Blog başlığındaki "+40" UYARISINI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.

Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.

Tedbir olarak yanınızda sağlık ekibi bulundurunuz veya çıkınız! +40 :))

İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.


Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın.

Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

23 Ağustos 2012 Perşembe

SOPA SIYASETI RESIMLI

Küresel güç mü? Küresel eşek mi?
Cihan devleti olmak hikâyedir! Devlet tasfiye edilmektedir!

Başımızdakiler Osmanlı'yı yıkan Ermeni, Sabi, Yezidi Kürt ve Yezidi Arap isyancıların "Müslüman TAKIYYESİ yapan soylarıdır!








 
Böyle başladı!






Savaşa hayır diyen imama şok!

Gerçek Müslüman bunlara gelmez!


En Büyük Gazcı!


Bu Nurcu-Yezid siyaseti ile Menderes'ten bu yana daima aynı şey oluyor. ABD'ye dön Rus döver, Rus'a dön ABD döver!
İplerin koptuğu günlerdeyiz!


Gaziantep'te çalıntı bir araca 50 kg.C4  patlayıcı ve tesir arttırmak için içine beton çivileri konuldu ve Polis Karakolu yakınlarında uzaktan kumanda ile patlatıldı. Sonuç, "9" ölü,"66" yaralı!


Antep'te şehit namazları bitmeden yukarıdaki olaylar oldu.İşte sopalar geldi bile!





Bu haritayı iyi inceleyin ve oynanan Türk ve Müslüman dünyasını "çıkış yolu olmayan bir yok ediş macersına" doğru nasıl sürüklediklerini görünüz!

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc

6 Ağustos 2012 Pazartesi

SENIN SEYTANIN BENIM MELEGIM SIYASETI


SENİN ŞEYTANIN BENİM MELEĞİM SİYASETİ

Eskiden milletler din değiştirdiklerinde veya baskı ile başka milletlerin dinlerini kabul ettiklerinde eski tanrılarına şeytan demeye başlıyorlarmış.

Slav Rusların eski tanrılarının adı "Dabog'muş. Gün gelmiş Rus çarı Hıristiyanlığı kabul etmiş. O tarihten sonra "İnsan tanrı İsa" tanrı olunca eski milli tanrı Dabog da şeytan ilan edilmiş.
Bütün dinlerin mitolojilerine (ilahiyatlarına) bakıldığında bu durum açıkça görülür.

Şeytanların insandan da cinlerden de olması kuralı gereğince bazen şeytanlar insanlardan olmaktadır ve son yüzyıllarda bu hep böyledir.

17. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın yıkılışına kadar süren Yezidi Kürt, Sabi ve Hristiyan Süryaniler ile farklı Hıristiyan mezheplerine mensup Ermenilerin ve onlara katılan “Alevi Kürdü” kimlikli Mihri Ermeniler çıkardıkları isyanlarla Vatikan, Fener Rum ve Kumkapı Ermeni patriklerinin daima yanında saf tuttular. Osmanlı’nın “şeytanı” olurlarken haçlı batının “melekleri” oldular.

Grek-Mısır Serapis Dininde Serapis'in ateşten melekleri.

Bizim şeytanlarımızdır.


Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda 15 yıl Mustafa Kemal Atatürk’e aynı isyanlarla direnerek gene Haçlının “melekeleri”  Türkiye Cumhuriyetinin “şeytanları” olmayı sürdürdüler.

Sonunda Atatürk’ün esrarlı ölümüne neden oldular. Bitlis Yezidi Said-i Kürdi Deliüzzaman 1958’lerde yazdırdığı (kendi beyanına göre yazı yazamazdı) “Tarihçe-i Hayatım adlı kitabında ve öteki risale, lema, şua adını verdiği saçmalıklarında, yakın arkadaşı ve Kürdistan sevdalısı olan Palu’lu Şeyh Sait’in idamı ile ilgili olarak şöyle diyordu;

-“Birader-i azamım (Büyük erkek kardeşim) Şeyh Sait’in öcünü alacağım dedim aldım!”

Vatikan’dan 1952’de ödül alan ve muhtemelen mezarı Vatikan’da (Roma’daki Katolik Hıristiyanlığın dini merkezi) bulunan bu hain Türkiye Cumhuriyetinin şeytanı olmasına rağmen haçlıların “meleğiydi”.

14. mayıs 1950 seçimleriyle Said-i Kürdi zihniyeti Demokrat Parti adıyla iktidar oldu ve 1958’lere gelindiğinde orduda iyice çöreklenmeyi başarmışlardır ve Said-i Kürdi Deliüzzaman bunu şöyle açıklıyordu;
“-Isparta’da bir Jandarma başçavuşu yasaklanan eserlerim hakkında bunların yasaklanmasına ne gerek var? Verin gitsin! Demiş. İnanın miraca çıktım!” 
Greklerin Lillit/Şeytanı Roma'nın meleği
meleği

O zamandan günümüze daha sayacak çok şeyi atlayarak günümüze geliyorum ve uzun zamandır seyretmediğim ve son bir ayda uydu listeme eklediğim “Russia To Day/ Rusya’da Bu Gün” adlı televizyon kanalını seyretmeye başladığımda PKK terör örgütü hakkında geçen haberlerde “terör organization” olarak haber geçen kanal son gelişmelerle tavır değiştirmiştir.
Arapları tanrı şeytanı Azazel, Tevrat'ın meleğidir!

Özellikle, açıkça AKP hükumetinin Suriye’de terör örgütü olarak kabul gören sözde “İslam Özgürlükçüleri” olan kesime maddi,  barınma, silah ve eğitim vermenin yanında KCK operasyonu ile tutuklattığı Kürtleri ve bilmediğimiz sayıda devlet memurunu (asker, istihbaratçı) ile bunlara açık destek vermesini Suriye sınırına dayadı ordu ile sürdürünce Rusya da siyaseti değiştirdi ve PKK örgütü için “REBELS/İsyancılar” ifadesini kullanmaya başladı.
İşte kiminin şeytanı kiminin meleği

Aynı şey İran’ın Press Tv’sinden de gelmeye başladı. İran açıkça Türkiye’yi tehdit etti.
Düne kadar PKK’ya karşı operasyon yapan ve İran tarafında bütün faaliyetlerini kurutan İran devleti bu gün PKK’ya “isyancı, özgürlük savaşçısı” deme konumuna gelmiştir.

Neden?

Emperyalizmin kuklaları olan “İslam Baharcılarına” sen tutar da “özgürlük savaşçısı” dersen ve bu yüzden Libya’nın Kaddafi’sinden Suriye’nin Esad’ına “Koltuğu terk et git yoksa haddini bildiririm!” tarzında tehditlerde bulunursan senin şeytanın olan PKK onların meleği olur.
Sizce şeytan ve melek hangisi?

Aynen onların şeytanlarına AKP’nin “Melek” muamelesi yapması gibi.

Bu sayede kazara ABD emperyalizmi bir başarısızlığa uğrar da bölgede Rus-Çin ağırlığı etkin hale gelirse, 23 Temmuz’dan beri süren Hakkâri, Şemdinli savaşları ile Türkiye’ye resmen savaş başlatmış olan Kürtler bu güçler nezdinde de kendilerini “resmileştirdiklerinden” bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını garantilemişler demektir.

