kedileri belli bir düzen içinde tutarlardı. Böylece Tanrı Bes doğal olarak seçilerek ibadete değer bulunmuştur.
İnsanı, evi, ev halkını, kadın ve çocukları yılan, çiyan bilumum haşarat ve kötü ruhların saldırılarından korumak için Bes’in küçük bir heykelini bulundurmak da yeterliydi.
(Bu olaylar semavi inanışlarda da devam etmiştir. Tevrat'ta da çölde cezalı iken Allah'a karşı gelen Yahudilerin üzerine Yahve (Allah) gökten yılan yağdırır. Birçok Yahudi yılan ısırmasından ölür. Hz. Musa'nın yakarması üzerine "Allah" Musa'ya "Tunçtan bir direk yapmasını ve bu direğe sarılı bir yılan heykeli yapılmasını, bu yılanın gözlerine bakan herkesin yılan zehrinin etkisinden kurtulacağını söyler. Sonuçta aynen öyle olur. Yahudiler yılan zehrinden Musa sonrası da bu sayede kurtulmuşlardır. Sultanahmet'teki "Üç Başlı Yılanlı Sütunun" da sözde bununla alakalı olarak Jüstinyen döneminde dikildiği bilinir. Evliya Çelebi de İstanbul’da yılan olayı olmamasını bu heykelin tılsımına bağlar.)
Kötülüğün ve kötü ruhların kovulmasının ötesinde de Bes, müzik, dans, cinsel hazzın, zevkin sembolü olmuştur. Daha sonraki dönemlerde de "Tanrı Bes ve eşi Beset" olarak resmedilmiştir. Bu dönemlerde de kıtlığın kaldırılması, zenginliğin süresinin uzatılması, talihsizliklerden korunma, tedavi etme amaçlı olarak tapınılmıştır.
Yeni Krallık dönemlerinde Tanrı Bes’in resmini, dansçı kızların, müzisyenlerin ve hizmetçilerin bellerinde, kalçalarında, uğur ve koruma amaçlı dövme olarak kullanmışlardır Finikeliler ve Kıbrıslılarında bu tanrıya tapındıkları bilinir.
Bes önceleri arka ayakları üzerinde dikilebilir şekilde tasvir edildiğinden bu onun görüntüsünün bozulmasına ve uzun dilli, yay ayaklı, bazı vücut parçaları kedi organları, bazen de aslan başlı çirkin bir cüce tanrı olarak bilinmesine yol açmıştır.
Tanrı Bes'in bir özelliği de, kendinden daha büyük tanrıların bile bazı ruhani yaratıklarla baş edemedikleri için Bes'in yardımına muhtaç olmalarıdır. Ruhani ve maddi her türlü yaratıkla baş etmede bir savaş ustası olan Bes, aynı zamanda müzik, kadın düşkünlüğüne ek olarak çekik gözlü yapısı yüzünden birçok Afrika milletinin yanında Çin, Moğol gibi Asya kavimlerinin de "atası" olduğu iddiaları vardır.
Çin'li ve Moğolların Türklere besledikleri düşmanlıkların altında bu cüce tanrı Bes aracılığı ile "Semitik kavimlerin" bir akrabalığı olması mümkündür.

Halen, Moğolların ülkelerinde yaşayan bazı "Türk" kökenli kabileleri "nüfusları 1000 (bin)i aşınca fazlasını öldürdüklerini Atlas dergisi bir sayısında işlemişti.
Üçüncü orta dönem sonunda ise Bes esrarlı, gizemli hal almış ve muska tılsım olarak  bilinmiştir. Kötü ruhları savaşarak yok ettiğine de inanılmaktaydı. Kongo veya Ruanda da BÜYÜK GÖL bölgesinde yaşayan  TWA (Pigme) Halkından geldiği sanılmaktadır. Eski pigme halkı da Tanrı Bes’i aynı boyutta resmetmişlerdir.
İstanbul Arkeoloji Müzesine ana binaya girdiğinizde de sizi dev boyutta taştan bir heykel karşılamaktadır. Bu da bu cüce tanrı BES'den başkası değildir. Bazen de esrarlı yapısı ve gizemleri nedeniyle bu şekilde resmedilmiştir.

l-Tanrıların Ölçüleri;

Şimdi şu devlerin nemenem bir şey olduklarını “Gılgamış Destanından okuyalım;
Önce katran dağlarının canavarı Humbaba;
“…Humbaba... onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona karşı dayanamaz…"

Onunla savaşmak için yapılan silahların ölçüleri bize göre şaşrıtıcı boyutlardadır;

"Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.
Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum. Silâhlar gözümüzün önünde dövülsün."
Elele verip silâhçı ustasına gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar.
Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık (1 Okka 1.5.kg) nacaklar dövdüler.
Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler.
Kabzaların başı on beş Okkalık (22.5.kg), kılıçların kını on beşer okkalık; altından. Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık(450kg) silâhlar taşıdılar.
Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar; halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı.”

Şimdi Gılgamış’ın ölçülerine bakalım;
Şekil 168-Sümer tanrılarının köle/ kul insanlarca taşınması gösterilmektedir. Sol baştaki başında "Bulut" taşımaktadır.

“Büyük tanrılar Gılgamış'ı şu ölçüde yarattılar:
Boyunun uzunluğu on bir endaze (7,15m), göğsünün genişliği dokuz karış(180.cm=2m kadar).  (Gılgamış'ın bedeninin betimlemesini son yeni Babil yazmasında korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya çalışabiliriz.)
Adımlarının genişliği ...... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı.
Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü.
Bedeni her bakımdan ölçülüydü.
Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı.
Gövdesi pek iriydi.”

(Bir endaze “65cm”, bir karış da “20cm” kadardır.)
Cüce Tanrı Bes’in İstanbul Arkeoloji müzesindeki bulunan heykeli de yaklaşık bu ölçülerdedir.
Fecr Suresi 89;7. Ayet Tefsiri; 89;7. “Sütunlar sahibi İrem'e”.
“..İbnü İshak da; "İrem, Âd'ın hepsinin atasıdır." demiştir. Bu duruma göre İrem'in sıfatı olan da "sütunlu", direkli demek olarak üç şekilde tefsir edilmiştir:

1. İmad, direk ve sütun mânâsına "amed" gibi tekil veya çoğul olarak, "refiu'l-imad" yani direkleri yüksek tabirinde olduğu gibi "uzun boylu" veya "boyları uzun" olmaktan kinayedir. Çünkü "Sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldığını ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldığını hatırlayın."(A'râf, 7/69) buyrulduğu üzere Ad kavmi uzun, iri cüsseli olduklarından boyları direğe benzetilmiş demektir…”

Bu da tanrılarla evlilik sonucu üremiş, cennete götürülmeyen ve imha edilen insan/devlere bir örnek. Davut’un bir sapanla attığı taşla öldürdüğü Filistin ordusunun medarı iftiharı dev Golyat’ın ölçülerini Tevrat’Tan okuyalım;
Tevrat Sayılar Bölüm 17:4,5,6,7. Ayetler. GOLYAT;

Davut Golyat'ı sapanla avlarken resmedilmiş

1.Sa.17: 4 Filist ordugahından Gatlı Golyat adında usta bir dövüşçü
ortaya çıktı. Boyu altı arşın bir karıştı*.
Tevrat çevirmeninin Notu: 17:4 "Altı arşın bir karış": Yaklaşık 2.9 m.
1.Sa.17: 5 Başına tunç* miğfer takmış, pullu bir zırh kuşanmıştı. Tunç
zırhın ağırlığı beş bin şekeldi*.
D Not 17:5 "Beş bin şekel": Yaklaşık 57.5 kg.
1.Sa.17: 6 Baldırları zırhlarla korunmuştu. Omuzları arasında tunç bir
pala asılıydı.
1.Sa.17: 7 Mızrağının sapı dokumacı tezgahının sırığı gibiydi. Mızrağın
demir başının ağırlığı altı yüz şekeldi*. Golyat'ın önü sıra kalkanını taşıyan bir adam yürüyordu.
D Not 17:7 "Altı yüz şekel": Yaklaşık 6.9 kg.

İşte yeryüzünde eski kavimleri bu yaratıklarla yok ettiler ve genlerinden yeni güçsüz türler ürettiler. Tin Suresi 4. Ve 5. Ayetleri hatırlayalım. Başkalarını da ekleyelim;
İnsan Suresi 76;
İnsanların EVİRE ÇEVİRE denenmelerine bir örnek.
 Bu papirüs resminde Sfenkslere yedirilen “asi”
insanlar! Horus “ruhları hapsettiği” ölümsüzlük
 anahtarıyla havada kartal şeklinde bekliyor.

İnsan başlı Sfenks- Lillit
76:1-Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!
Arapçası;
76:1. Hel eta alel'insani hıynüm mined dehri lem yekun şey'en mezkura.

76:2-Çünkü Biz insanı bir takım katkılarla karıştırılmış bir nutfeden yarattık; onu evire çevire deneyelim diye de onu işiten ve gören bir varlık yaptık.”
76:2. İnna halaknel'insane min nutfetin emşacin nebteliyhi fece'alnahu semiy'an basıyra.

Surenin 76:2 ayetindeki “Onu evire çevire deneyelim diye” ifadesi,deneme sürecimizi ve bize olan güvensizliklerini göstermektedir. Öyle namaz, oruç vb ibadetleri yaparak cennete girmek kolay değil gibi görünüyor. “Cennete girebilmek için “ibadet eden ve kurallara uyan insanın cennette sonsuz yaşamda nasıl tavır sergileyeceği tartışma konusu tanrı katında muhakkak ele alınmıştır. İnsan, dünya hayatında “doğru olduğundan değil de “cennete girebilmek için doğru yaşamışsa” onun bu yaşamı, cennete girdikten sonra doğru olacağı anlamına gelmez. Çünkü, dine inanıp verilecek ödüle inanmış birisi hırslarını ve arzularını dünya hayatında erteleyebilir. Bu uyumu bir karşılık ilkesine dayandığından cennette bunları yapmayacak demek değildir. Deneme oldukça uzun sürecek belki de bitmeyecek gibi görünmektedir.

Belki de insan “cennet beklentisi olmaksızın” doğru bir yaşam sürmeyi özümseyinceye kadar deneme sürebilir. İşte burada solcuların “dürüstlük ve adalet” ilkelerine “mistik, dini” beklentiler içinde olmadan sarılmaları bu doğruluğa gerçek bir örnek teşkil etmektedir. İnsan dünyevi veya uhrevi hiçbir beklenti içinde olmadan doğru olduğu zaman cennetlik olacaktır ki bence böyle doğru bir insan mevcut dinlere inanmasa bile cennete girecektir. Çünkü o insan beklentisiz olarak doğruluğa kendini adamayı başarmıştır. Bence cennetlik insan budur. Mevcut dinleri değiştiren peygamberler veya filozoflar da doğruluğu uygularken “karşılıklılık” gözetmeden bu işi yapanlar cin ve şeytanlardan diğer adıyla “gözcülerden” medet ummayanlar olduklarından peygamberdirler.

Tufan sonrası eski kavimlerin koruyucularının gittiklerini Tevrat Çölde Sayım 14:9 ve Kuran Yunus 10:30. Ayette görmüştük. Ancak, Babil’in Yok Edilişi bölümünde de yere inerek kule yapımını engellediklerini ve bütün insanların dillerini, şekillerini değiştirdiklerini okumuştuk. Tevrat ve Kurân ayetlerinden anladığımız bir başka şey de “her değiştirilen kavmin gökte bir koruyucu kavmi” olduğudur. Çünkü “koruyucuları gitti” ifadesi başka bir şey düşünmemize engel olur. Bundan sonra gidiş olur, yani “ilk değiştirilen” eski kavimlerin koruyucuları gider ve “gözcüler” kalır.

İşte, şeytan ve cinlere tapınma bu aşamada başlamış olmalıdır. Koruyucularından yoksun olan kavimler yardım umabilmek için kendilerine yumuşak davranan veya kabul edilebiliri hediyeler, sunular veya kurbanlar karşılığında “koruma” sağlayanları olmuş olmalıdır.

Bu da Şahin başlı lillit/ sfenks.
 Gerçekten "medet umulan" değil,
"celp olunmuş asker" değil mi?

Şahin başlı Lillit


Yasin Suresi 36:74-75
36:74-“Tuttular bir de Allah'tan başka bir takım ilahlar edindiler. Güya yardım olunacaklar. “
Bu hizmetten memnun kalan kavimler de onların korumalarını sürekli kılabilmek için aralarında “soy bağı” bile uydurmuş olabilirler.

Şaffat 37:158-“Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular". Öyle de olmuş.

İkinci dünya savaşında sınırımıza dayanan Alman ordusunu gören İsmet İnönü’nün Hitler’i “peygamber” diye tanıtmış olması buna bir yakın tarih örneği sayılabilir. İşte Kur’an da bu cin/ şeytan korumasını “akrabalık” düzeyine getirmeyi ve onların aslında bize “düşman” olduklarını anlatmaya çalışıyor;

Yasin 36:75-“Onların onlara yardıma güçleri yetmez; onlar ise onlar (tanrılar) için celp olunan askerlerdir.”

Yasin Suresinin “36:74-75”. Ayetlerinde insanların “Güya yardım olunacaklar” ifadesiyle, Allah’a ve meleklerine karşı bazı insanların ki o zaman için bütün Arap yarımadası başta olmak üzere yakın ve uzak komşuları da cin ve şeytanlara tapmaktadır, “cinlerden yardım aradıklarını” da söylemektedir. “36:75.” Ayet ise onların zaten “Allah’ın celp olunmuş-emir altına alınmış askerleri” olduğunu öğreniyoruz.
Yani insanlarla sürdürülen bir oyun var. Allah bir şekilde insanları bıktırmış veya umutsuzluğa düşürmüş olsa gerek ki insanlar cin/şeytanlardan yardım ummaya kalkmışlardır. En olumlu açıdan bakışla, koruyucu kavimlerle birlikte tanrının göklere çekilmeleri bu sebeplerden biri olabilir.