Aynen 1950 DP siyasetleri yüzünden SSCB’nin Barzani tayfasını Ağrı bölgesinden Kuzey Irak’a indirip “Mahabat Kürt Devletini” kurdurması, on binlerce Türkmen kıyımı olaylarının tekerrürünü AKP siyasetleri sayesinde yeniden yaşayacağız demektir.

İsrail’in Haaretz gazetesi bu gün “Kürtlerin denize ulaştıklarını” yazmıştır.

Sayın AKP’liler ve başbakan RE.T.E, bu şartlar gerçekleştiğinde bu milletin karşısına hangi yüzle çıkacaksınız ve bunların hesabını nasıl vereceksiniz?
“Senin şeytanın benim meleğim!” Siyasetinin sonucu belli olmuştur.. Sayıları açıklananın çok üstünde olan şehitlerimizin sayıları sizin yüzünüzden tavan yapmıştır.

İki gün önce Enes Çakıroğlu’nun cenazesinde sadece onun adı geçmesine rağmen hoca “Dört Cenaze Namazı” kıldırdı, ekranda görülen iki bayrak örtülü tabut vardı, yanı şehit cenazeleri birden fazlaydı ve birisi kadındı.
Bu namaz esnasında, oğluna “paralı askerlik yaptıracak parası olmadığı pantolonunun dizlerinin çıkmış ve çok ucuz kıyafetler olmasından belliydi.

Ayrıca bu iki şehit babası sizden beş metre uzaktaydılar ve ancak sempatik görüntüler sergileyen sayın Abdullah Gül’ün yanında namaza durmuşlardı.
Enes Çakıroğlu Cenaze namazı


Bu namaza duruş şekli bile sizin şehit babalarının yüzüne bakacak haliniz kalmadığını, siyah gözlüklerin arkasında inzivaya çekilmenizi açıklamaktadır!

Siz de ABD-NATO’nun “meleği” ama Müslüman ve Türk dünyasının “şeytanı“ olmayı başardınız!
Takdir okuyucunundur!

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc

2 Ağustos 2012 Perşembe

BÜYÜK İSKENDER'DEN RUM BAHARINA


KÜRT RUM İŞBİRLİĞİ AMACINA ULAŞTI MI?

A-Rum adının anlamı ve Rum adıyla anılan milletler;

Bu konuyu kavramak için tarihe bir yolculuk yapmamız gerekmektedir. Bu yolculuk ta Batı Kültürünün kaynağı olan Grek medeniyetinin en parlak döneminin yaşandığı Büyük İskender’in zamanı olan M.Ö. IV. yüzyıla kadar uzanılması gereken bir yolculuktur. Buna rağmen Rum adı İskender’den de bin yıllar öncesinde var olan şeytan ibadetine dayalı bir dini külttür.

a)RUM (Öküz/Boğa) Adının Kökeni ve Rumlar;

Öküz Başlı Tanrılardan Grek Minyator'u (Boğa).
Türkçede “Urum” olarak söylenilen “Rum” adı eski Yahudi dili İbranicede sesli harfler yazılmadığından dolayı “BR (Abir)“ ile eş anlamlı olan “RM” yani “Urum” veya “Rum (Boğa)”  ya da “TR” yani Toro (Boğa) anlamına gelmektedir ( Tevrat-Genesis/Yaratılış 49:24 Tefsirinde geçen “Abir-i Yakup (Abir=Ugaritçe-Boğa)” Yakup’un Güçlü Tanrısı/Olanı, Boğa/Sığır Tanrı Yahweh).

(Kynk= Harvard University Press: Cambridge (MA), S. 4, not 6.”İbranice’de “Abir” boğa ya da aygır demektir. Eski Ugarit ve İbrani geleneklerinde kutsal hayvan adları toplumun ileri gelenlerine, soylularına verilen adlar arasındaydı”
C. H. Gordon, Ugaritic Textbook III: Cuneiform Selections - Paradigms - Glossary - Indices - Additions And Corrections - Bibliography, 1955, op. alıntı, glossary 2070 on S. 338 ve glossary 2015 S. 335 de için tr (bull). ibid., glossary 1732 on p. 322  “r’m” veya”rum (buffalo).”)

Sümer’in “Öküz Başlı” tanrılarına tapınma kültünden üretilen ve “Tapınak Fahişeliğine” dayalı bir ibadeti içeren “Boğa Kültü M.Ö.1000 yıllarında Amu Derya ya da Öküz Nehri olarak bilinen kutsal nehir kenarında yaşayan günümüz Tacikistan, Özbekistan, Türkistan ülkelerinden, Afganistan, Pakistan’a, Hindistan’a kadar halkların da dinlerinin temelini oluşturmaktaydı. Oğuz Kağan Destanı/Dinine mensup Oğuz Türkleri de bu bölgenin sakinleriydiler. Muhtemelen İskitlerden önce bile bu bölgede yaşıyorlardı.
Bizim Roma olarak bildiğimiz ve “Rum/Urum (Kutsal gök boğası veya Öküzüne tapınma kültünden olanlar)”  adından türetme “Roma İmparatorluğunu” kuracak olan Romus ve ve Romulus (Kurt sütü emerek büyüyen, Roma’yı kuran Boğa kardeşler) henüz babalarının beş yıllık kalkınma planı içinde bile yer almıyorlardı.
Bu “Boğa Kültü/dininin” İran kaynaklarındaki adı taştan doğduğuna inanılan ve kutsal boğayı öldürerek, insanların ilk doğan evlatları ile hayvanlarını kurban etmekten kurtaracak olan “Hermafrodit/erkek ve dişi cinsiyetli” tanrıları “Mitra/Mihr/Yaren, Dost” adıyla da biliniyordu. İranlılar ve Ermeniler bu dine  “Mihrilik” de diyorlardı.
Anadolu Çatalhöyük'te bulunan Öküz Başlı Tanrı tasvirleri
M.Ö.6.000'ler.

Büyük İskender’in babası Filip henüz kabilelerden oluşan şehir devletçikleri şeklinde yaşayan eski Grek (Yunan) federasyonlarını tek devlet halinde birleştirmemişken bile Grekler de bu Mihri dininin Mısır, Sümer, Babil, Asur kültürlerinden harmanladıkları Grek Mitracılığına tapınıyorlardı. Mağaralarda ibadetlerini yerine getiriyorlardı. Bütün tanrılarının kaynakları da hep İran, Sümer, Mısır, Hint, Asur kökenliydi.
Görüldüğü gibi “Rum/Roma/Urum” olmak “Grek/Yunanlı olmakla eş anlamlı değildir. Gökten/cennetten inmiş, insanları yiyen, insanlardan kurban isteyen dehşetli gök öküzüne dünyanın her yerinde tapınılmıştır.
Yemen Ma'rib'li Sabilerin Öküz başlı," Hilal Ay-Yıldız
sembollü Öküz/Boz tanrıları

Amu Derya nehrine “Öküz Nehri” denilmesi de bize gösteriyor ki gerçek “Rumeli/Urumeli” sadece Roma imparatorluğu ve balkanlar değil, Afganistan’dan kuzeye Türkmenistan’a bu çizgiden de İzlanda’ya kadar uzanan bir coğrafyada yaşayan her türlü kavmi içine alır.

Tevrat da Yahudiler dışındaki bütün milletleri Yunan/ İonanna/İnanna’ya yani “Öküz Başlı Gökten İnmiş tanrıların Kavmi” olan Sümer tanrılarına tapınanlar olarak değerlendirmektedir. 
Sümer Dev Cin'i Öküz Başlı İnanna aslanıyla, savaş kıyafetiyle.

Grekler (Hileciler) kesinlikle Yunan değildirler onlara bu adı İsmet İnönü vermiştir. Kim bilir o da İskender’in kurdurduğu Bitlisli olduğundan Said-i Kürdi gibi kendisini Grek gördüğünden dolayı mı bu adı verip vermediği bilinmez. Ama Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devlet bürokrasisi de “Müslüman Bizans misali hep Rumlardan onlar gibi hileci tüccar olan Yahudi, Hicaz Araplarından oluşmuştur.
Grek baş tanrısı Öküz Zeus

Greklere bütün dünya Grek derler, onlar bundan utandıklarından güneş tanrıları Hellos/ Hellios’tan (Güneş/Şems) türettikleri “Hellen” adını kendilerine yakıştırırlar ve milliyetçiliklerinin adına da “Helenizm/Helencilik” derler.
Grek tanrısı Öküz Hellios/Şems/Güneş


b)Perslerin Yıkılışı ve Grek İmparatorluğu;

Pers İmparatorluğu
Ama tarih sayfalarını yazacak, M.Ö. 350’lerde Atina Kralı Filip Makedonya’yı da içine alan bir Grek haritasını çizecek ve Grekleri ilk defa Balkanlara uzanan sınırlarla tanıştıracaktı. Tapınak fahişesi (Allah’ın karısı) olan bir karıyla evlenecek ama o kadın “Zeus’un karısı olduğundan” mıdır adamın bir gözü kör diye yakışıklı bulmadığından mıdır nedir ona karılık etmeyecektir ve Filip onu Makedonya’daki sarayına sürgün edecekti.
Olimpiya Zeus ile tasvir edilmiş!

Efsaneye göre büyücü Olimpiya’nın Grek tanrısı Zeus’un görünümlerinden birisi olan siyah renkli bir piton yılanı ile cinsel ilişkisi sonucunda adını “Aleksandre/ İskender” koyacağı sarışın ve başında “Boynuzları”  çıkacak bir oğlu olacak, bir entrika ile babasını öldürtecek olan bu çocuk, Makedonya kralı ardından da öğretmeni Aristo’nun cinlere ve gök cisimlerine tapınan hileci tanrı kültü olan “Hermesçi Felsefe”  öğretisine dayalı hareket edecek ve İran/ Pers imparatorluğunu yıkacak onun bütün sınırları üzerinde hükümran olacaktı (M.Ö.336-323).

B)Büyük İskender’in (M.Ö. 356-323) Kimliği;

Büyük İskender
Kökenleri Girit medeniyetine (M.Ö.2300) dayandırılan Grek kavimlerinin akrabaları olan komşu kavimlerle birlikte yaşadığı yarımadadaki kavimleri tek bir devlet haline getiren Makedonya’lı Filippos’un, Epir kralının büyücü, nazarcı tapınak fahişesi (Zeus’un/Allah’ın Karısı) kızı Olympias’tan (Olimpiyas) doğan oğluydu. Doğum yeri günümüz Yunanistan’ında Pella şehridir.

İskender'in babası Filip
13-16 yaşları arasında çok sıkı bir askeri eğitimin yanında tarihe geçmiş büyük bilgelerden sayılan Aristo’nun da bilgeliğinden yararlanarak felsefi, edebi ve sanat eğitimini de ondan almıştır.
Sarışın, mavi gözlü, yakışıklı, güçlü ve cesurdu. Grek Mitra dininin “Çileci” öğretisine göre yetişmiş, rahatı, safahatı küçümseyen, devlete hizmeti halka adaleti öne çıkaran bir anlayışa sahip olduğu anlatılır.
II.Filip'in dördüncü karısı, İskender'in anası
büyücü Olimpiya
Ayrıca çabuk öfkelenen, sonunu düşünmeden korkusuzca birçok olaya da girdiği bilindiğinden “tedbirsiz” olarak da değerlendirilmişse de yirmi yaşına gelmeden babası Filippos’un bir entrika sonucu öldürülmesi (M.Ö. 336) üzerine Grek kralı olmuştur.

Entrikanın sebebi de şöyledir. Annesi Olimpiya, kocasının yanında Atina’da değil de Makedonya’daki Pella’daki sarayında yaşamaktadır. Büyücü olduğu ve siyah bir piton yılanı ile cinsel ilişkisinden İskender’in doğduğu da iddia edilir. Siyah piton yılanı hem Greklerin baş tanrısı Zeus’un hem de onun düşmanı olan şeytan Tayfun’un (Tiphon) da remzidir. Bu özellikleri nedeniyle veya başka nedenlerle kocası Filippos ile geçimsizlik yaşamaktadır ve Kral Filip ikinci bir evlilik yapar ve bir erkek çocuk sahibi olur.

İkinci eşiyle iyi geçinen Filip’in muhtemelen tahtı bu eşinden doğan çocuğuna bırakacağı endişesi Olimpiya’yı rahatsız eder ve İskender’i babasını öldürtmeye teşvik eder. Büyük İskender filminde de bu konu aynen işlenmiş ve karar seyirciye bırakılacak şekilde bir anlatım yapılmıştır. İskender babasını öldürttüğü arkadaşını (ödül beklerken) yakalatıp kendisi öldürmüştür. O da tanrısı büyücü, şeytan Hermes gibi hilecidir.
"Macedon/ Makedonya" yazılı bölge ve altı İskender'in devir aldığı haritadır.

Olaylar tarihin karanlıkları içinde her nasıl geliştiyse gelişsin sonuç olarak İskender Makedonya kralı olmuştur. Otuz üç yaşında ölümüne kadar geçen 12 yıllık krallığı süresince girdiği hiçbir savaşı kaybetmemiştir. Sarhoşken İran’ın o zamanki başkenti olan Persopolis şehrini yaktırmış ve can yoldaşı olan arkadaşlarından birisini öldürdüğü kayıtlarda geçmektedir. Birden bire ele geçirdiği büyük güç sayesinde kendisini tanrı olarak görmeye başlamıştır. İşgal ettiği İran (Pers), Hindistan, Babil ve Mısır ülkelerinde kendisine tanrı olarak da tapınılmıştır.
Etrafında çoğalan düşmanlarını ortadan kaldırdı, iç isyanları bastırdı. Sonra Makedonya’dan aşağı Yunanistan’a indi ve babası Filip’in kurduğu İyonya birliğine karşı koyanları dize getirdi. Ve Yarımadada birliği sağladı.
İskender'in adına basılmış paralar.