Zerdüştlük yaratılış mitinde şeytan/kötü cin Ehriman’ın korkusundan yıllarca sarmaşık olarak birbirne sarılı kaldıktan sonra Hürmüz’ün isteği ile insan kılığına dönen ilk insan çift Maşya ile Maşyoi’nin cinlerin kendilerine yaptıklarını görünce çocuklarını “şefkatlerinden dolayı” yemeleri üzerine Hürmüz/ Ahura Mazda devreye girerek onların yüreklerinden “şefkati” kaldırır ve onları çocuk yapmaya teşvik eder. Elli gün aralıksız “çocuk yapmak görevimiz” diyerek çiftleşirler.

İnsan için “iyi” olan Hürmüz aslında “kötü” gösterilen Ehriman/ Angra Mainyu şeytanının gerçek patronu olduğunu bu olayda kanıtlamıştır. Ebedi köleliklerine isyan eden ilk insan çifti çocuklarının ve onlardan türeyecek soylarının bu aşağılık kölelik düzeninde yaşamalarını görmek, hayal etmektense onları başka imkanları olmadığından “yiyerek” yok etmeyi seçmişlerdir. Çünkü cinler de onları yiyecek, kanlarını içecektir.
Köle emeğine ihtiyaç duyan iyi şeytan Hürmüz de yüreklerinden şefkati kaldırıp cinsel duygularını
. Doğal olarak da “gök tanrılığını” zar oyununda kaybedip “yer tanrısı” olarak kalması yüzünden kardeşi Enlil ile arasındaki uyuşmazlık onun tufan öncesi çıkan isyanlarda ve Tufan’da Ziusudra’yı arttırmış ve insanlığın bu günlere gelmesine sebep olmuştur.

İnsanların “aldanma” içinde oldukları” Kehf 18:50.” ayetin sonunda ifade edilmişti. Ama bu aldanma her halde her ikisine yapılan kölelikten ve ikisinden birisinin “iyi olduğuna inanmaktan” başka bir şey değildir.
Gözcü de elbette yer tanrısı Ea veya onun çocukları ve ordularıdır. Sümer tabletlerinde bu dünya ve güneş sisteminin de içinde bulunduğu “32” takımyıldızın Ea’ya ait olduğu geçmektedir.
Ea, bu dünyada yaratılan Adapa/Adamo/ Âdem’in yaratıcısıdır ve beraberindekileri kurtarması, Marduk’u (oğlunu) yaşam odasında yaratıp, ardından darbe ile baş tanrılığa getirmesine uzanan maceralarını bizlere okutmuştur.
Nuh halkı gemiye binmeden önce!


Mu, Atlantis kıtaları ve onların türü olan halkları korumak için de muhakkak bir devin kalmış olması gerekir ki bunu da Tevrat’ta görüyoruz;
m-Yecüc- Mecüc
Şimdi, kendilerine köle olarak yarattıkları devler ve cüceler yani Yecüc (Dev)/Mecüc(Cüce) Tevrat ve İncil  ayetlerinde de Gog (Dev)/Magog (cüce) olarak yarattıkları varlıklar konusunu inceleyelim;
Tevrat Yaratılış Bölüm 9:1 ve 10:2,3,4,5;

Nuh'un Oğulları
Yar.9: 18 Gemiden çıkan Nuh'un oğulları Sam, Ham ve Yafet(s) idi. Ham Kenan'ın babasıydı.
Yar.10: 2 Yafet'in oğulları: Gomer, Magog, Meday, Yâvan, Tuval, Meşek, Tiras.
Yar.10: 3 Gomer'in oğulları: Aşkenaz, Rifat, Togarma.
Yar.10: 4 Yâvan'ın oğulları: Elişa, Tarşiş, Kittim, Rodanim.
Yar.10: 5 Kıyılarda yaşayan insanların ataları bunlardır. Ülkelerinde çeşitli dillere, uluslarında çeşitli boylara bölündüler.”
172- Asena, Atlas ve Zues- Grek Cin/ Şeytan tanrıları.
Yafes peygamberin ikinci oğlu Magog Arapçası Mecüc Türkçesi “Cüce” demektir. Yafes peygambere dünyanın 3/4’ü verilmiştir. Tevrat’a göre adı da zaten “genişlik” demektir. “5.” Ayette geçen “su kenarında yaşayanlar” yani denizci kavimlerdir. Orta Asya’da da iki veya üç büyük deniz olduğu jeologlarca tespit edilmiştir.

Birincisi Taklamakan çölü, ikincisi Aral Gölü ve bir de Moğolistan’ın üst kısımlarında olduğu yazılmaktadır. Ayrıca Mu kıtasının yeri de Filipin, Endenozya Adalarının aşağısında Güney Amerika Kıtasına yakın yerlerde büyük bir kıta olduğu anlatılmaktadır. Yani onlar da denizcidir.
Muhtemelen yeryüzünün de eski hakimi olduklarından, göksel savaş sonrasında da yeryüzünün idaresi “değiştirilmiş” olan yeni türlerine teslim edilmeliydi. Savaştıkları Marduklu kolonicilere karşı da muhtemelen bir “Gog” yani dev onları korumalıydı.
İşte Tevrat’ın tanrısı Yahudileri Mısır’dan çıkarıp Kenan topraklarında çoğaltınca, Musa’nın ardından gelen ikinci peygamber Yeşu aracılığı ile Gog’a savaş ilan etmekte ve meydan okumaktadır;

Gog Kınanıyor
BÖLÜM 38
Hez.38: 1 RAB bana şöyle seslendi:
Hez.38: 2 "İnsanoğlu, yüzünü Magog ülkesinden Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi Gog'a çevir, ona karşı peygamberlik et”.
Hez.38: 3 De ki, 'Egemen RAB şöyle diyor: Ey Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi Gog, sana karşıyım”.
Hez.38: 15 Sen ve seninle birlikte birçok ulustan oluşan tümü ata binmiş büyük bir kalabalık, güçlü bir ordu uzak kuzeyden geleceksiniz.”

Bölge olarak ayette geçtiği gibi (Yar-10:5) “su kenarında” yaşamaktadırlar ve Orta Asya da “Yafes’in oğlu Magog’a” verilmiştir. Ayrıca Anadolu’da da yerleri vardır. Savaş “uzak kuzeyde oturan Gog’a “ açılmıştır. Bu “uzak kuzey”, Yahudilerin yerleştiği Lübnan- Filistin’in kuzeyinde kalan Anadolu mu yoksa Orta Asya- Sibirya bölgeleri mi takdir artık sizin.
Sonra da ikinci kitap olan, İncil’e bir göz atalım;

Vahiyler-Şeytanın Sonu:7-10
7-“Bin yılı dolunca şeytan kapatıldığı yerden çözülecek”.
8-“Yeryüzünün dört köşesindeki ulusları kandırmak için yerinden çıkacak. Gog ile Magog’un (*) ordularını savaş için bir araya toplamaya gidecek. Onların sayısı denizin kumu gibidir”.

(*)Gog ve Magog=Devler ve cüceler ya da Kur’an’da “Yecüc ve Mecüc”.Tevrat’a göre Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından olan Magog soyu. Afganistan’da Himalaya dağlarından kıyamet vakti çıkacak yıkıcı, savaşçı bir kavim ya da yaratık ordusu.

9-Bunlar yeryüzünü boydan boya aştılar, kutsal yaşamlıların toplandığı yeri ve sevilen kenti kuşattılar. Ama gökten ateş indi ve onları yiyip yuttu.(*1)

(*1)-Hz. Muhammed’in Miraç görgülerinde de Seyhun Nehrinin kuzeyindeki çekik gözlü kavimler bu sınıfta gösterilmektedir.1200’lerde başlayan Cengiz Han ve ardılı Hülagü Han’ın ve Timur’un akınlarının da Sina yarım adasında Memluk Sultanı Bars Bey’in yarımadayı ateşe vermesi ve topun ilk kez kullanılması ile Moğolların Mısıra girmeleri engellenir.

10-“Onları kandıran iblise gelince ateş ve kükürt gölüne atıldı. Canavarla yalancı peygamber de oradadır. Çağlar çağı gece gündüz işkence çekecekler.”
Magog soyu da Tevrat ve İncil yazarlarına göre, melek olan ve Allah’a karşı gelen dev Gog’un emrine giren Yafes’in oğlunun soyu oluyordu. Onlar öyle deyince takipçileri olan Kur’an da aynı yoldan gitmiştir.

Kur’an Enbiya (Peygamberler) Suresi 21;
21:96. Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler.
21:97. Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. "Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik!" derler.
21:98. Siz ve Allah'ın berisinden, kulluk/kölelik ettikleriniz, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.
21:99. Eğer onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi. Oysaki hepsi orada uzun süre kalacaklardır.”
Ayetler dikkatle okunduğunda 21:98.ayette Yecüc/Mecüc tanımlaması tartışmaya gerek bırakmayacak kadar açıktır. “Allah’ın berisinden” kelimelerini daha önce bu surenin 21:29.ayetinde “İblis/şeytan ve cinler” için kullanılmıştı.
173- Grek şeytan tanrılarının babası Kronos çocuklarını yerken!
21;29. “İçlerinden her kim, "Ben O'nun berisinden/alt mertebesinden bir ilahım!" derse böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri iste böyle cezalandırırız biz.”

Bu ayet açıkça cinlerden veya şeytanlardan biri çıkıp ta “tanrılık” iddiasında bulunursa ona hak edeceği karşılığın cehennem olduğu anlatılmaktadır. 21.99. ayette açıkça “ilah olsalardı oraya girmezlerdi” ifadesiyle “ ilahlık ilkelerinden sapmış melekler” şeytan olmaktadırlar.
Yani Yecüc/ Mecüc bizler değil Cin/Şeytan neslidir. Yani meleklerdir. Benim yaptığım tespit tamamen doğrudur. Ki zaten bu tespiti yapan kavimlerin kendileri şeytan ve iyi veya kötü cinlere tapmaktadırlar. Kendi kitapları olan Tevrat, Kur’an bile onların bu iftiralarını çürütmektedir.

İncil “8”. Ayet te Gog ve Magog’un şeytan olduğunu ve ordularını toplayacaklarını yazmaktadır. İnsanlardan katılanların da kim olacağını o zaman görürüz.

Kehf 18.Yecüc Mecüc
18:94. Dediler: "Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana vergi verelim mi?"
18:95. Dedi: "Rabbimin beni içinde tuttuğu imkân ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza çok muhkem bir engel çekeyim."
18:96. "Bana demir kütleleri getirin!" İki ucu tam denkleştirince, "Körükleyin!" dedi. Onu ateş haline koyunca da "Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim!" diye seslendi.
18:97. Artık onu ne aşabildiler ne delebildiler.”

Kehf Suresi zaten Enbiya suresinden önce inmiştir ve ondaki eksik tanımlamayı da Enbiya suresi düzeltmiştir.
Tespiti ben böyle yaptım ama bakalım İslam ulemaları ne demişler? Elmalılı Hamdi Yazır Hoca efendi, toprağı bol olsun elinden geldiğince eskilerden derleyebildiklerinden seçtiklerimi aşağıya ekledim;

n-Elmalılı Tefsiri Yecüc Mecüc
“YE'CÛC ve ME'CÛC; Yahut Yacûc ve Macûc isimleri Arapçaya başka bir dilden nakledilmiş Arapça olmayan kelimeler olduğu anlaşılıyor. Avrupalılar da bunlara Yagug ve Magug (Gog ve Magog) demişler ve onları şeytan soyundan sayarlarmış. Nitekim orta çağları açan kavimler göçünde Batı Roma İmparatorluğunu istila eden Hunlara böyle demişlerdir ki, Barbar deyiminden daha şiddetli demek oluyor.
Gerçekten kitap ehlinden bazılarının Ye'cûc ve Me'cûc'u Hz. Âdem'in bir ihtilamından meydana gelmişler diye bir efsane naklettiklerini bazı tefsirler de rivayet etmişlerdir. Halbuki Tevrat'ın birinci sifrinin onuncu faslında Yecûc, Yâfis'in oğullarındandır diye açıkça ifade edildiği gösteriliyor. Bu sebeple olmalıdır ki, Vehb b.Münebbih ve daha bazı zatlar, Ye'cûc ve Me'cûc'un Yâfis'in çocuklarından iki kabile olduklarını kesin olarak ifade etmişler ve müteahhirîn (hicrî 3. asırdan sonraki) bilginlerden birçokları da bu görüşe dayanmışlardır. Bununla beraber Kur'ân'da tesniye (ikil) zamiri ile "Yüfsidâni" denilmeyip de "Müfsidûne" denilmesinin, sayıca kalabalık olduklarına işaret olması gerekir. Onun için iki değil, yirmi kabile diyenler olduğu gibi, yeryüzündeki insanların onda dokuzuna kadar Yecûc ve Mecûc'un çok kalabalık olduğunu nakledenler de olmuştur.
Ebu Hayyan der ki: "Bunların sayı ve şekilleri hakkındaki sözlerin hiçbiri sahih haber değildir." Kısaca Ye'cûc ve Me'cûc vaktiyle bir veya iki kavmin özel ismi olsa da doğrusu İslâm dilinde herkesin bildiği mânâ şudur: Aslı ve soyu belirsiz, din ve millet tanımaz karma bir insan topluluğudur ki, çıkmaları kıyamet alâmetlerindendir. Yeryüzünü bozacaklardır.