Thebaililer ile Atinalılar ona karşı tekrar ayaklandılarsa da Thebai (Sebai veya Sabi olabilir) kentini yaktırdı, Atina’ya dokunmadı.

Çok genç ve henüz kendi ülkesindeki başkaldırıları durdurmuş iken birden Pers İmparatorluğunu fethetmeye, idaresi altına almaya karar verdi ve İran- Yunanistan sınırı olan Çanakkale boğazına kayıkları yan yana dizip bağlayarak bir köprü yaptırdı ve askerlerini buradan Anadolu’ya geçirdi. Pers ülkesinin sınırlarını da böylece bozmuş oluyordu. Günümüz Çanakkale İlinin Biga ilçesinin bulunduğu o zamanki adıyla Granicus (Granikus) ovasında M.Ö.334’te III. Daryus komutasındaki Pers ordusu ile karşılaştı ve yendi.  Ancak Daryus kaçtı, bu zaferi defalarca tekrar etti.

Batı Anadolu’da Efes, Sart, Milet ve Halikarnas şehirlerini ele geçirdi ve kuzeye yöneldi. Günümüz Ankara yakınlarındaki Gordiyon denilen yerdeki tapınakta bulunan bir kağnı üzerine atılmış olan kör düğümü o güne kadar kimse çözememişti. Bu düğümü çözen kralın yeryüzüne hâkim olacağı söyleniyordu. İskender bu düğümü bir kılıç darbesi ile çözmüştür.
Anadolu’yu baştanbaşa fethettikten sonra güneye yönelerek Perslerin önemli deniz üssü olan Mısır’a girdi orayı da komutanlarından Ptolomeus’a terslim etti. Halk tarafından kurbanlar kesilerek “kurtarıcı” olarak karşılandı (Mısırlılar işgalcileri hep böyle karşılarlar zaten).
Nil nehrinin Akdeniz’e akan kollarından batıdaki kolunun ağzında biriken delta üzerine İskenderiye şehrini kurdurdu ve buraya büyük bir kütüphane yaptırdı.

İskender'in Makedon İmparatorluğu Ak Deniz'in batısında verilen "numaralı yerler İskender'in gitmeden "koloni-sömürge" olarak kurduğu şehirlerdir.

İktidarının beşinci yılında tekrar Daryus ile savaşmak için İran üzerine sefer çıktı, Fırat ve Dicle nehirlerini geçtiler, Irak’ta Gaugamela ovasında Bir Milyon askerden oluşan Pers ordusunu bozguna uğrattı. Güneye inerek Babil’i ele geçirdi. Sus ve İran’ın başkenti olan Persepolis’i ele geçirdi.
Hindistan’a doğru geri çekilmekte olan Daryus’u takip etti. Daryus’tan ümitlerini kesen askerleri onu kendileri öldürdüler.
Hindistan’ı da ele geçirmeyi hesaplarına dahi eden İskender M.Ö.327’de İndus ırmağını geçerek boş alanda ilerledi. Jhellum (Cellum veya Yellum) ırmağını geçtiğinde Hint kralı Poros fillerden oluşan ordusuyla İskender’i karşıladı. Çok çetin ve şiddetli geçen savaşta İskender ölüm tehlikesi atlattı ve esrarlı siyah atı Bukefalos’u da Hint askerlerinin sapladığı mızrakların açtığı yaralar yüzünden kaybetti.

Ancak Hint kralı savaşı kaybetti ve esir düştü. İskender onun yiğitliğine hayran kaldığından öldürmedi. Ve krallığını geri verdi. Bu bölgede atının anısına bir kent kuran İskender şehre atının adı olan Bukefaliya adını verdi.
İskoçya Edinburg'da İskender atı "Öküz Baş/Kukefalos"
 ile.

Hindistan içlerine ilerlemesine, yedi yıldır durmadan savaşan askerleri tepki gösterdiler ve geriye Babil’ döndüler. Burada muhtelif entrikalar sonucu ilk önce en yakın arkadaşı ve erkek sevgilisi olan Hepaistos zehirlenerek öldürülmüş, kısa bir süre sonra da İskender benzer bir akıbete uğratılarak memleketine zaferlerini kutlamak için dönemeden öldürülmüştür (M.Ö.323). Yani “Sefer seferde ölmüştür”.
Askerleri ölümünde ona büyük hürmet göstermişler ve teker teker vedalaşmışlardır.
Ölümünden sonra imparatorluk paylaşılmıştır.


a)Büyük İskender’in Geleceğini Bildiren Tevrat Ayeti;

Kur’an’da da peygamberler arasında sayılan, Tevrat’ın Belteşessar adıyla da bilinen Danyal Peygamberin işlerinin anlatıldığı 10. bölümde 20.ayette “Grek Önderi” olarak İskender’in adı geçmektedir;

Daniel'in Dicle Irmağı'nda Gördüğü Görüm
BÖLÜM 10
Dan 10: 20 Bunun üzerine, "Sana neden geldiğimi biliyor musun?" dedi,
"Çok yakında dönüp Pers önderiyle savaşacağım. Ben gidince Grek önderi gelecek”.
Bundan sonra da Pers imparatorlarının ve devletlerinin başlarına geleceği bildirilen felaketler anlatılır.

b)Kur’an-ı Kerim Kehf Suresinde de Büyük İskender’den Zülkarneyn (Boynuzlu) olarak bahsedilir;

Kehf Suresi 18;83…98.Aayetler;
83. Sana Zülkarneyn'den de sorarlar: De ki: "Size ondan bir hatıra okuyacağım."
84. Biz onun için yeryüzünde güç ve saltanat hazırladık ve ona her şeyden bir sebep verdik.
85. O da bir sebebi izledi.
86. Nihayet, Güneş'in battığı yere varınca onu kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn, ya bunlara azap edersin ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın."
87. Dedi: "Zulmedene azap edeceğiz; sonra Rabbine döndürülecek; O da onu görülmedik bir azaba çeker."
88. "İman edip hayra ve barışa yönelik iş yapana gelince, onun için ödül olarak en güzeli var. Ve ona, buyruğumuzdan, kolay olanı söyleyeceğiz."
89. Sonra bir sebebi daha izledi.
90. Bir süre sonra, Güneş'in doğduğu yere varınca onu, ona karşı kendilerine bir siper yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu.
91. İşte böyle! Biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.
Türklerin Ergenekon’a Kapatılmaları Konusu;
92. Sonra yine bir sebebi izledi.
93. Nihayet, iki set arasında ulaştı. Setler arasında öyle bir topluluk buldu ki neredeyse söz anlamıyorlardı.
94. Dediler: "Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana vergi verelim mi?"
95. Dedi: "Rabbimin beni içinde tuttuğu imkân ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza çok muhkem bir engel çekeyim."
96. "Bana demir kütleleri getirin!" İki ucu tam denkleştirince, "Körükleyin!" dedi. Onu ateş haline koyunca da "Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim!" diye seslendi.
97. Artık onu ne aşabildiler ne delebildiler.
98. Dedi: "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır."

c)İskender Kur’an-ın Zulkarneyn’i mi?

Büyük İskender’in Kur’an’da geçen Zülkarneyn olup olmadığı hakkında tartışmalar geçmiş İslâm bilginleri arasında da yaşanmıştır. Çünkü;
18; 86. “Nihayet, Güneş'in battığı yere varınca onu kara balçıklı bir gözede batar buldu…”
İfadesini dikkate aldığımızda İskender günümüz Fransa’sında bu günkü adıyla Marsilya olarak bilinen yerde “Nicaea (Nikaya)” adlı koloni şehri kurdurmuştur. Oraya da gitmemiştir. Oysa ayette geçen “kara balçıklı bir göze” tanımına uygun olan yerler ise 19. Yüzyılda sanayi devrimi çağında yel değirmenleri ile bataklıkları kurutulan Hollanda, yukarısındaki İskandinav ülkeleri anlaşılmaktadır ki Grek İskender’i buralara hiç gitmemiştir.

İskender’in doğu seferinde gittiği yerlere gelince Kur’an Kehf 18; 90. “Bir süre sonra, Güneş'in doğduğu yere varınca onu, ona karşı kendilerine bir siper yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu.”
Burada Oksus/Öküz Nehri yani Amu Derya nehri bölgesinin daha yukarısındaki stepler anlaşılabilir. Çünkü Orta Asya bölgesi stepliktir ve orman yoktur. Ama Grek tarihçileri olsun günümüz araştırmacıları olsun İskender’in Öküz Nehri bölgesinden yukarı çıkmadığı ve Hindistan’dan da geri döndüğünde hem fikirdirler.
Diğer yandan Hazar Denizi çevresinde olan Öküz Nehri bölgesi ise İran, Arap ve Grek mitolojilerinde “Öküz başlı” dev cinlerin, yani tanrıların yaşadıkları ormanlık bölgelerdir. Buralarda İskender’in böyle bir set yaptığı düşünülemez. Ki Grek mitolojisi Hint, İran, Irak, Mısır mitolojilerinden çalınma kültürlerden oluşmuş bir mitolojidir.

Bu tespitler ışığında benim kanaatime göre Grek İskender’inin Kur’an’ın Zülkarneyn’i olamayacağı kesindir.
Nasıl ki Yahudilerin Musa’sı Mısır’ın Ay tanrısı Tut’un adlarından türetilmiş bir kültür ise Grek (Hileci) kültürü de hileci tüccar Greklerin derleme mitleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
d)Büyük İskender’in Batıda Kurduğu Şehirler;
Koloniler;
Günümüz Fransa’sının Akdeniz sahil şehri olan Marsilya veya Nicaea, İtalya yarımadasının çizmesinin tam topuğunun ökçeyle birleştiği noktada Taras, Sicilya adasında meşhur Sirakuza, Tunus’ta Cyrenaica (Sirenayka) şehirlerini ticari koloni/sömürge merkezleri olarak inşa ettirmiştir.
Yeni Şehirler;
Arnavutluk- Tiran yakınlarında Epidamos, Romanya’da Odessos/Odessa, Ukrayna/Kırım’da Olbia, Azak Denizinin nehirle birleştiği noktada Tanais, Azak Denizi girişi olan boğazda Pantikapayon, Gürcistan’da Phasis/ Tiflis, Anadolu’da Trabzon (Trapezunt), Sinope (Sinop), Zonguldak bölgesinde Heraclea (Hereke), İstanbul (Byzantion), Ege’de Efes, Milet, Halikarnas, Akdeniz’de Side onun kurdurduğu şehirlerdir.  Dönüşünde kurdurduğu şehirlerden birisi de doğu Anadolu’da Bitlis şehridir. Tiflis ve Bitlis şehirleri Evliya Çelebi’nin kaynak aldığı Makdisi tarihine göre İskender’in komutanı Bitlis tarafından inşa edilmiştir.

e)Büyük İskender’in Adıyla Kurdurduğu Şehirler;
İskender'in Grek nüfusu yerleştirdiği şehirler "kırmızı kare" işaretliler, "kırmızı yuvarlak" işaretli şehirler ise onun kurdurduğu şehirlerdir. Beyaz işaretli şehirler de daha eskiden olanlardır.

(1)Türkiye Hatay/Antakya’da İskenderiye, Mısır’da Nil’in Akdeniz’e döküldüğü nehir yatağındaki (2)İskenderiye, (3) Irak’ta Dicle-Fırat nehirlerinin Hürmüz körfezine dökülmeden önce birleştikleri yer olan Susiana bölgesindeki Susyana İskenderiye’si, İran bölgesinde, Hindu Kuş dağları ve Hindistan bölgesine geçtiğimizde Hint Kafkasları olarak ta bilinen Himalaya/Hindukuş Dağlarının Arachosia bölgesinin Gedrosia eyalet sınırlarıyla birleştiği ovalık noktada (4) “Alexandria in Arachosia” Arakozya İskenderiye’si, aynı dağlarda Bactria (Öküz Medeniyeti, M.Ö.2300’lere uzanır. Oğuzların ana yurdu. Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan devletlerinin etrafına kurulduğu Amu Derya- Öküz Denizi nehrinden adını alır.)/Afganistan’ında 500.km kadar kuzeyinde kalan dağ kesişme noktasında “Alexandria in the Caucasus” (5) Kafkasya İskenderiye’si,  Afganistan Fergana’da “Aleksandria Eschate”  (6)İşşate İskenderiye’si, İndus (Nehirlerin Babası, Aslan Nehri, Fars-Sind,Türk-Nilab)nehrine dökülen Acesines Nehri üzerinde Sagala şehri yakınlarında “Bucephala (Öküz Başlı Şehir) -Nicaea” (7)Büsefala ve(8) İznik (Bu şehirler İskenderiye adıyla pek anılmaz), gene İndus’a karışan Hindistan sınırları içinde doğudaki  Hyphasis (Hifasis) nehri üzerinde (9) Hifasis İskenderiye’si , sayılan son şehirlerin güneyinde İndus Nehrinin diğer birleşen nehirleriyle kesişme noktasında üç nehir ağzında “Alexandria on the İndus”  (10) İndus üstündeki İskenderiye ve İndus nehrinin Hint okyanusuna döküldüğü  noktanın 300.km kadar batı sahilinde Patala şehri  bölgesindeki  Rambacia şehri yakınındaki “Alexandria”  (11) İskenderiye şehirleridir.
İskender'in Amu Derya'dan Hindistan'a kurdurduğu şehirler

f)İskender’in Grek Nüfusunu Yoğunlukla Yerleştirdiği Şehirler;
Filistin’de Gaza, İsrail’de Tire, Edessa (Urfa/Fuha/Roha- Dini merkez), İran Karmania (Cartmania), Prophtasia (Proftasya) Aria, Margiana (Marciyana), Oksos (Öküz), Kafkasya (Hint) (Caucasos/Kafkas), Hindistan’da (Rambacia) Rambasya, Pattala.

g)Büyük İskender’in Boynuz Sorunu;

Evliya Çelebi (1611-?) yazdığı Seyahatname adlı eserinde Çapakçur’u anlatırken bu konuya değinmektedir;

Grek parasında solda Boynuzlu İskender,
sağda İran Mitra/Mihri taklidi kargası Sol ile.
Önünde de kutsal kâsesi/kupası

h-Bitlis’in Efsanesi;
“”Rum ve Acem tarihçilerden Makdisi tarihi sahibi Sultan Sultan Şerefüddin’in Şerefname adlı kitabında bildirdiğine göre meşhur İskender Zülkarneyn’in Makdisi tarihine göre iki boynuzu varmış(!) Bu iki boynuzu yüzünden Zülkarneyn adını almış.
Bir başka söylenişe göre de “32” otuz iki yıla “1 karn” derler. Eflak da (Zodyak, Çark- Felek) 32 yılda bir döner. İskender ise iki kere “felek devri” geçirdiğinden ve hükümdarlık ettiğinden kendisine “Zülkarneyn” denildi.