86-88- Nihayet güneşin battığı yere ulaştı. Yerleşmiş olduğu yerin gün batı tarafından ta sonuna kadar vardı. Tefsir bilginlerinin de yaptıkları açıklamaya göre, Okyanus denilen Atlas Okyanusunun batı kenarına ulaştı. Bu Okyanus denizinde "Halidat" ismi verilen adaların bir zamanlar uzunluk (boylam) başlangıcı olarak kabul edildiklerini kaydediyorlar. Bununla birlikte biz bugün bu Halidat adalarının ne olduğunu tayin edemiyoruz. Özetle uzak batıya vardığı vakit güneşi (sanki) siyah bir çamura batıyor buldu.
Veya "hâmiye" kırâetine göre, kızgın bir pınar içinde batıyor buldu. Tefsir bilginleri buradaki aynı, su pınarı; hamieyi balçıklı; hâmiye'yi de kızgın mânâsına tefsir etmişlerdir ki, güneşi balçıklı veya kızgın bir pınar içinde batıyor buldu demek olur.
Bu şekilde bu su pınarından maksat, okyanus ve özellikle denizin ufuktaki batış noktasıdır. Batıya varıncaya kadar geçtiği memleketlerde birtakım saltanatların batışını görerek giden Zülkarneyn, uzak batıda geçtiği yolda önüne çıkan Okyanus kenarında güneşin batışını seyretmek için ufka baktığı zaman Allah mülkünün genişliği ve yüceliği içinde o koca okyanus etrafı gök ile çevrilmiş bir kuyu havzası gibi sınırlı bir su kaynağı manzarasını alıyor.
Zulkarneyn olduğu iddia edilen Grek İskender!

Fakat içilebilecek parlak ve duru bir kaynak gibi değil, kara balçıkla bulanmış, dibi görünmez karanlık bir kuyu gibi görünüyor ve güneş bunun ufkunda batarken zayıflamaya başlayan parıltısı, allı morlu yansımalarıyla puslar içinde çalkalanarak karanlık bir batağa batıyor da, battığı nokta balçıklı bir göz gibi bulanıp kararırken aynı zamanda renk ve buharıyla kaynayan kızgın bir köz halinde bulunuyor.
Demek Zülkarneyn'in vicdanında güneş batışının bıraktığı intiba bu olmuştur ki, bu müşahedenin en ibret verici mânâsı, en son bir sınırda duracağı kesin olan dünya ululuğunun sınırlı olduğunu görmek ve geçici olduğunu anlamaktır.
"Biz dedik ki: E y Zülkarneyn!..." Bu söz, doğrusu
Zülkarneyn'in peygamber olduğuna açıkça delalet eder.
"Zülkarneyn dedi ki: Her kim haksızlık ederse ona azab edeceğiz..." Demek ki Zülkarneyn azab verme veya iyilikte bulunmak gibi dilediğini yapmakta serbest bırakıldığı halde, yine sebepsiz hareket etmedi. Azab etmeyi zulmedenlere, iyiliği ve mükâfatı da iman edip faydalı işler yapanlara tahsis etti. Güç ve seçimini kötüye kullanmaya kalkışmadı. Çünkü kendisinin de sonunda Rabbine geri gideceğini biliyordu.
89- 90- Sonra da, yani batıda yapacağı icraatı yaptıktan sonra da bir yol tuttu. Batıda batan güneşin doğuya dönmesi gibi, batıdan doğuya giden bir yol peşine düştü, nihayet güneşin doğduğu yere kadar gitti. Yani yeryüzünde güneşin arada engel bulunmaksızın doğduğu noktaya kadar gitti ki bu noktanın, Afrika'nın doğu kıyıları olması ihtimali olsa da açıkça anlaşılan Asya'nın uzak doğusu olmasıdır. Vardığında onu (güneşi) öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki biz onlara, güneşin berisinde bir siper yapmamıştık. Binaları yok, hatta elbiseleri yok. Güneşin altında yanıyorlar. Nitekim bugüne kadar bile Sudan'da, Avusturalya'da böyle çıplaklar vardır. Bununla birlikte maksat, örfte herkesçe bilindiği üzere önemli bir örtü ve siper olduğu takdirde çadırlar bile önemli bir örtü olamayacağından dolayı, bu mânâ çölde yaşayanların çoğunu kapsar.
89:91- İşte o böyle idi. Halbuki onun yanında neler vardı, biz onları tamamen biliyorduk. Yani onların öyle çıplaklığı karşısında Zülkarneyn'in mülkünde o kadar çok sebepler ve vasıtalar vardı ki, tamamını ancak Allah biliyordu. Zülkarneyn'e her şeyden sebep (vasıta) veren Allah, bunları güneşin altına koymuş, bir örtü vasıtası bile vermemişti. Bundan dolayı bunları gördüğü zaman, Zülkarneyn'in ne h isler duyduğunu, ne işler yaptığını da Allah bilir.
89:92- Sonra da diğer bir yol tutmuştu. Batı ile doğu arasında bir yolda gitti ki, bu da ya güneye veya kuzeye doğru olabilir. Bununla beraber tefsir bilginlerinin anlattıklarına göre kuzeye gitti.


89:93- Nihayet iki seddin arasına vardığında,
SEDDETMEK: Bir şeyin gediğini sağlam kapamaktır. İki şey arasına engel olan perdeye sed denildiği gibi, dağa da sed denilir. Nitekim burada iki dağ diye tefsir edilmiştir. Bazıları tabii olana sin’ in ötresi ile "süd"; insan tarafından yapılana da üstünü ile "sed" deniliyor, demiş. Bazı bilginler de birincisi "süd" gözle görünen, ikincisi "sed" gözle görülmeyendir demiştir. Bu âyette iki şekilde de okunduğundan ikisinin de aynı mânâda olduğu anlaşılır denilmiş ise de, bu iki okuma şeklinin değişik birer nükteyi kapsamış olmaları da düşünülebilir. Buna göre iki sed, yapma iki engel olabileceği gibi iki deniz, iki yer kıtası, iki dağ gibi yaratılmış (tabiî); yahut görünen ve görünmeyen de olabilecektir. Tefsir bilginleri, bu "seddeyn"i "iki dağ" diye tefsir etmişlerdir. Ancak bu iki dağı belirlemek için ipucu yoktur. Bu konuda rivayetler ise üç görüşte toplanıyor:

Şekil 175-Bu dünya haritasına göre hesap ediniz. Lacivertler İngiliz Uluslar topluluğudur. Etki alanları daha geniştir. Grek İskender eğer Zülkarneyn ise bu haritaya göre pek de iş yapmış sayılmaz. Zülkarneyn Nereyi sed ile bölebilir sizce? Atlantik ve Pasifik okyanusları Sed olabilir mi? Keşifler çağında, Vatikan Kızılderilileri ve ada yerlilerini bu yüzden mi soykırıma tabi tuttu?


1- Bu iki dağ, kuzeyde doğu tarafında Türk toprağının bittiği yerdedir. Denilmiştir ki Zamehşerî ve Ebu's-Suud bu görüşü benimsemişlerdir. Türk toprağından maksat, Maverâünnehir denilen küçük Türkistan ise, bu görüş, Çin seddi yerine işaret demek olur.
2- Ermenistan ile Azerbaycan tarafında Türkistan topraklarının bittiği yerde denilmiştir. Kâdî Beydâvî bu görüşü tercih etmek istemiştir. Bu görüşe göre bu dağlar, Kafkas dağları ve iki sed arası, Demirkapı yeri oluyor ki İbnü Haldun ve Ebu'l-Fidâ gibi tarihçilerin açıklamasına göre, burada Nûşîrevân bir sed yapmıştı. Ebu Reyhan demiştir ki, bu yerin, insan bulunan meskun yerlerin Kuzeybatı tarafında olması gerekiyor.
3- Kuzeyin son kısımlarında iki yüksek dağdır ki, Hazkiyal/Hezerkyel (a.s.)'ın kitabında "âhirü'l-cirbiya" denilmiştir. Bu cirbiya ismi ise bize Sibirya ismini andırıyor. Bunun ise batı tarafının son bölgesi, Ural dağları, doğu tarafında da Behreng/Berring boğazı tarafları olmasından dolayı önceki sözlerle de ilişkisi vardır. Bu şekilde iki dağın arası İstanoy dağları ile Ural dağlarının arası demek olan Sibirya'nın kendisi midir? Batısındaki Ural dağları ile Kafkas dağları arası mıdır? Yoksa doğusunda Behreng'e doğru Kamçatka tarafındaki dağların arası mıdır, tam olarak belirlemek mümkün olmuyor.

Kur'ân'ın ifadesinde ise bu iki seddin yerini anlayabilmek için, batı ve doğu yönlerinden başka bir ipucu yoktur. Bundan ise Rusya'nın batı tarafı ihtimali olduğu gibi bir zamanlar Asya'nın Behreng boğazından Amerika'ya bağlantısı bulunduğuna ve Zülkarneyn de eski tarihte yaşadığına göre, Asya'nın doğusunda, Amerika'nın batısı n da bulunan Behreng ismindeki yer olması da pek muhtemeldir. Bunlardan başka doğuda Çin seddi, batıda Bâbü'l-ebvâb meşhur olduğuna göre iki sedden maksat, bunların olması daha açıktır denilebilir. Her ne kadar Zülkarneyn'in zamanında bunlar henüz bulunmuyorsa da Kur'ân'ın inişi sırasında bulunmaları ve meşhur olmaları tanımlama için yeterli olabilir. Bu şekilde bu iki sed arasından maksat, Türkistan olması gerekir. Bu da bundan sonraki kavim hakkında zikr edilecek rivayete uygun oluyor.

Kısaca iki sed arasına vardığında onların ötesinde bir kavim buldu ki neredeyse söz anlayamayacak bir durumdaydılar. Yani başka dil bilmedikleri gibi zihinleri basit, anlayışları kıt idi. nın ötresi ve ın esresiyle kırâetlerine (okumalarına) göre; hemen hemen söz anlatamayacak bir halde idiler.

95-Buna cevap olarak Zülkarneyn dedi ki: Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Yani ona ihtiyaç yoktur. Allah tarafından bulunduğum makam, malî kuvvet ve diğer vasıtalar itibariyle sizin tasarladığınız dereceden daha yüksek ve daha faydalıdır. Ben, sizin öyle malî ücretinize tenezzül etmeksizin istediğinizden daha iyisini bağış ve armağan olarak yapa b ilecek bir güç ve yetenek içindeyim.
Öyle ise siz, bana güç ile yardım ediniz. Yani malî masrafa karışmayınız da adamla, işçi, sanatkâr, araç gereç temin etmede emrimde hazır bulunarak fiilen yardım ediniz. Ben onlarla sizin aranıza sağlam bir du v ar yapayım. Yani sedden daha sağlam bir şey, daha büyük, daha sağlam bir gergi yapayım. Bu duvarın o kavim ile Ye'cûc ve Me'cûc arasında yapılması, söylendiğine göre adıgeçen iki sed arasında değil, onların ötesinde bir yerde olması gerekir. Çünkü bunu i s teyen o kavim, seddin ötesinde bulunduğundan dolayı, Ye'cûc ve Me'cûc ile araları daha ilerde olması gerekiyor.

96- Bana demir kütleleri getirin.
"ZÜBER" "Zübre"nin çoğuludur. Zübre, büyük demir parçası demek olup Kamus'ta zikredildiği üzere örs mânâsınada gelir. Yani demir aletler ve takımlar ile demir kütlelerini, demir cinslerini getiriniz dedi, getirdiler. Nihayet iki ucun arasını denkleştirince iki sadef, karşılıklı iki baş veya iki yanı meydana getiren iki eğik ki; buna iki dağ, iki dağın tepeleri veya tepeleriyle kenarları arasındaki yanları, yani yamaçları demişlerse de o kavim ile Ye'cûc ve Me'cûc arasında seddin bir sınırını oluşturan karşılıklı iki uç veya sedde konulan kütlelerin bitiştirilecek yanları demek de olabilir.

Karşılıklı iki uç arasını düzeltince "Körükleyin" dedi. Onu tam bir ateş haline getirdiği vakit "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi. Bunu bazı bilginlerin dediği gibi demir kenetli, bakır perçinli kayalardan meydana gelmiş bir bi n a gibi anlamak mümkün olabilir. Fakat ifadenin görünüşü bundan çok yüksek bir sanat ve işleme bağlı olan demir tuğlalı, bakır sıvalı öyle bir bina tasvir etmektedir ki, zamanımızda çok ilerlemiş olan sanat eseri ve sanayi vasıtaları ile bile onu imal etme y i düşünmek zordur.
Demir kütlelerinden bir dağ ördürüp de körükleyerek tamamını bir ateş haline getirdikten sonra üzerine erimiş bakır dökmek şüphesiz korkunç bir işlemdir. Acaba eski medeniyette demircilik böyle dehşetli bir ateşi idare edecek, böyle büyük bir işlemi yapabilecek kadar yükselmiş miydi? Olabilir. Fakat bunu ya tefsir bilginlerinin dedikleri gibi Zülkarneyn'in bir mucizesi kabul etmek veya bununla beraber sanatın gelecekte ilerlemesinin mümkün olduğuna işaret etmekle, yapılan duvarın son derece kuvvet ve sağlamlığından bir kinaye ve misal gibi anlamak daha açıktır.
Yardım etme işi daha fazla bu manaya bir ipucudur denebilir. Yani o kavmin kuvvet ve gayreti ile Zülkar-neyn'in o yardımı, Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı öyle herkesi aciz bırakacak bir duvar meydana getirdi ki, bunun sağlamlık derecesini anlayabilmek için, körüklenerek ateş haline getirilmiş demir kütleleri ile; harcı, sıvası erimiş bakırdan meydana gelen yalçın bir sed tasarlamak gerektir.
97-Bu şekilde hem bir sed, hem bir süd (kapı) olan bu duvar öyle yüksek ve sağlam bir şey oldu ki, o Ye'cûc ve Me'cûc artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. Halbuki ne yüksek dağlar aşılmış, ne sağlam istihkamlar delinmiştir. Demek ki bunun sırrı Zülkarneyn'in döktüğü akıcı maddedeydi. Demek ki o, normal bir madde değil, ilâhî bir kuvvetti.
98- Onun için dedi ki : Bu Rabbimden bir rahmettir. Yani ne sizin işinizdir, ne benim; yalnız Allah'ın nimetlerinden Allah'ın bir lütfudur. Bununla beraber bunun da bir eceli (sonu) vardır. Rabbimin vaadi geldiği vakitte, onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi hakdır. Kıyamet muhakkak kopacaktır. İlerde Enbiyâ Sûresi'nde geleceği üzere "Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'un (seddleri) açılıp da her dere tepeden boşaldıklarında" (21/96) âye t inin sırrı belirip Ye'cûc ve Me'cûc çıkacak, yeryüzünün düzeni bozulacak, kıyamet kopacaktır. Bazıları bunu Çin seddi zannetmişler ve bundan dolayı Ye'cûc ve Me'cûc'un, Moğollar ve Tatarlar olduğu hayaline kapılmışlardır.