Bundan ızdırap duyarmış. Binlerce hekim bu derdine çare bulamamış. Sonunda suyu aramak için karanlıklara gidip şifa bulayım demiş. Yine şifa bulmak için Basra’da Şattülarap’tan içtiğinde karnının ağrıları dinmiş, boynuzları küçülmeye başlamış. Sonra Şat suyundan içip Diyarbekir’e gelmiş. Faydasını bulamayınca Batman’a geçip orada Kefender suyundan için haz duymuş, gözü nurlanmış. Dere boyunca suyundan içe içe Bitlis’e gelince nehir iki kola ayrılır. On üç deresinden gelen nehirden de içerse de fayda görmez.
Bitlis kalesinin sağ tarafından akan gözelerden içince hemen kale kayası dibinde istirahate geçip safa eder.  Uykudan uyanınca o nehrin doğduğu yere gidip yedi gün içip hastalıktan kurtulur. Boynuzunun (!) biri düşüp kalır.

-Bre medet, Basra’dan beri içtiğim sular meğer bu saf sudan imiş! Diyerek Bitlis adındaki hazinedarına binlerce kese para verip;
-Ey halis kölem, hasların hassı! Çabuk bu yerde benim paramdan binlerce kese harcayarak bana bir kale yaptır ki ben Çapakçur’dan dönünceye kadar tamamlansın. Ben bile büyüklüğümle kuşatsam fethinden aciz olam! Diye ferman eder.
Bu ferman çıkınca bütün usta, bilgin ve mühendislerin meşhurlarını çağırıp uğurlu bir saatte kalenin inşaatına başlarlar.
Hazinedarı kaleyi yaptırmakta iken İskender hekimlerin isteği ile seyahata çıkarak Bitlis’ten bir günde Muş sahrasına oradan da Çapakçur dağı eteğine gelip çadırını kurar. Burada zevk ve safa ederken diğer boynuzunu (!) da düşürür.  Faydasını gördüğünden Makdisi lisanına göre “Çapakçur”  der ki “Cennet Suyu” demektir.
Bilginlerden Filkos’u çağırıp der ki;
-Bu kadar zamandır benim gözdelerimdiniz. Ağrıma ilaç bulamadınız. Devayı, Cenab-ı Allah cennet nehirlerinden verdi. Çabuk burada benim için bir kale yapıp adını “ÇAPAKÇUR” koyunuz!.
Emir çıkınca inşaatına başlanıp 315 günde kale inşaatı tamamlanır. Murad nehri kenarında göğe yükselen bir kale olup sanki Ferhat yapısı köhne bir yapıdır. Kuleleri ve burçları büyük taşlardan yapılmış beşgen şeklindedir. İçindeki evleri bahçesizdir.