Aslında Pekin civarında denizden başlayarak Altay dağlarının altlarına doğru yüzlerce saatlik bir mesafede uzanıp giden Çin seddi, hicretten dokuz asır kadar önce dördüncü Çin sülalesi devrinde, kuzeyden Moğol ve Tatarların saldırılarına karşı yapılmış olduğu tarihî bir bilgi olarak naklediliyor ve büyük eserlerin en büyüklerinden sayılıyorsa da yapılmasından fazla bir zaman geçmeden aşılmış, geçilmiş olan bu seddin sağlamlığı ve yapılış şekli, Kur'ân'da zikredilen vasıflara uygun olmadığı anlaşılıyor.
Diğer taraftan bazıları da Demir kapı seddi demişler ve bundan dolayı Ye'cûc ve Me'cûc'u bu günkü Rusya sahasında düşünmüşlerdir ki, bu sed de harap olmuştur. Doğrusu Kur'ân'daki vasıflar, ikisine de uygun olmadığı gibi, diğer yerlerde bilinebilen sedlerin de hiçbirine uymuyor.


Narnia Günlükleri filminde olayların yaşandığı bölge
M.Ö.2500'lerdeki Van ilimiz ve etrafıdır.
Bölge halkı cinlere ve şeytanlara tapanlardan
oluşan halklardı. Şatanazmin merkeziydi. İşte filimden bir Cin.
Yecüc Mecüclerin Türkler değil bölge halkı
Arami, Arman (Ermeni), Süryani, Hititler, Mısırlılar, Greklerin
olması gerekir. Çünkü devlerinde cücelerinde yerleri Ortadoğudur.
Allah doğrusunu daha iyi bilir ya, Kur'ân'ın bahsettiği bu duvar, Zülkarneyn'den onun yapılmasını isteyen kavmin bu sayede oluşturdukları toplantı kurulları olsa gerektir ki, demir kütleleri gibi dayanıklı ve sağlam olan unsurlarına akıtılan Allah feyzi ile meydana gelmiş olan maddî ve manevî bir sed demek olur. Eğer bu kavim tefsir bilginlerinin naklettikleri şekli ile Türk idiyse, burada, Zülkarneyn'e kuvvetle yardım eden Türklerin geçmişte yeryüzünü bozgunculuktan kurtarmak için ettikleri hizmetin önemi anlatılmış olduğu gibi, yüce Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra İslâm'a yapacakları hizmete de işaret edilmiş demektir. Ve şu halde Türklerin yok olması, Ye'cûc ve Me'cûc seddinin yıkılması ve yeryüzü düzenini bozulması demek olacaktır ki, kıyametin alâmetlerindendir.

Özetle doğu ve batıyı dolaşan Zülkarneyn'in en büyük işi, sırf Allah'ın bir rahmeti olan bu duvarın yapılmasıdır ki, yıkılması yeryüzünde insanlığın pek büyük bir felaketi olacaktır.”
Elmalılı hoca Türk Milletini yücelten bir yorum getirmiş ve ben de buna katılmaktayım. Hatta Mu kıtası hakkında yazılanlar ve çizilenler de eklenince hocanın tespiti gerçek ve doğru tespittir. Ama aşağıda okuyacağımız hadislerde yani bizzat İslâm peygamberinin sözlerinde Türklere hiç de o gözle bakılmamaktadır.
Bence peygamber ya vahiy ettiği Kur’an’ı anlamamıştır ya da halkının ve komşu kavimlerin “cin ve şeytanlara” taptığı bir ortamda, onları iyi ve tek olan bir cine tapınmaya ikna etmek hem de heykelleri ve resimleri o zaman için ortalarda iken kolay bir iş değildi. Düşünün, Araplara “Rahman” adını tanrı olarak kabul ettirememiş ve Kâbe’nin en büyük şeytanı/ Cini Hubel/ Lah/ Ellah/ Allah putunu mecburen yeni dinin tanrısı yapmak zorunda kalmıştı.

Ki, Kafirun Suresi 109:4- “Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim”. Ayetine rağmen Kâbe şeytanı /Cinni El Lah/ Allah/ Hubel Hicaz Araplarının ısrarları üzerine Kur’an’ın baş tanrısı olmayı başarmıştı.
Ama peygamber en azından o bu cinlerin ve putların heykel ve resimlerinin tümünü kırdırdı, yaktırdı, yok ettirdi. Bu bile büyük başarıdır.
 Öte yandan “hepimiz Yecüc/ Mecüc ordusuyuz”   diyecek hali de yoktu. Aynı Yahudi Tevrat’ı ve Grek İncil’inin kurnazlığını o da böylece sürdürmüş oldu.
Şimdi, asla hak etmediğimiz şekilde tanımlanmamızı okuyalım;

o-İslâmî Hadislerde Yecüc- Mecüc;


Sidon harabelerini kazan Osman Hamdi Bey'in
kızına hediye ettiği madalyondan
Yecüc- Mecüc Dev  ve Cüc tasviri.
Tevrat'a göre Sidon Devlerin yaşadığı bölgedir.
İşte aşağıda Hz.Muhammed (S.A.V)’nin bizzat kendi hadisleri;
“Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Bu hadise dikkat etmek gerekir. Peygamber, Burak adlı bir at/ araç ile Kudüs’teki “muallak Taşının” üstünden Cebrail eşliğinde Mirac’a yani göklere çıkarıldı ve cennetleri gördü yani göğün katlarını oluşturan galaksileri, Nebulaları, takımyıldızları gezdi. Orada kendisine izin verilenler ile görüşmeler yaptı. Yani Mecüclerin ülkesi gösterilen Orta Asya’ya veya Sibriya’ya gitmedi ancak yükselirken gördüyse de ne olduğunu anladığını bile sanmıyorum. Mirac’ta konuştuğu Yecüc ve Mecücler göklerde yaşayan ve Allah’a tabi olmamakta direnen göksel varlıklar olarak anlaşılmalıdır.

Bir diğer hadis;


Amerikan askerleri öldürdükleri Afgan askerlerinin üstüne
"Yecüc- Mecüc" olduklarından mı İŞİYORLAR?

“Küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer, Türkler’e (Yecüc- Mecüc’e) karşı savaşlar yapmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır.”

“Türkler ne yaman bir düşmandır. Onların düşmanlarına verecekleri ganimet, çok az, alacakları pek çoktur” dediğini okuyoruz.
Abdullah Bin Büreyde’nin babasından hikâye ederek anlattığına göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki;
“Sizler, şüphesiz, çekik gözlü, bir kavimle çarpışacaksınız. Onlar sizleri üç defa sürüp kovalayacaklar ve sonunda Arap yarımadasında size yetişeceklerdir.
Birinci istilada onların önünden kaçanlar kurtulacaklardır. İkinci takipte de bazılarınız kaçıp kurtulacak, bazılarınız helak olup gideceklerdir.
Üçüncüde ise onların istilalarının kökü kesilecektir.”
İslam Hadis İlminin büyük yazarlarından biri olarak tanınan Aliyyül Kari’nin “Türklere dokunmayınız, ilişmeyiniz” hadisine ilişkin İslamcı açılımı ise aşağıdaki gibidir;

p-TÜRKLER MAYMUNMUŞ;

Narnia (M.Ö.2500’ lerde Van Civarında yaşamış halk ve devletin adı. Krallarının adı da Russ’tu. Kynk.) filminde ülkemizde yaşadığı iddia edilen bu Keçi şeytan adam günümüz Arap ve Yahudilerinin, Aramilerin, Ermenilerinin, Ruslarının, Greklerinin, Avrupa'nın atalarıydı. Sizce Kim maymun ya da Yecüc- Mecüc? Kim cinlere ve şeytanlara taparmış?
“Türklerde insanlığa has yumuşaklık ve çelebi insanlara mahsus merhamet yoktur. Belki onlar başka bir tür insan cinsidirler. Onlara insan değil de nesnas (uzun kuyruklu bir maymun türü)denilse daha uygundur. Türkler, Yecüc ve Mecüc artıkları ve onların kardeşleri ve temsilcileri olduklarını söylemek onların neme nem insanlar olduklarını beyan etmeye kâfidir. Bununla beraber hiçbir şek ve şüphe edilmemelidir ki onlar son derece zararlı ve fesad ehlidirler. İslam ülkelerine ve Müslümanlara verdikleri zararın haddi hesabı yoktur. Allah onların yüzlerini kıyamete kadar bize göstermesin.” Kaynak-Mirkatü’l Mefatih)

Kaynak adları, Hz. Muhammed’in hadislerini toplayan altı kişiden en doğru yazmakla ünlenenlere aittir. Buhari-K. Cihad 95,96; Müslim K. Fitan 63,64-66

Çünkü,o da atası Hz. İbrahim gibi kendilerine en uzak yerden düşman seçme alışkanlığını tekrarlamıştır. Her yaratılan yeni kavim kendisine dost ve düşman seçer.Onlar da öyle yapmışlardır.
İslam orduları İran'ı feth etmiş ve Ceyhun nehri kıyılarına dayanmıştır.Çünkü Hz.Muhammed onu ve arkadaşlarını bu bölge halkından oldukça korkutmuştur.

Haber kendisine ulaştığında Hz.Ömer Hz. Muhammed'in kendisine verdiği bilgiler dahilinde kaygılanır
İşte bir de Hz.Ömer’in Taberi’den alınan bir kaygısı:

“Keşke oralara kadar ordu göndermemiş olaydım.Ceyhun nehri ile aramızda ateşten bir deniz olmasını ne kadar isterdim.Çünkü oraların ahalisi (Türkler)oradan çıkacak ve üç defa dağılarak yeryüzünü istila edeceklerdir.Üçüncüsü onların sonu olacaktır.Bu bela ve müsibetin Müslümanların üzerine gelmesinden ziyade Horasan ehlinin üzerine gelmesi benim için evladır.”


r-Hadislerle Arap Milliyetçiliği örnekleri işte;
 “Arap’lar Arap’ların eşitidir. Mevali de Mevali’nin. Ey Mevali, içinizde Arap’lar ile evlenmiş olanlar suç işlemiş olurlar, kötü yapmış olurlar. Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi
“Ey Arap kendinden olanla ve kendi denginle evlen ve yapacağın çocukların safiyeti bakımından dikkatli ol ve asla zenci ile evlenme. Çünkü zenciler çarpık yaratık olduklarından onlarla evlenenlerin çocukları sakat ve çarpık doğar.” Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi

Bir hadiste Hz. İsa’nın Peygamberimiz (sav)’e Mirac sırasında şunları söylediği bildirilmektedir:

Şekil 178-Günümüz Yahudi Mason tarikatının taptığı cin/ şeytanlardan biri. Sizce kim şeytana tapıyor?
“Yecüc ve Mecüc her tepeden saldırmaya başlarlar. Ve uğradıkları her suyu içip tüketirler, karşılaştıkları herşeyi bozup altüst ederler, bunun üzerine halk feryad ederek Allah’tan yardım diler. BEN DE (HZ. İSA) ALLAH’A DUA EDEREK Yecüc ve Mecüc’ü öldürmesini isteyeceğim. Bu duam kabul olacak ve yer onların leşleriyle pis pis kokacak. Ben Allah’a tekrar dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su onları taşıyıp denize atacaktır”

Kripto Ermeni veya Harran Sabi’si Hermesçi olan Said Nursi Deliüzzaman bir sözünde Dabbetü’l Arz’ı (Gog-Deccal) şu şekilde tarif etmektedir:

O Dabbe bir nev'dir (tür, çeşit). Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye (hayvan topluluğu) olacak. Belki "bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi..." (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde (bedeninde) dişinden tırnağına kadar yerleşecek.32
...Allahu a'lem, o Dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak...
Bediüzzaman bu sözünde, Dabbenin tek büyük bir hayvan olursa her yere yetişmesinin mümkün olmadığına, bu nedenle de bir tane hayvan değil, bir hayvanlar topluluğu olduğuna dikkat çekmektedir.
„...’bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi.’ (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek...“

İncil de Yecüc- Mecüc kehanetlerini yukarıdaki kadarıyla bırakmaz;

Ve;
Kıyamet yaklaştığında Kudüs yakınlarındaki Magedon denilen yerde, Şeytanın önderliğinde Gog- Magog denilen yaratıklar türeyecek, Armageddon savaşlarını yaparak tüm dünyada karışıklık çıkaracaklardır.
179- Hz. İsa kendisini çevreleyen gılmanları arasında. Bunlar "üç yaşından büyük olmayanlardan seçilecekmiş1
(1.Dünya Savaşında Çanakkale’ye saldıran İngiliz savaş gemilerinden birinin adı da “Armageddon” du hatırlayalım.)
Bunun akabinde, Hz. İsa yeryüzüne inecek  kendisine inanan geçmişteki insanları dirilterek bin yıl
(Milenyum ) yer yüzünde adalet ve egemenliği sağlayacaktır.
" Rab'bin kendisi, bir emir çağrısıyla, baş meleğin seslenmesiyle ve Tanrının borazanıyla gökten inecek. Önce Mesih'e ait ölüler dirilecek.” Selaniklilere 4. Bab, 16-17

Bundan sonra Kıyamet olacak;

Tanrı Öfkesinin bağbozumu-Vahiy 19-Melek orağını yeryüzüne salladı, bağbozumunda yeryüzünün üzümlerini topladı. Bunları Tanrı’nın kızgınlığında üzümün çiğneneceği büyük tekneye koydu (Yani insanların kanlarını çıkarıp içecekler)
20-Tekneye basılan üzümler kent dışında çiğnendi. Tekneden AKAN KAN (*) üç yüz yirmi kilometrelik bir alanı kapladı, atların gemlerine dek yükseldi.
Yahudi olmayan kavimlerin bu şekilde şıralarını çıkardıktan sonra da kuşlara yem edilmesi ve son olarak da dünya ile birlikte ateşe atılmaları var.
Ancak Yahudiler ve Hıristiyanlar öyle cennete kolay gidemeyecekler, onların temiz ve seçilmiş olanlarından sadece hiç kadınla ilişkiye girmeyen ve bu yola kirlenmeyen J) oğlanlar Cennete gidecekler. İşte ayeti.

Bir kilise ikonunda İsa "3" yaşlarındaki
Gılmanlarıyla resmedilmiş.

İncil "Yuhanna Vahiy-Kuzu ve Kurtulanlar 1-5; “Sonra Sion Dağında Kuzuyu (Allah-İsa) ve onunla birlikte 144.000 kişinin durduğunu gördüm... Bunlar kadınlarla ilişki sonucu lekelenmeyenlerdir. Çünkü kız oğlan kızdırlar. Kuzu her nereye giderse Onun ardı sıra gidenlerdir. İnsanlık içinden Tanrıya ve Kuzuya kurtulmalık (fidye) karşılığında sağlanan ilk üründürler. “
Hıristiyanların imanı yerinde olanları ve Yecüc-Mecüc’e karşı Armagedon savaşlarına katılanlar ise “Yeniden yaratılacak dünyada her kusurdan arınmış cennet yaşamına devam edeceklerdir. Yani cennet yok. Gene burada devam.(Vahiy son bölüm olsa gerek. Her şeyde de sayı numara vermekten bıktım) Merak eden açsın okusun.

Zeus'un gılmanı Ganimedes- Promoteus da Ateşi yürütmektedir.
Tevrat’ta Allah’ın “erkek çocuk” aldığını kanıtlıyor
Say.8: 18 “İsrail'de ilk doğan erkek çocukların yerine Levililer'i seçtim”
Kuran Vakıa Suresi-17-“Çevrelerinde ölümsüzlüğe erdirilmiş gençler (gılmanlar-oğlanlar) dolaşırlar.”
Tur Suresi-24;”Kendilerine ait sedefte saklı inci gibi civanlar dolaşır çevrelerinde”

Yani öyle bir Allah düşünün ki, cennetine “oğlan” dolduruyor ”Keyfine düşkün bir Allah” olmalı.
Bunun nesine tapılır ki? Anlayan beri gelsin. Bunlar apaçık başka yıldızların kavimleri işte. Kıyamet denilen günde topluca gelip “bağbozumu yapacaklar. Bizleri yiyecekler. Nesine tapılır ki bunun. Aslında askeri tedbirler almak gerekmiyor mu?
Neyse zaten az kaldı, tapınaklar insanları kurtarır umarım.J)

Buraya kadar “şeytana tapıp” başkalarını “şeytanın askeri” ilân etmeye meraklı işgalci ve soykırımcı, hileci (Grek, Yakup, Paris adları hileci, üçkâğıtçı” demektir.),sahtekâr tüccar, eşcinsel, cinsi sapık, insan kurban eden, cinlere, şeytanlara tapan ve ırkçı batının, masum “çoban” kavimlere attığı iftiraları okuduk. Yani, dev ve cüce kavimlerden oluşan göklerdeki kötü cinlerin yeryüzüne ineceklerini ve Asya’nın “çoban” kavimlerinin bunların askeri olacaklarını iddia ederek ezeli düşmanlıklarını ve yeryüzüne “tek ırkın” hâkim olmasını isteyen, başkalarına “yaşam hakkı tanımayan”  hileci ve üç kâğıtçı kavimlerin bu dinlerinden herkes acilen kurtulmalıdır.

TÜRKLER YECÜC MECÜC DEĞİLDİRLER


Eski Türk masallarında ve yine Türk olan Keloğlan masallarında geçen zengin,bereketli toprakların,hazinelerle dolu evlerde oturan devlerin olduğu "Kaf Dağı" ardında bulunan, devlerle hizmetçileri cücelerin yaşadığı ülke..
"Orta Asya'dan bakıldığında elbette, Kafkaslardan (Kaf=Dağ;Kas=Sarp,yüksek) Ağrı,Cudi, Zağros, Hindikuş ve Himalaya dağlarının ardındaki kavimlerdir.Yani,Hindistan,İran,Anadolu, Yunanistan, Mısır bölgeleridir.

Bu zenginlik nedeniyle Konfiçyus'un ve Tao'nun kitaplarında bile "Batıya göç" kutsal olarak gösterilir.Hatta Tao,diğer adı ile Lao Zu bile,"Tao Te King" adlı 500 kelimelik kitabını bitirdikten sonra bir ineğe binerek "Batıya göç" eder ve bir daha kendisinden haber alınmaz.
Timur istilalarına kadar batıya olan göçler,işgaller hep bu zenginliği ele geçirmek için yapılmıştır.
Yani,gerçek Yecüc-Mecüc kavimleri kendileri olan bu milletler,eski Mu Kıtası dini olan RA-MU dinini ters yüz ederek,kendilerini "kutsanmış temiz",bizim gibi gerçek,temiz kavimleri de "lanetli" göstermişlerdir.

Tevrat'ta her ne kadar Yafes'in soyundan Mecüc-Magok soyunun,İran üzerinden orta Asya’ya yayıldıkları, buralarda savaş,felsefe,bilim alanında büyük gelişmeler gösterdikleri yazılsa da doğru değildir.
Çünkü Yahudilere verilen Kenan toprakları zaten Yecücler ve Mecücler ülkesidir. Yani devler ve cücelerin yaşadığı ülkedir.
Türkler, "Mu Kıtasından" gelenlerdir. Hz.Muhammed de Türklerin "Adem Soyu" olduğunu bir hadisinde bildirmiştir.

İşte aşağıda Hz.Muhammed’in bizzat kendi hadisleri;

“Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Ama Muhammed kendi bildirdiği Kur’an ve hadisleri kavrayamamış veya çarpıtmıştır. Bu şekilde halka verilen hadislerin yol göstermeleri üzerine Araplar İran ve Anadolu üzerine saldırmış ve şeytanlarının yardımıyla ele geçirmiştir. Bize gelmeden önce de Zerdüşt olan Persleri ve Kürtleri de ciddi bir soykırımdan geçirmişlerdir. Süleymaniye’de bulunan bir belgede Arap işgali şöyle anlatılır;

”Kutsal yerler yakıldı. Ateşler söndü ve büyüklerin en büyüğü kendisini gizledi. Arap zülmü Şehrizara kadar olan tüm köyleri harap etti. Kadınlar ve kızlar esir alındı.
 “Yahudi ve Hıristiyanlar “ Kuran’ı sizden iyi bilirler. 250 yıldır Kuran’a da her türlü müdahaleyi de yapmaları ele geçirdikten sonra da İ.S.650’den İ.S.950’ye kadar geçen sürede Araplar sonradan “Mavera ün Nehr” yani “nehrin öte yanı” adını verecekleri Seyhun-Ceyhun nehirlerinin arasında bulunan ve “Güney Türkistan” olarak bilinen bölgeye saldırmışlar ve Hz. Muhammed’in hadisleri doğrultusunda Yecüc-Mecüc” kavmi olarak niteledikleri atalarımızı “Soykırım”a tabii tutmuşlardır.


Dağıstan’da İ.S.716’da Cürcan’da esir aldıkları Türklerden 12.bin kişiyi değirmen bulunan bir su yatağına götürüp keserler ve akan kanları ile DEĞİRMENDE ÖĞÜTTÜKLER BUĞDAY UNUNDAN EKMEK YAPIP YERLER. Buna da “İntikam Ekmeği” derler. Sadece bu şehirde kırk bin Türk Halife YEZİD tarafından vahşice katledilirler.

Yecüc-Mecüc nitelemesinde Arap/İslam bakış açısından Türkler, başta Araplar olmak üzere insanlığa felaket getirici bozguncu, baş belası, bu nedenle de kıyamete kadar insanlıktan duvarla ayrılmayı hak eden bir kavim olarak görülüyor.
Bu noktada kimse Türklerin böyle bir duvarla insanlıktan ayrılmadığı, dolayısı ile Yecüc-Mecüc’den kastedilenin Türkler olmadığını söylemesin. Çünkü bu durumda başka bir kavim de yoktur ve de olmamıştır.

Aşağıdaki mektuplar örneğinde olduğu gibi belki de “Son Uyarı” yapma gereği bile duymadıklarını görüyoruz. Kafadan “teslimiyet ve kölelik” önermektedirler ya da “soykırım”   ile tehdit etmektedirler.

Şimdi de Halid Bin Velid’in İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektuba bir bakalım. İranlılar da Yafes’in oğlu Meday soyundandırlar ve ilk kurdukları devletin adı da “Medya’dır. Babil ve Asur’u onlar yıkmışlardır;
“Siz İslam Dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam Dinine girmezseniz, o zaman bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz. Zimmi olun.(Yaşamasına anlaşma ile izin verilen)biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye,(haraç)vermeniz gerekir. Yok bunu da kabul etmezseniz size yapacak bir şeyimiz kalmamıştır. Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat biz öyle bir ordu ile gelmişiz ki, bu ordunun erleri ölümü sizin hayatı sevdiğinizden daha fazla seven kimselerdir.”

Şimdi de Hıristiyan fatihlerin Amerikan yerlilerine okudukları “Requerimiento” (Rekverimiento-Uyarı) mektubunu okuyalım;
 Mu ve Atlantis kıtalarını gösteren bu harita
 Kıtalararasın yolculukları göstermektedir.

“Reddettiğiniz veya işi kurnazlığa vurup bizleri oyalamağa kalkıştığınız takdirde sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki Allah’ın yardımıyla var gücümüzle üzerinize saldıracağız, amansız bir savaş verip sizleri boyunduruk altına sokacağız. Sizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı köle haline getirip satacağız. Hükümdarımızın emriyle bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız, mallarınızı alacağız ve sizlere elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız.”
Mektuplar biri birinin aynısıdır. Ancak bunlar açıkça bir tehdit içermekte ve niyetlerini göstermektedir.


Tevrat'ta Türkler "kıyılarda yaşayanlar ve Allah'a ilk bel bağlayanlar*" olarak da geçmektedir. Biz, Nuh soyu değiliz. Bütün bu iddialar Musa'dan 800 yıl sonra Tevrat'ı yazan Ezra'nın uydurmalarından başka bir şey değildir.

İşte Kuran'dan bir ispat;
"İsra Suresi :5-Bu ikiden birinin vakti gelince üzerinize pek güçlü olan kullarımı göndereceğim. Onlar da yurdunuzda her şeyi araştıracaklar.Bu yerine gelecek bir vaattir. "
"Her yeri araştıracak olan pek güçlü kullarım" diye tanımlanan millet Cengiz Han ve sonrası gelenlerdir.
Eğer bunlar Yecüc-Mecüc ise Tanrı bunlara neden "Lanet kullarım" demiyor da methediyor?

Türk milleti, bu uydurma yecüc-mecüc milletince yapılan çok büyük iftiralara maruz bırakılmıştır. Sebebi de, Tanrılarının bile ayar tutturamadığı için aramıza saldığı bu Tüp Bebeklerden türeme kavimleri aramızda yaşatmamızdan, genetiklerini güçlendirmemizden başka nedir ki?

İyilik et kemlik bul.
Haritadaki İngilizce metnin tercümesi;"İ.Ö.70.000 yıl önce kutsal kitapların esinlenip yazıldığı yerin coğrafi yerleşimi."
Şekil 181-M.Ö.70.000'LERDE YAZILMIŞ KİTABA GÖRE MU'KITALI DÜNYA HARİTASI Sol altta yazarın 1927 tarihli imzası


İnsanlığın Yıldızlara gidip gelen medeniyetinin olduğu Türklerin anayurdu MU KITASI.
Bana sorarsanız, Zülkarneyn, küresel bir imparatorluk olan, Mu Kıtasının Asya’dan Avrupa’ya uzanan kolu olan Büyük Uygur İmparatorluğunun Kağanıydı, batıda gördüğü “güneşin balçıkta batması” ise bataklık olan Hollanda, Belçika, Finlandiya bölgeleriydi ya da Atlantis’in batmasından dolayı çamur olması muhtemel Atlantik Okyanusu da olabilir.


Şekil 182- Büyük Uygur İmparatorluğu Haritası

+

Hollanda ve Belçika bölgesi bu bataklıkları bilindiği gibi önce Atlantik kıyılarına büyük setler ördüler ve bataklık sularını yel değirmenlerinden pompalar yaparak okyanusa pompalayarak kuruttular. Portekiz’den Hollanda’ya kadar bölge efsanelerinde Atlantik Okyanusunda dev yılanlar, ejderler ve canavarlar olduğundan denizciler açılmaya korkuyorlardı. Keşifler sırasında bir çok denizci bu yüzden Atlantik okyanusundaki keşiflere katılamamıştır. Çok kaynak olduğundan buna kaynakça göstermeye bile gerek duymuyorum.
Şekil 183-Sağda Uygur Ecesi, elinde Hükümdarlık asası (Açılır mızrak olur başka hünerleri de vardır) Soldaki Uygur Hanı "6" yapıyorlar. Hanın tacında “tek göz” var.


Ayrıca Uygur Hanının elinde de Sümer tanrılarının açıldığında iki uçlu mızrak olan, “Mumya’nın Dönüşü” filmine de konu olan “Asa” vardır. Sağdaki Uygur Ecesi “sol elinde” bu asayı tutmaktadır ve elleriyle Tanrı soyunun meleklerin işareti olan “6” işareti yapmaktadırlar. (Dedelerimiz de masonmuş bak yav.) Bu arada saltanatın da “Ece’de” olduğunu görüyoruz.

Uygur Ecesinin elinde görülen imparatorluk/ Çobanlık asası/ sustalı mızrak Anadlo tanrıçası Kibele'nin de ellerindedir.