İskender Çapakçur’dan dönünceye kadar Bitlis kaleyi bitirir ve içine yerleşir. İskender Çapakçur’dan döndüğünde kaleye girmesine izin verilmeyince kızar ve kaleyi kuşatır. Ancak bir türlü ele geçiremez.
Kendi söylediği, “ben bile büyüklüğümle fethedemeyeyim!”  sözünü unutmuş olsa gerek ki, Bitlis için;
“Bre kâfir köle bana asi oldu!”  Diye yakınır. Topladığı deniz gibi askeriyle yedi gün boyunca durmadan saldırdıysa da sonuç alamaz ve Bitlis’e;
-“Amandır, suçunu affettim ey köle hadi çık dışarı da gel! Dediyse de Bitlis oralı olmaz ve gönderilen elçileri kabul etmez ve İskender’in ordularının üstüne zemberekli mancınıklarla öyle taşlar atar ki birçok Grek askeri telef olur. Kuşatma ve amansız savaş kırk gün sürer. Kırk birinci gün kalenin dibindeki mağaradan öyle bir arı sürüsü çıkar ki İskender’in askerini, ordusunu bütün hayvanlarıyla birlikte dağıtır. Boynuzlarına henüz çare bulmuşken birden kelleyi kulağı kaybetme derdine düşen İskender, büyüklüğü bir kenara bırakıp, “Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak, onda biri de hiç görünmemektir! “ kuralına uyarak çareyi güç bela Muş ovasına sığınmakta bulur. Ne de olsa iri eşek arılarına karşı askerin bir tedbiri yoktur.
İskender’in kuşatmayı kaldırması üzerine “İskender’in ordusuna karşı kale savunmasını başarıyla yaptığına inanan Bitlis te orduyu takip ederek konakladıkları yerde İskender’in önüne giderek boyun eğer ve yanında getirdiği çok miktarda para ve ziynetin bulunduğu kutuyu da takdim eder.
Şaşıran İskender der ki;
-Bre mel’un! Niçin asi oldun da bu kadar askerimi helak ettin?
Bitlis hemen;
-Efendim, bana, “Sağlam bir kale inşa et ki kuvvetli olarak ben bile ordumla muhasara etsem fethinde güçlük çekeyim!” Buyurdunuz. Ben de emrinize uygun olarak böyle bir İskender seddi çektim! Der.
İskender onu af edip, kalenin idaresini de Bitlis’e verir. Onun için bu şehre kurucusu Bidlis’ten alınma “Bitlis” demişlerdir. Acem tarihçileri de bu kaleye İskender’in Tahtgâhı” derler. Yenvan tarihinde “Pezgar Megalo Aleksandre” Denir ki “Büyük İskender Kalesi” demektir (M.Ö.340’lar).””
I)İsyancı Yezidi Kürtlerin (Greklerin) Gürcistan Bağları ve Melek Ahmet Paşa’nın Zafer Duası;
 Ayrıca Gürcistan beylerinin de Bitlis Hanı ile pazarlık edip anlaşmalarına rağmen Osmanlı ordusuna katılmaları da şüphe uyandırmıştır. Gürcü- Bitlis işbirliğinin 1650’lerde de var olduğunu görmek bana şaşırtıcı gelmemiştir.
Kuşatma esnasında Melek Ahmet paşa bir suikasttan Evliya Çelebi’nin uyanıklığı sayesinde kurtulur. Gelen bir padişah fermanında da Van’dan orduya katılan Sekban ve Sarıca askerlerinin Abdal Han yanında oldukları ve hemen “öldürülmelerini isteyen” ferman da gelir.
Savaşa başlamadan önce iki rekât namaz kılan Melek Ahmet paşanın, gözlerinden akan yaşlarla ettiği zafer duasında da Bitlislilerin Yezidi oldukları vurgulanır;
“-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!
C-Tatvan Yakınlarında Promoteus’un Cesedinin Kemikleri;
Dev İnsan Kalıntısı;
Buradan (Tatvan’dan) kuzeye doğru giderken arkadaşlarımız dediler ki;
-Sultanım, eğer isterseniz buraya yakın görülmeye değer bir yer daha var, onu da seyredelim. Ta ki ne kadar acaip göresiniz.!
Ben de cevap olarak dedim ki;
-Ey gözümün nurları, bu seyahatte vücudumuzu yok etmekten murat ve meram Hüda’nın yarattıklarını görmektir!
Yola çıktık, bir saat kadar Muş ovasına giden büyük bir yola gitmeyip, o yerden bayır ve yalçın kaya üzerine doğru çeyrek saat yürüdük.  Şu güzel sanat yapısını gördük;
Minare gibi olan yalçın kaya üzerinde bir adamı zincir ile sarmışlar. Şimdi sadece kemikleri kalmış. Ne uzvu var ne bir şeyi. Zincirler de çürümemiş, usta elinden çıkmışçasına parlaktırlar. Kemikleri gayet beyazdır. İncikleri kol kemikleri yedişer- sekizer arşın (.4,55cm ile 5,30m arası) boyunda uzun ve kalındırlar. Başı küçük halvet hamamları kubbesi kadar var.
Gözlerinin deliklerine bir insan rahatça girer ve çıkar. Hatta bu deliklerde kartallar yuva yapmışlar. Söylentilere göre bu kemikler Hazreti İbrahim’e iman edenlerin birinin cesedine aitmiş. Nemrut onu bu kayaya bağlamış, altına ateş yakmış. Allah bu güzel vücudu korumuş ve kemiklerinin birçok kısımları kaya ile birleşip aynı renk olmuş. Sadece incikleri, kolunun yeri ve başı kayadan dışarda görünür. Ahlatlı Şeyh Mustafa da “Bu adam İbrahim ümmetindendir, bir çok tarihte gördük!” Diye buyurdular. Makdisi tarihinde böyle yazıyor. Garip sırdır ki bu kemikler iki bin senelik bir zamandan beri duruyorlar, hala çürümemişler. Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir…
(Bu dev adamın zincire vurulması, altına ateş yakılması ve bedeni şekli bana Grek tanrısı Zeus’un Promoteus’u (Ateş getiren Dev) kayaya bağlayıp etlerini her gün gönderdiği kartala didikletmesi,  gece iyileşen yaraların sabahları gene aynı kartal tarafından yenilerek açılması efsanesini hatırlattı. Greklerin bütün tanrı ve din kültlerinin başka kavimlerden çalınma olduğunu artık bütün bilim adamları ve tarihçiler kabul etmektedir. Büyük İskender filminde de Grek tanrılarının mekânlarının Kafkas Dağları olduğu geçmektedir. Grek tarihçilerinin İskender’in fetihlerini gösteren haritalarında Azerbaycan-Dağıstan bölgesi dağları ile Hindu Kuş Dağları Kafkaslar olarak geçmektedir. Aslında Zeus- Promoteus, Grek tanrılarının bulutlar üstündeki mekânı olan Olimpos dağı için de en uygun yer Kafkaslar, Himalayalar, Zağros, Ağrı, Süphan veya Cudi dağlarıdır. Batı Anadolu ve Yunanistan’da böyle yüksek ve vahşi yerler yoktur. A.Yavuz)

D-)Kavimlerin Asimilasyonu;

Makedon İskender, Yahudiler gibi “Irkçı” olduğundan işgal ettiği topraklardaki bütün kavimlerin başındaki kralları, beyleri öldürtüp yerlerine kendi soyundan krallar atayacaktı. Böylece, o kavimler de asimile edilecekti yani Grekleştirilecekti.
İranlılar, Balkanlardan gelen savaşçı kavimler aynısını onlara daha önceden yapmışlardı. Grekler aslında bu yüzden pek de “arı ırk” sayılmazlardı.

Brooklyn College Üniversitesinde yardımcı Doçent olan S.E.Frost JR, 1962’de Dolphin Books’ta yayınlattığı “Basic Teachings of The Great Philosophers (Büyük Filozofların Temel Öğretileri)” adlı kitabında Sokrates zamanında Grek nüfusunun %60’nın Grek olmayan kölelerden oluştuğunu yazmaktadır.
Kıytırık kabile devletliğinden birdenbire cihan imparatorluğuna kavuşan Grekler asimilasyonu gerçekleştirebilmek için bu kölelerini bile “Asil Grek” saymak zorunda kalmışlardır. Bu yüzden, aşırı Grek nüfusunun yerleştirildiği şehir halklarına tarihçiler “Avam tabakasından aşağı Grek Halkı” deyimini tercih etmektedirler.

a-Greklerin Karışık Milletlerden Oluştuklarına Tarihten Bir Örnek Verelim;

Grek tarihinde çok sık olan Greklerin “başka kavimlerce işgal edilip, asimile edilmelerine, kafalarına vurmalara bir örneği yazalım. Hititlilerin başlattığı demir çağının gereklerine göre demirden savaş araçları kullanan Dor’ların hikâyesi ile devam edelim;
Dorlar (Grek-Dorieis) Hint-Avrupa kökenli bir kabiledirler. İ.Ö 1200’lerde Grek yarımadasına akınlar düzenleyerek Tun çağı Miken uygarlığını yıkmışlardır. Hititlilerle başlayan demir çağı silahlarını kullanarak istilalarını gerçekleştiren Yunanistan’da Mora yarımadasında bulunan Argos şehrine yerleşmişlerdir. Argos’tan  Akdeniz’e açılarak Girit ve Rodos adalarına yerleşmişlerdir. Bölge halkları arasında kültürel bağları koparan Dor’ların ardından dört asır süren bir karanlık çağ başlamıştır.
Mısır kökenli tanrıları kendilerine uyarlamakla ünlü olan Greklerin millileştirdikleri Tanrı Hyperion (Hiperyon) ile Theia (Siya)’nın oğlu olan Grek güneş tanrısı Helios’a (Helyos) tapınmaktadırlar. Mısır ve Fenike ürünlerini satarak İ.Ö III. yy. da zenginliklerinin zirvesine çıkmışlardır. Makedonya Kralı Demetrios’un Rodos’u kuşatmasına karşı başarıyla direnerek onu yenmelerinin anısına İ.Ö.281-280’lerde Rodos adasına diktikleri boyu 32 metreyi aşan, liman girişinde, ayakları iki mendirek üzerine oturtulmuş, altından ticaret gemilerinin geçtiği Güneş Tanrıları Helios’un heykelini dikerler. Bu heykel tarihçi Heredot’un belirlediği dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen meşhur Rodos heykelidir. Heykeltraş Lindos’lu Khares tarafından tunçtan yapılmıştır. Heykel MÖ 225 veya 226`daki meydana gelen bir depremde yıkılarak bir daha onarılamadığından birkaç asır yan yatmış halde bırakılmıştır.
Dor’lar Anadolu’ya da geçerek günümüzün Muğla- Datça yarımadasının ucunda Knidos adında bir liman kenti de inşa ederler. Rodos’ta kurdukları okullarda kolonici ve tüccar olan bir kavim için en gerekli olan, güzel konuşma (Hitabet)ve Felsefe eğitimine ağırlık verdiler. Bu okulları Knidos’a da taşıdılar. Her yıl Helicia (Helisiya) muhtemelen Güneş Ayini anlamına gelen dini törenlerinde “dört atın” koşulu olduğu bir savaş arabasını denize bırakmanın öne çıktığı dini ayinler düzenlerlerdi. İnançlarına göre bu savaş arabasıyla uçarak dünyayı gezen- gözetleyen Güneş tanrılarına araba hediye ederek onu hoş tutmuş oluyorlardı.
Bir diğer Dor şehri olan Megara bu günkü Yunanistan’ın Attika bölgesinde bulunan antik bir kenttir. Sokrates’in zamanında yapılan Pelopenez savaşı sırasında Ispartalıların müttefikidir.
Grekler, Dor kavminden olan Megara Kralı Bizas’ın İstanbul’u kurduğunu yazmışlardır. Oysa Bizas Grek değil Avrupa kökenlidir. Büyük İskender de Grek değil Makedonya’lıdır.
Atatürk de Makedonya’lıdır. Grekler Osmanlı idaresinde “450” yıl yaşamışlardır,1821’de başlarına Alman kraliyet ailesinden etekli bir prens kral yapılmıştır, 1896’da II. Abdülhamit Atina’ya kadar işgal etmiştir ama İngiliz baskısı ile anca topraklarını kurtarabilmişlerdir.