Kibele

Herkes Sami kavmiyetçiliğinin ürünü olan aldatmacalardan, hilelerden kurtularak özüne dönsün!
Yüce Türk Milletine “Mecüc” lanetli cüce diyen şeytanlara ve cinlere tapan Arapların kitabı halen bizlerin bıraktığı kültürün bozulmuşu olan şeytana tapma ibadetlerini “haklı gösterme” çabasındadırlar. Kureyş Yezidileri günde sabah ve akşam iki vakit namaz kılarlardı. Kur’an’ın aşağıdaki ayeti bunları “mazur gösterme, kazanma” derdine düşmüştür.

Yezidi İbadeti “İki Vakit namaz”
Kehf 18.28. “Benliğini, sabah-aksam yüzünü isteyerek rablerine yalvaranlarla beraber tut. İğreti dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırıp uzaklaştırma. Ve sakın, kalbini bizim zikrimizden/ Kuranımızdan gafil koyduğumuz, boş arzularına uymuş kişiye boyun eğme. Böylesinin işi hep aşırılıktır.”

Zaten ne olduklarını da kendi şeytan tanrıları onlara ne güzel anlatmaktadır;

Yasin Suresi 36;6- “Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarasın diye gönderildin. Çünkü onlar habersiz gafillerdir. Doğrusu çoğunun üzerine azap gerçekleşmiştir. Artık onlar iman etmezler.”
Artık kıyamet gelmiş ve bir peygamberle uyarılmamış lanetli bir kavim. Kıyamette “uyarmadı demesinler” diye peygamber gönderilen bir kavim. Bunlardan her şey beklenir.

Türk milletine gıcık şeytan tanrı eski kavimlerin “ömürlerini kısaltmayı haklı gösterirken, yer kürenin topraklarını da “kutup bölgelerinden” kırptıklarını/eksilttiklerini” itiraf derdine düşmüştür. Yani toprağımızı çalıyorlar.

 Enbiya 21;44. “Gerçek su ki, biz onları ve atalarını, ömür kendilerine uzun gelecek kadar nîmetlendirdik. Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı?”
Ayrıca tanrının yani Allah’ın öteki koruyucularla göklerdeki cennetine çekildiğini, dünyamızı bıraktığı gözcülerle “gözetlediklerini”, onlara göre “mahlûkat- hayvan” olduğumuzu, günahlarımızı ve sevaplarımızı yazdıklarını, saatimiz dolduğunda “bizleri helak” edecekleri tehdidini de Kur’an’da görüyoruz. Bizim gibi hayvanları bu gözcüler ya da çobanlar neden beklerler?

 Çoban sürüyü neden beklerse ondan beklerler. Neyse Kur’an’ın ifadesini geciktirmeyelim;
Yunus Suresi-11-“ Önünde ve ardında insanoğlunu izleyen melekler vardır. Allah’ın emri ile onları gözetirler. Bir millet iman ve gidişini bozmadıkça Allah o halkın durumunu değiştirmez, Allah bir milletin kötülüğüne hüküm verince artık o hüküm durdurulamaz. Mahlûklar için Allah’tan başka koruyucu yoktur”.
Ya bunlar nöbetten sıkılır da bir an önce dönmek ya da hoşça vakit geçirmek için bize savaş, anarşi ve hayal edemeyeceğimiz felaketler hazırlıyorlarsa yandık ki yandık!
Böyle yanlış yapan melekleri yani vampir cin ve şeytanları tanrı cezalandırabilir mi? Ceza korkutucu olur mu?
Eyüp peygamberi bile şeytanın bir sözü ile “al istediğin gibi dene” diye eline teslim eden tanrının şeytana, kıyamete kadar bizleri yoldan çıkarmak için izin verdiğini ve “geciktirilenlerden olacağını” söylediğini unutmayalım.  Biz Eyüp peygamber olsak hava cıva.
Tanrının cezalandırdığını kabul edelim ama bu ceza çobanın sürüye verdiği cezayı geçmez gibi geliyor. Mahlûkat için tanrı meleğini harcar mı hiç?

Hele şeytan gibi fikir üreten, zeki, işine sadık bir “sınav meleğini” harcayabilir mi?

Onunla kim bilir kaç gezegen dolusu kölesini her an sınava çekmektedir bu tanrı.
Siz tanrı olsanız şeytan gibi usta sınav meleğinizi harcar mısınız?

Şekil 185- Yüksek gökdelenler gökteki Cin vb. varlıklara

"olgunlaştığımızı göstermek için" yeterli değil mi?
İlle gelip yemelerini mi beklemeliyiz? Yoksa “kolaylık olsun” Diye mi?
Bence kıyamet “diriliş” değil de İncil’deki kuşlara yedirme yem etme olayı ile ilişkili gibi geliyor. Dünya bahçesine insanı bırakmışlar, bunca yıldır çıkarılmış, kaybolmuş veya hazırda ne kadar maden, ziynet ve akla hayale gelmedik insan ürünü varsa tümü onlara kalacak. Bahçenin meyveleri sadece “hayvani” yanımızla vereceğimiz lezzetten çok ürünlerimiz daha cazip bir lezzettir.

Ayrıca “olgunlaştığımız” görsünler diye yıldızlara yükselen gökdelenler de dikerek;

“-Görün, gelin, bizi yiyin!” Diye bağırmıyor muyuz?

Dinlerde böyle varlıkların yazdığına inanan akıllı insan türünün bunun tersini yapması, saklanması ve saklaması gerekmez mi?

Onlar da bizlere bu yüzden mi görünmüyorlar dersiniz?

Belki de görünmek için çabalama vardır. Büyük şeytanları İsa gelip bu dünyayı yok edecek ve seçilmiş 144.000 Yahudiye yeni denizleri olmayan yuvarlak bir dünya verecek beklentisiyle özellikle bunları dikmedikleri ne malum!

M.Ö.2000-1500’lerde 75 yaşında “çocuk ve Kenan toprakları” vaadiyle tanrısının peşine takılan, 25 yıl dolaştıktan sonra vefat eden Ur’lu İbram’ın ardılı olduğunu iddia eden Yahudiler ile işbirlikçileri olan kovulmuş İran, Hint, Mısır, Babil büyücülerinin torunları günümüzde ataları İbram’ın vadini İncil’de İsa’nın kıyamette vereceği yeni  ”denizsiz yuvarlak dünyaya” arttırmışlardır.
“Tek tanrıcılığı ve şeytana karşı savaşı ile ” ile öne çıkan Zerdüştlükten İslam’a gizlice “kötünün ve hilenin” öne çıkarıldığı, “iyinin ahmaklığının ve pasifliğinin” çaktırmadan beyinlere zerk edilmesiyle, insanların sinsice şeytana tapınmaya itildiklerini gördük. Bu “yerleşik kavim dinlerine” daha dikkatli yaklaşmak hatta uzak durmak sizlerin tercihine kalmıştır.

Göçebe kavimlerin yerleşik kavimlere, “- dünyanın sonunu getireceksiniz, yerleşmeyin!” diye yalvarmaları, saldırıp engellemeleri, dağ dervişlerinin tüccarları taşlamaları, tüccar, hileci, dünyada güçlü olmak için insanlığın düşmanı olan şeytan ve cinlere kölelik eden yerleşik kavimleri engelleyememiştir.


187- Atom Bombası patladıktan sonraki resmi.
Buna bakan son görüntüsünü görmüş olur.
Önce kör olur ve yanar!
Yerleşik kavim ve göçebe kavim dinlerinde de geçtiği gibi şeytan gerçekten insanların düşmanıdır ve “ ölümlü dünyada güç ve saltanat uğruna” yüz yaşında bulduğu tek oğlunu gözünü kırpmadan şeytana (Yahve/ Allah) kurban eden bir İbrahim örneğine inandırılan insanlara  bu gün sunulan dünya “ömrünü tamamlamış bir dünyadır”.
Dinler hakkındaki bilgiler doğruysa ki öyle görünüyor, göçebe kavimlerin bu gezegeni korumak uğruna artık yapabilecekleri bir şey de kalmamıştır.
Bu yüzden bu kavimlerin dinlerinin “kelime oyunlarına dayalı” kökenlerini bu kadar incelemeye ve açıklayarak tanıtmaya çalıştım.

Ama,Tevrat'ta Nuh oğlu Sam soyundan olduklarını iddia eden Sami soyu oldukları iddiasındaki Araplar, Farslar Türkleri aşağılamaktan geri duruyorlar mı bir bakalım;

Sami soyu güden Siyonistlerin TÜRK MİLLETİNE iftiralarından birisi "TÜRKÇE CEHENNEM DİLİDİR" İFTİRASIDIR. Meğer, Kur'an'ın Türkçeye çevrilmeme nedeni bu sapık inanışmış;


TÜRK DİLİ CEHENNEMİN DEĞİL TANRININ DİLİDİR.

2007 yılında ölen İran’ın önemli din ulemalarından kabul edilen Ayetullah Müctehidi, Youtube’ta da yer alan bir konuşmasında Türk dilinin “cehennemin dili”, Fars ve Arap dilinin ise “cennetin dili” olduğunu söylemiş.

Sözünü de peygamber Muhammet’in bir hadisine dayandırmış. Bu hadisin sözde iddiasının kaynağı olduğunu söylemiş.

Asırlardır "Kur'an-ı Kerim'in Türkçeye çevrilmesinde demek bu yüzden karşı çıkmış bu şerefsizler." Yani biz zaten cennete giremeyeceğiz okumasak da olur. Bu şeytanın döllerine köle yaratıldık öyle mi? Vay sizin dininize de kitabınıza da inananın aklına sıçayım sizin de elbette, ölmüş de olsanız.


Azerbaycan’ın Araz News haber sitesinde 08 Nisan 2014 tarihinde bu konu işlenmiştir.

İran’ın I. Dünya savaşından sonra İngiltere’nin yaptığı Yeni Dünya Düzeni gereğince İran’ın başına sözde “Fars” olduğu iddia edilen Şah Rıza’yı getiren ve Türk katliamı yaptıran ırkçı İran kültüründe büyüyen bu şeytan Ehrimanın oğlu, ırkçılıkta epey ileri gitmiş.

Çünkü peygamber Muhammet’in hadislerinde özellikle Yecüc-Mecüc konusunda Türklerin kast edildiği, “çekik gözlü, yüzleri kalkan derisi gibi kırmızı, savaşçı, çevik, asla bulaşılmaması gereken kavim” şeklindeki ifadesinden ve diğer hadis kaynaklarında da “Türk” adının Muhammet tarafından kullanılmadığını tespit ettiğimize göre Ayetullah Müctehidi Tehrani adlı kendisini “Allah’ın kelamı=Ayetullah” ilan etmiş sapığın iftirası kesinlikle hadislere dayanmamaktadır.

Ama böyle bir inanış var mıdır, varsa nerede geçmektedir ki bu şeytan Ehriman’ın dölü bunu öğrensin ve bu terbiyesizliği yapsın?

Evet, böyle bir ifadeye yakın zamanda, “google kitaplar” da rastladığım, ABD’li profesör Justin Perkins’in 1843 yılında ABD’de yayınladığı “Eight Years in Persia=İran’da Sekiz Yıl” adlı araştırma kitabında, kendisinin İran Urumiye’de Türkçe öğrenirken öğrendiğini anlattığı yazısında gördüm. Ve o konuyu dilimize çevirdim;

Eight Years in Persia- Harward Unıv. Yayınları 1843 Justişn Perkins. S.223;

“.......Nasturi rahibimiz, baş rahip, ve vaiz Haziranın ortalarında, Tebriz'de çıkan veba salgını yüzünden evlerine gittiler. Urumiye'den yakında ayrılma ihtimali içinde Tebriz'e dönmelerinin uygun olacağını düşünmemiştim. Bizi terk etmelerinden sonra dikkatimi Türkçe öğrenmeye vermiştim. Azerbaycan Türkçesi, yazılı bir dil değildir ve öğrenme olanakları sağlamak da sınırlıdır. Bu dilden, Türkçe-İngilizce on bin kelimelik bir sözlüğü Alman misyonerlerin hazırladıkları küçük dil bilgisi sözlüklerinden yararlanarak düzenledim. Bunlar, mükemmel olmasalar da görevimiz esnasında zaman zaman gerektiğinde yardımcı olmaktadırlar.

Burada konuşulan yaygın Türkçe, farsça ve Arapça ile zenginleştirilmiş, parlatılmış Osmanlı Türkçesinden farklıdır ve bölgenin şartlarına göre halkın biçimlendirdiği karakterleri içerir.

....Türk dili, fazlasıyla doğal olup, dilde hakimiyete, komutaya dayanır. Eski Sakson dilimizden çok daha görkemli olan, kendine özel ses bükülmeleri, düşmeleriyle kendi anahtarı altında yuvarlanır gider.

Efsanede geçtiği gibi, “Yılan, Havva'yı baştan çıkartmayı arzu etti” ifadesi, yaygın konuşulan üç doğu dilinden biri olan tartışma ve ikna edici özelliğe sahip Arapçadan yapılmıştı. Havva, kibar konuşmayı, aşkı ve cinsel tahriki işaret eden Fars dilinde Adem ile konuşmuştu.

Melek Cebrail, onları cennetten kovmakla görevlendirildi ve, Arapça, Farsça ve homurdanarak boşuna zaman kaybettiğini gördü ve gök gürültüsünü andıran ve tehdidin dili olan Türkçe yapılan bir uyarıyla kovma işlemi gerçekleşti.

Sonunda Cebrail konuşmaya başladı, korku yüreklerini kapladı, aceleyle kaldıkları mutluluk mekanını terk ettiler.”

Bu karakteristik özelliğini hala barındıran Türkçe, İstanbul ve Küçük Asya'da hakim bir dildir. Fakat uzak doğuda öne çıkan büyüklerini, Muhammedi Türkçe olarak işaret edenlerin dillerinde,alçalan, yükselen, dileyen ses tonlarıyla bükülebilen ve galibiyeti ifade eden, konuşanlarının hürmet ettiği bir dildir.

Kuzey İran'da bütün sosyal sınıflar arasında konuşulan tek dil Türkçedir ve bölgeye gelen misyonerlerin ilk dikkatlerini çeken şey budur....””



İran Cebraili Faravahar. İslam ulemaları da Muhammet de Cebrail'i bu şekilde tasvir etmişlerdir. Bütün siyer kitaplarında buna rastlayabilirsiniz

Daha sonra da “Peygamberlere vahiyleri Cebrail’in Farsi ve Arabi dillerde fısıldadığına inanılırsa da bu inanış yaygındır. Cebrail bütün peygamberlere vahiyleri Türkçe olarak fısıldamıştır.” Şeklinde konuyu bağlayan Justin Perkins’e bu tespitinden dolayı, “173” yıl sonra da olsa bir teşekkürü borç biliyorum.

Yazar Justin Perkins'in yazdığı bu kitapta konuştuğu İran'lı Nasturi rahibi bir tespitte daha bulunur ki bu Müslümanları çok kızdıracak bir tespittir.

Bu İran'lı Nasturi din adamı, "Sahte, yalancı peygamber " diye andığı Hz. Muhammet'in tebliğ ettiğine inanılan Kur'an'ın da, Peygamber Muhammet'i "9" Dokuz yaşında iken Büşra şehri Arabistan Kiliseleri Episkoposu iken, bu kiliseye davet edip, sırtında "peygamberlik mührünü" görüp açıklayan meşhur rahip Bahira'nın yazdığını, İslam'ın da bu yüzden uydurma din olduğunu da iddia etmektedir.

Buraya kadar İngilizce'den Türkçe'ye çeviren
Alaeddin Yavuz


Türk, hem Türk olan kişi hem de halkı için tekil ve çoğul içerikli bir addır.
Tevrat ve ondan eski Sabi dibindeki kaynakları es geçiyorum.
Yıllar önce yaptığım, kısmen yayınladığım yazılarıma eklediğim, Arap ebced-Huruf ilmi, İbrani Kabalası, Grek huruf ilmine göre hazırlanmış harflere verilen sayısal ve sembol değerlerine göre ortak çıkardığım sonuç aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi :

Hindistan Kalküta Konark Güneş Tapınağındaki
kıyamette yeryüzüne ineceğine inanılan çark/Teker.
T=Tekerlek/Medeniyet Tüm kültürlerde tekerlek/Çark medeniyeti temsil eder zaten.
Ü=Sesli harflerin tümü ÖKÜZ BAŞI/ÖKÜZBAŞLI anlamı taşır.
R=Baş, tanrının veya yaratılmış mahlukatın başıdır.
K=El, organ anlamında eldir.
Birleştirdiğimde:
T=Medeni/Çağdaş
Ü=Öküz başlı
R=Baş
K=El
Öküz başlı Baş'ın (Allah'ın) Çağdaş/Medeni Eli. Anlamını çıkartmıştım. Bunun açılımı da şudur : TANRI, YERYÜZÜNDE MEDENİ TÜRK MİLLETİ İLE DÜZENİNİ SAĞLAMAKTADIR, YOLDAN ÇIKAN KAVİMLERİ ONUNLA TERBİYE ETMEKTEDİR. Atilla, 451'de Roma'yı kuşattığında Vatikan ne demişti? :
"TÜRKLER TANRININ KIRBACIDIR, BİZİ ONLARLA CEZALANDIRIYOR"
Gerisi size kalmış.

Diğer yandan baktığımda:
Türk efsaneleri dışında, Farsça sözlüklerde "Güzel İnsan" karşılığı vardır.

Kanatlı Cebrail, peygamber Muhammet'e vahiy
tebliğ ediyor. 16.yy. İran minyatürü.
Cebrail'in ÇEKİK GÖZLÜ" olduğuna dikkat
ediniz. Bu durumda, Türkler ALLAH ve
MELEKLERİNİN SOYUdur.
Araplar,Farslar bize köle yaratılmış,
aşağı düzeyde türlerdir.

Bütün milletlerin kendilerine adlarını veren dinleri vardır. Ben bir de farklı olarak şuna inanırım, milletlere ve yurtlarına adlarını veren komşularıdır, başkalarıdır.
"-Biz Farslar, üç milletten olduk, Türk, Hint, Fars" diyen İranlı komşularımız bize güzel ad vermişler. Teşekkür ederim.

Mitolojik tanrılar kılsız olurlar, kıllıları, Musa'ya kendini Türkçe adıyla "Adı BEN olan tanrı*" diye tanıtan Tevrat'ın Yahve'si de sevmez ve Levilileri buluşma çadırına almadan önce tüm vücutlarındaki kılları kazıtmalarını emreder. Lübnan DÜRZİLERİ, yeniden dirildiklerinde, çekik gözlü kavimlerden birine mensup doğacaklarına inanırlar. (Kynk-Dürzilerin ve Dinlerinin Kökenleri -Philip K.Hitti. N.York-Colombia Univ. yayınları 1928;-The Orijins of the Druz People and Religions-N.York 1928)
*( Tevrat Mısır'dan Çıkış 3.Kitap 13.-14.ayetler;
Çık.3:13 Musa şöyle karşılık verdi: "İsrailliler'e gidip, 'Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi' dersem, 'Adı nedir?' diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?"
Çık.3:14 Tanrı, "Ben Ben'im" dedi, "İsrailliler'e de ki, 'Beni size, Ben Ben'im diyen gönderdi.'"
Bu konu James Churchward'ın Mu'nun Çocukları kitap dizisinde işlenmiştir.

Muhammet, çekik gözlü kavimleri İslam öncesi tapındıkları çekik gözlü kılsız boyları 5 metreden aşağı olmayan cüce/mecüc tanrılarının soyları olarak tanımlar.

16.yy.da yapılan bu İran minyatüründe İnsan başlı at"
(Burak) üstünde duran peygamber Muhammet'tir.
Yanında bulut üstünde duran da Allah'tır.

Bütün İslam eserlerindeki minyatürlerde melekler çekik gözlü olarak tasvir edilmişlerdir. Yani onlara göre biz Arapların Allah'larının soyuyuz göklere aitiz ve güzeliz.

İtirazı olan, İranlıların cehennem, cennet tasvirlerine baksın. Sayfamda bir kaç minyatür olacak.
Hatta Allah bile bulut üstünde, çekik gözlü cehennemde ceza çekenleri Burak üstünde oturan Muhammet ile seyreder. Resimler alttadır. Birinde, çekik gözlü Cebrail Muhammed'e vahiy bildiriyor. Diğerinde, bulut üstünde sağ üstte oturan Allah'tır.

Bu tarihi tespitlerden sonra bazı batılı tarihçi ve dil bilimcilerin, Sümer, Hint, Fars, Asur, Mısır, Grek medeniyetlerini incelediklerinde bunların tanrılarından, dini ritüellerine, ilahilerine, efsanelerine kadar yazılı kaynaklarında “Türkçe” diline rastladıklarını görmekte, “Ey Dünya İnsanları Hepimiz Türk’üz” diye kitap yazan ABD’li yazar Gene D. Matlock boşuna mı yazıyor dersiniz?

Bütün insanlığa, “kaynağını dinlerden alan aptallıktan, yeryüzündeki bütün savaşların, fitnelerin sebebi olan DİNİ IRKÇILIK” saçmalığından vazgeçmelerini öneriyorum.

Çünkü insanlığın aşağıdaki yazımda açıkladığım kültürel ilerlemeyi başarması gerekmektedir artık.

TANRI KRALLAR ÇAĞININ GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

En eski din olarak kabul edilen Sümer dininden örnekle başlarsam daha yararlı olacaktır. Sümerlerde krallar, tanrılar ile insanların cinsel ilişkilerinden doğmuş yarı tanrı melezlerden seçilirdi. Her kral tacını ve çobanlık alameti asasını baş tanrıları Anu/Aan’dan alır, rüyasında gördüğü görümler ve vahiylerden oluşan emirlerle halkını yönetirlerdi. Buna Anutuluk da denilirdi.

Bu inanış, Hint İran, Mısır Arap ve Grek dinlerine geçmiş, onlardan doğan Sabilik, Yahudilik, Grek, Roma Mitra dinlerine geçmiştir.
Zerdüşt kitabı Avesta, iran şahlarının soylarının güneş tanrıları Ahura Mazda (Armazd)’ın soyundan olduğunu, kıyamette Armazd’ın Pers/Fars olarak görüneceğini, diğer kavimlerin de Angra Mainyu (Aynraman/Arman/Ehriman) soyundan geldiklerini yazmaktadır.
Sabiler, Arabistan Arapları ve Yahudileri Adem oğlu Şit soyundan geldiklerini, Adem’i İkinci Yaratılış tanrılarının yarattığını, gökte ve yeryüzünde yaratılan Ademlerden bahsetmektedir. M.Ö.2300’lere ait Petra krallığı Ugarit, Ebla metinlerinde dişi şeytan E r Ruha, babası Ay tanrısı Sin’e “Allah’ım…” diyerek yakarmaktadır.
E.H.Yazır’ın Kuran tefsirinde eski Arap tefsir yazarlarının tespitlerinde, Arapların Mekke ve Taif’te bulunan Allah ve üç kızı ile ilişkisinden oluşan 360 tanrı olduğunu ve Arap kabilelerinin her birinin bu tanrılardan birinin soyundan geldiklerini, krallarına Amir/Emir, ruhbanlarına Şeyh denilmesinin bu akrabalıklara dayandırıldığı, İslam ile bu cahiliye devrinin son bulduğu anlatılır.

Bu yarı tanrı krallar zamanla yerini olağan insanlardan seçilen haberci peygamberlere bırakmışsa da, mutlaka geçmişe dayalı soy kütüğünü gösteren seçkin bir kabile üyesi olmasına da dikkat edilirdi.
Bütün Yahudi peygamberlerinin çoğunun Harun peygambere dayanması ilkesine rağmen, Davut, halktan İşay’ın, sakalı terlememiş, saraya iç oğlanı alınmış oğlu, Süleyman da Davut’un Hititli askerinin karısı ile yaptığı zina sonucu doğan çocuğudur. İkisinin de Yahudi olmama olasılıkları yüksektir. (Tevrat Saul kitabı)
İsmail soyu Yahudilerinden olan peygamber Muhammet de Kâbe’nin koruyucuları olan Kureyş soyundan gelen Ezd kabilesinden bir İsmaili Yahudidir. Gene de özünde mitolojik değerlere uzanan bir soyağacı gerçeğinden son peygamber ile de kurtulmuş sayılmayız. (İ.İshak -Siretül Resülullah veya herhangi bir , “peygamberin hayatı(Siyer)” kitabından Muhammet soyuna ulaşabilirsiniz.)
Arapların Eşari İslam anlayışlarını, İranlıların 12 İmam Şia geleneklerini sürdürmelerindeki ısrarları da bu “soy gütme gelenekleridir.”
 Peygamberlerden mucizeler bekleme geleneği de bu mitsel inanışların kalıntılarıdır ve elan da dinlerde yaşamaktadır.

Tevrat Danyal peygamber kitabında, Büyük İskender’in (M.Ö.IV.yy) İran’ın fethinden sonra kendisini “Tanrı” ilan etmesiyle başlayan “Tanrı Kral” geleneği, İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun dörde bölünmesiyle Mısır’da kurulan Ptolome Grek imparatorluğunun son varisi Kleopatra da Roma imparatorunun karısı sıfatıyla “İmparatoriçe-Tanrıça” olarak kabul görüyordu.
Başlangıçta Yunanistan’ın işgaline kadar Roma İmparatorlarının arabalarına binmeden önce yanlarında kendilerine " Hominem te esse memento! Memento mori!, that is Remember you are a man, and remember that you are mortal!” “Bir insan ve ölümlü olduğunu hatırla” diyen bir köle bulundurma geleneklerine sahiptiler.

Yunan Ptolome hanedanı geleneği olan “Tanrı Kral/İlahi Monarşi” geleneğine Roma’nın geçişi aşamalı şekilde olmuştur.
İlk olarak, Jül Sezar’ın evlatlığı da olan imparator Agustus, Grek tarzı idareci kültünü eyaletlerde, vilayetlerde uygulamaya başlamışlar ancak Roma’da ve Latin dili konuşulan ülkelerde bunu zorlamamışlardır.

Yaşadığı dönemde çok sevilen biri olan Agustus, ölümünden sonra resmen “Divus” yani “İlahi olan(tanrı değil)”  ilan edildi. Başka kaynaklar da bunu, Sezar’ın (M.Ö.44) ölümünden sonra ilah olduğuna inanıldığından bahisle, “divi filius” (İng-Son of the Deified=İlahileştirilmiş’in Oğlu) sıfatını aldığını yazarak bunu doğrulamışlardır.
Bu geleneği imparatorun yerine geçenler aynı şekilde onurlandırılarak takip ettiler. İmparator Vespasian’ın sön sözü “-Sevgili kendim, tanrılaştığımı düşünüyorum” olmuştur.
Neron’un şansölyesi Seneca, imparatorun yerine geçen Claudius için “Apocolocyntosis” adıyla alaycı bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Yazıda Claudius’un Olimpos dağında tanrılığı kabulünü bir kelime değişikliği “APOtheosis” yaparak alaya almıştı.
Sağlığında ilahilik sıfatını alan ilk imparator, öldürmekten, cinayetten hoşlanan bir paranoyak olan Domitian’dı. Üçüncü yüzyıla kadar yerine geçenler onun kadar şaşaalı olmasalar da, çok sayıda yıkıcı iç isyanlarla boğuştular. İmparator olmak için yerine geçmeye çalışanlar (bir yüzyılda 50’den fazlaydılar), iktidarlarını, “ilahi/tanrısal” sıfatlarını kullanarak yasallaştırmayı denediler.
Bu çağlarda Yahudi ve öteki dinlerdeki muhalifler yüzünden Hristiyanlara yapılan baskılar asla tesadüfi değillerdi.
Hristiyanlığı resmi din ilan eden ancak diğer dinleri yasaklamayıp, kendisini de diğer dinlerin tanrılarının en büyüğü ilan eden Constantin de kendisini ilahlaştıranlardandır.
Hristiyanlığı resmi din ilan etmeden önce tanık olduğu mucizesi şöyle açıklanır;
“Konstantin, kendisinin tanrının en sadık duacısı olduğunu söyleyerek ona seslendiğini ve karşılaşacağı zorluklarda kendisine tanrının sağ elini uzatarak açıklamalarda bulunacağını ve ona büyük içtenlikle yalvarırken göklerden muhteşem bir işaretin ona güneşin ışığının üzerinde göründüğünü, gözleriyle cennette Haç’ın ışığının/nurunu (Hoc Vince) gördüğünü ve kendisine “-bununla feth et” denildiğini söylediği yazılır.
Bu görümle, kendisini hayretler içinde kalmış, bütün ordusu ona tanık olmuş, seferlerinde onu takip etmiş, mucizeye tanık olmuşlardır.
Ve bu olayın nedenlerini düşünmeye başladığında birden gece olmuş, sonra uyumuş ve rüyasında İsa kendisine, göklerde gördüğü aynı işaret ile görünmüş, onun benzerliğinde bir nesne yapmasını emretmiş ve düşmanlarının işlerinden ancak onu kullanmasını söylemiştir.”
Bu şekilde, İran dini temelli Roma Janus şeytan ibadeti dinini kaldırmak için Konstantin, üniformalarının, kalkanlarının, sancaklarının üzerlerine parlak HAÇ sembolü işlenmiş, Tanrı İsa imanıyla yürekleri dolu ordusuyla 28 Ekim 312’de Roma’ya saldırdı. Muhalifi olan Maksentius’un ordusunu Milvian köprüsü üzerinde katletmesinin ertesi günü kendisine açılan şehir kapısına doğru yürüdü.
Roma Senatosu Konstantin’i “Batının İmparatoru” ve sürekli kazandığı zaferleri nedeniyle de Roma’nın tek hâkimi imparatoru olarak ilan etti.
Yüzyıllarca Hristiyan katliamı, sürgünü yapan Roma imparatoru, kendisinden önce İran’a sefer açmaya kalkan Roma imparatorlarının, “İran, tanrının seçilmiş kavmidir, felaketleri üstümüze mi çekmek istiyorsun” suçlamasıyla öldürülmesini ve asırlardır İran’a karşı başarı sağlayamadıklarının verdiği ezikliği, Hristiyanlığı kullanarak İran dini etkisinden halkını kurtarıp, onları savaşa razı edebileceği gerçeğini görmüş olmasıyla böyle bir masalı uydurduğunu bütün din tarihçileri yazmaktadır.
Nasılsa, zaten tanrı veya yarı tanrı sıfatı taşıyan imparator Konstantin, İsa’nın gelinleri olan “12” havarisi/öğrencisi/peygamberinden öne geçmiş ve İsa/Allah ile doğrudan görüşmüş, Roma’yı da askeri darbe ile ele geçirerek, Roma Hristiyanlığının temelini atmıştır.
Bunun ikinci adımı da Hristiyanlığı yazan Nasıra’lı Ferisi Yahudilerini de diğer Yahudileri de “İsa/Allah’ı öldürtmekten mahkûm etmek” ve onların dinini benimserken devletten uzak tutmak, soykırımlarını sürdürme siyasetini de eksik etmemiştir.
İsa, Nasranilere göre insan doğmuş ve sonradan tanrı sıfatına ermiş bir yarı tanrıdır. Aslında Nasranilerin İsa’yı peygamber saydıkları, Roma Katolik baskısıyla bu yoruma zorlandıkları inancındayım. Çünkü, İsa’yı dişi şeytan Er Ruha’nın erkek şeklinde göründüğüne inanan Süryanileri Roma’nın soykırıma uğratmaları gerçeği önümüzde durmaktadır.
Constantin zaten, ölünce tanrılığa erişecek bir yarı tanrı, Roma dini dışındaki kavimlerin tanrılarının en büyüğü olan yaşayan tanrı iken, İsa’nın peygamber olması, tanrı kralın, kulluğa terfisi kesinlikle yakışık almayacak bir durumdu. Böylece, İran ile ne zaman savaşa tutuşsalar, devleti zayıflatmak için sürekli isyan çıkartan Yahudiler ve Yahudi Hristiyanlar Roma’nın aşağılık, asi tebalarıydılar. Bu köle Yahudilerin çıkardığı bir dinin kabul edilmesi Roma için zaten yeterince aşağılayıcıydı ve Yahudi köle İsa (Urisa)’nın peygamberliğinin, Hristio’dan Christ/Krist adıyla peygamberlikten tanrılığa yolculuğu da bu gerekçeyle açıklanmış olmaktadır.

Sadece III. yüzyılda, Hint, İran ve Sabilerden ithal edilen ilahilik sembolü olan başları ve taçları üzerinde, “Işık/Nur Saçan Hale” ile imparatorların resmedilme gelenekleri başladı. Hale’nin bir diğer temsil şekli de başlara giyilen sarık (türban)tı. Haç da Zerdüşt İran Mitra dininden Grek ve Roma Mitra dinine geçmiş zaten mevcut olan bir semboldü. Bu yüzden Roma, Vatikan’ı inşa ettiğinde, taştan doğan Mitra kişiliğindeki iki yüzlü şeytanları Janus heykelini kaldırıp yerine İsa’nın değil, Roma’da Hristiyanlığı yayan havari Petrus(Taş/kaya)’un heykelini dikmesi de manidardır. Ben, sadece verilere bakarak tanrı sıfatlarının eskiye uygun şekilde yeniden düzenlenerek sembolik değişiklik yapıldığı inancındayım. Hristiyanlığın, gerçek anlamda kabulü ve yaygınlaşması ancak, Hristiyanlık dışındaki tüm dinleri yasaklayan Jüstinyen(M.S.540’lar) döneminde gerçekleştiğine tanık oluyoruz.

Hristiyanlığın kabulü ile başlarının üstünde nur/ışık halesi ile resmedilme geleneği terk edildiyse de önemli kısımları kaldı. Altıncı yüzyılda imparatorların vergi toplama memurlarının, “comes sacrarum largitionum (Kutsal/Ulu Bağış’ın Hesapçısı)”  ifadesiyle belirlenmiş rütbelerinde bu izlere rastlamak mümkündür. Hristiyan imparatorlar artık tanrı olarak sayılmıyorlar, azizler gibi resimleri yapılmıyordu ama 540’larda Jüstinyen’in başında hale ile resmedilmesi hariç elbette.
Bu gelenek sadece Roma’da kalmamış, günümze de intikal etmiştir. Müslüman ülkelerde de, peygamber Muhammet ölünce yerine seçilen HALİFE’ler, de yeryüzünde tanrının işlerini yapmak, dinini koruma görevleri nedeniyle şefaat umulan insanlar olarak görülkmüşlerdir. 12.yy.da Mısır’da kurulan Dürzi Fatımi kralı El Hakim tartışmasız “Allah” olarak ilan edilmiştir.
İran Sünniliği olarak da bilinen Yezidilik aslında bir şeytan ibadetidir ve bir mezhebi de Dürziliktir. Osmanlı padişahlarının da adlarına baktığımızda “Bayezid” adı “Ba=Ruh/Cin,Tanrı ve Yezd/Ezd, Ezd adlı  tanrının birleşik adı olan “Yezid’in Ruhu” günümüzdeki Humeyni dinindeki haliyle “Ruhullah” adının karşılığıdır. Başka açıklaması da eski Hint, Moğol, Tatar, dillerinde BAY-TANRI; EZD=İran tanrısı Yezd’in adıdır. Birleştiğinde “Tanrı/Bay Ezd” adına ulaşırız. Bunlara Yıldırım Bayezit, II.Bayezit adlarını örnek verebilirim.
Osmanlı padişahlarına uzun yıllar mekan olmuş Topkapı Sarayı Bab-ı Selam (Selam kapısı) girişinin üzerinde “BESMELE” yazılıdır. Bu yüzden atla giriş yapan tüm yerli ve yabancı elçiler buradan atından inerek geçmek zorundaydılar ve sadece padişah bundan muaftı. Çünkü, o yeryüzünde Allah’ın, dininin temsilcisi ve koruyucusuydu. Neyse bu zor görevi 03 Mart 1924’de bir şekilde son buldu. Demek ki hiçbir kutsiyeti olmayan uydurma bir görevmiş. Yoksa Allah onu niye görevinden alsın ki?
Padişahların kutsanması bununla da bitmiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Bitlis Hanı Abdal Han’ın isyanı bastırmakla görevli Melek Ahmet paşanın ALLAH YERİNE PADİŞAHTAN YARDIM DİLEDİĞİNE TANIK OLUYORUZ.Okuyalım;
““-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!”
Allah’a atfedilmiş sıfatlardan “hayır ve şer” kavramı “yardım ve fesat”  şeklinde verildiği gibi nerdeyse Allah’ın Esmaül Hüsnalarının en önemli sıfatları da padişaha bu duada atfedilmiştir.
Bitlis’li Süryani Ermeni dönmelerinden Said-i Kürdi; Said-i Meşhur olarak da bilinen yarı deli, okuryazar olmayan birisi, İngiliz Mason İslam dinlerinden olan Efganilik’ten düzenleme, Selefi Mısır (Dürz-Yezidi) dini geleneğine uygun üretilmiş Nurculuk adlı sayıklamasında, gençliğinde rüyasında içki yüzünden uyarılması istenildiği gerekçesiyle 16 yaşında cezalandırmak için gittiği valinin korkusundan kaçarken atının çarptığı bir çocuğu öldürdüğünü, köylülerin saldırı üzerine bir su havuzuna sokarak çocuğu dirilttiğini (vaftiz), Bitlis Rus işgalinde (1916) sözde Ruslara savaşırken göğsüne isabet eden üç top güllesinden zayıf düştüğünü ancak hafif yaralanmasını anlatması ile, her biri bir topçu bataryasını imha edecek güçteki üç Rus kovanöı top mermisi ile misket gibi oynadığını ifade etmesi de bu şirklere çağdaş örneklerdendir. (Ruslar, Bitlis işgaline yardımlarından dolayı Said-i Kürdi’nin yandaşları Şeyh Said ile Dersim’li dönme Ermeni Seyit Rıza’ya kahramanlık madalyası taktıklarını gösteren video kaydını yayınlamışlar, bu kayıt elan Odatv” internet gazetesinde mevcuttur. Ki bu kayda göre Said-i Kürdi ve yandaşlarının Bitlis’i savunmayı bırak, Ruslara teslim ettikleri için madalya almış, Türk ve Müslüman soykırımı yapmış hainler olduklarının da delilidir. Ki bu video yayınlanmadan önce  bunu “Deliüzzaman mı Bediüzzaman mı” ve “Said-i Kürdi Deliüzzaman’ın Yahudi, Vatikan, Hristiyan Kökenleri” başlıklı araştırma yazımda bu kişinin yazdırdığı Lema, Şua, Risale adını verdiği broşürleri inceleyerek çözmüş, delillendirmiştim.
Bu osmanlı’da da kalmamış günümüz siyasilerinden R.T.Erdoğan’a da Düzce milletvekili Fevai Aslan tarafından “Allah’ın sıfatlarının çoğuna haiz” denilmesi, diğerlerinin “-Erdoğan’ı gördüğümüzde Sallallahüvessellem” deriz gibi sayısız  “ilah tanrı”  geleneklerinin yaşatılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz.
Bunları sayısız şekilde çoğaltmak mümkündür.
Müslümanlarca “Allah’a Şirk koşmak” olarak tanımlanan bu davranışların hem İslami literatürde hem de evveli Hristiyan, Ortodoks Hristiyan ve Yahudi literatürlerinde ve mitolojide hala kullanılması aslında insanlığın hiç ilerlemediğinin de kanıdıtır.
Bu şartlarda Müslüman olan İranlıların ve diğer İslam toplumlarının Allah ve Cebrail’i, meleklerini “çekik gözlü tanrılar” olarak minyatürlerde tasvir etmeleri de tuhaf karşılanmamalıdır.
İslam’ın çıkışını “Hak geldi batıl zail oldu” diye avunanlar, peygamberin, sahabelerinin,ensarın adlarının başlarına R.A;SAV ve benzeri sıfatlar ekleyerek, bir takım mucizeleri atfederek putlaştırmaları aslında İslam’a göre kafirliğin ve müşrikliğin, bilerek-bilmeyerek temsilciliğini yapmaktadırlar. Çünkü, en eski İslam kaynaklarında bunların hiç biri yoktur.
İslam ile dahi, Nasranilerin, Roma’nın “yarı tanrı kral, peygamber” kültünden, mucizeleri olmayan, doğruyu adaleti tavsiye eden “İnsan peygamber kültüne” geçmeyi bu Arapların ve diğer ensest kavimlerin soy düşkünlükleri yüzünden insanlık başaramamıştır.
Bunun iki yolu vardır. Ya sosyal adaleti üstün tutan  İslam’In başında çıkmış Mürcie anlayışının devamı sayılabilecek Sosyalist İslamcılara kulak vermek, bu tarz bir din yapmak veya dinleri tümden yeryüzünden kaldırmak insanlığın ilerlemesi için büyük fayda sağlayacaktır.
Bu olması gerekendir, ama olacak olan ise bunun tersidir ve 20.yy. da tüm kazanılmış demokratik hakların ve özgürlüklerin elden çıkarılıp, halkların cehalete ve köleliğe teslim edileceği “dinci siyasal rejimler” çağı sadece Türkiye’yi değil, Amerika başta Avrupa ülkelerini de tehdit etmektedir.
Binlerce yıllık, din savaşları ile yeryüzü insanlık ailesinin birbirlerini yok etmeleri son bulmalıdır, bulmazsa, gezegen yaşamının son bulacağı kesindir.
Hepimiz bu gezegende yaşıyoruz, insanlığın geleceği hakkında takdir insanlarındır.
Alaeddin Yavuz
24.Ağustos 2017

Bu blogun yazılarının telif hakları ©/ adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz'a aittir. Copyright © of this article is belong to adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz.
Bu yazım, 09 Şubat 2012 tarihinde "Sümerden islama cin ve şeytan kültü" yazımdan alınmış ve yeniden düzenlenmiştir.