İkinci dünya savaşında Alman, İtalyan işgalleri, 1947-1950 arası İngiliz- Amerikan ordularınca işgal edilmişlerdir, Arnavutlar ve Sırplarla asırlardır karışık biçimde yaşamaktadırlar ama hiçbir şey olmamış gibi akıl almaz biçimde “Ari-saf kan Grek (Yunanlı)” olduklarına inanırlar. 1924’de Yunanistan’a gönderilen Rumları da “Türk Dölleri” diye dışlarlar. Oysa kendilerine göre Anadolu Rumları daha ari sayılabilir gibi geliyor bana!
Greklerin hilecilikleri, yalancılıkları da, soylarının karışmışlığı da böylece ortaya dökülmüş olmaktadır.

b) Asimilasyonun Sürerken Ülkemizdeki Kripto Grekler (Yunanlılar), ve Dinleri;

Büyük İskender’in adıyla inşa ettirdiği şehirlerin yanında komutanlarından olan Bitlis’in adıyla inşa ettirdiği Gürcistan Tiflis ile Türkiye Bitlis, Siirt (Dar-ı S’ad/Said- Tanrı S’ad’ın diyarı), Hakkâri ve civar şehirleri yanında, El Ruha/ El Roha (RUH, Allah’ın kızı, kovulmuş Dişi şeytanın adı) ile anılan günümüz Urfa Şehrinin ilçelerinden olan ve konik tarzlı kerpiç yapılarıyla, büyücülüğü ile meşhur Sabilerinin dini merkezi olan Harran da Grek asimilasyonuna uğrayan yerlerin başında geliyordu ve bu şehirlerin yerli halkları kendilerini hep Grek saydıklarından ileriki yüzyıllarda daima Roma-Vatikan ile işbirliği içinde olmaya özen göstereceklerdir. 

Milletlerin asimilasyonlarını önemli ölçüde tamamladıktan sonra İskender’in “33” yaşında zehirlenerek öldürülmesini takiben gelenek gereği imparatorluk çocukları veya tayin ettiği valilerin arasında paylaştırılacaktı. Bölünen devletin en uzun yaşayanları ise Mısır ile Afganistan’daki kalıntıları olacaktı.
Ha bir de Mezopotamya’daki Grekleştirilmiş Sabiye Aramiler, Süryaniler, Ermeniler ve Araplar da vardı. Dini kültleri İran ve Grek Mitracılığına dayalı bu toplumların dinlerinden türeme dinlere sahip olan Umman, Yemen’den Suriye’ye kadar Arap yarımadası halkları da Greklerin büyücü ve hileci tanrılarına tapınmaya dayalı hileci Hermes dinine göre dinlerini değiştirmişlerdi. Bu ilke bütün imparatorluk sınırları ile etki alanları içinde yaşayan milletler için de geçerliydi. Yani İngiltere’ye kadar yolu vardı.
Yahudiler de dinlerini büyücü ve hileci Grek tanrısı Hermes dinine göre düzenlemek zorunda kalmışlardı. İran Zervanilik dininde olan iyi-Hürmüz/Nurlu/Kılsız/Parlak cin ile kardeşi, kötü cin, şeytan Ehriman/Kıllı, Hileci arasındaki egemenlik çekişmesi, İshak peygamberin tüp bebek ikizleri olan Esav/Kıllı, İyi ile Yakup/ Topuk tutan/ Hileci/Nurlu/Kılsız/Parlak Kötü arasındaki peygamberlik kavgasında kendisini gösterecekti.

Doğar doğmaz kundağından çıkıp ağabeyi Apollon’un öküzlerini çalıp bir mağaraya kapatan, mağarada bulduğu kaplumbağayı öldürüp kabuğundan Lir, bağırsaklarından tel yapar, çaldığı nağmelerle kendisini yargılayan baş tanrı Zeus’u büyüleyip tanrıların kâtibi ve habercisi yapmasını sağlar.
Daha sonra zaman makinesini icat edip geçmişe giderek Zeus’un da babası ve baş tanrı olan, sınır boylarında dolaşıp tercümanlık yapan, eşcinsel ilişkiler yaşayan, kazıkçı, hileci tüccarların, hırsızların, fahişelerin koruyucusu olan büyücü, hileci, tapınak fahişeliği kültüne dayalı Hermes’in dini de böylece yeryüzüne yayılacaktı.

E-Tapınak Fahişeliği-Allah’ın Karılığı İbadeti;

İbadetleri de Sümer’in İnanna-Dumuzi’sine dayalı “Bereket Ayini Kültü” olarak da bilinen tapınak fahişeliğine dayanıyordu. Biraz tapınak fahişeliğini tanıyalım;

“…İşte, M.Ö.3000’lerde Gudea Silindir mühürlerinden Sümerolog Samuel Kramer tarafından tercüme edilmiş, tanrıça İnanna ile kral Dumuzi arasındaki cinsel ilişkiyi anlatan bir tablet tercümesi;

“Kral, kalkmış başı ile kutsal kucağa gidiyor,
O, kalkmış başı ile İnanna’nın kutsal kucağına gidiyor,
Kral kalkmış başı ile geliyor,
Kalkmış başıyla kraliçeme geliyor,
Fahişeyi (Hierodule*) kucaklıyor.”
*Hierodule, Sümer dilindeki kelimenin tam İngiliz dilindeki karşılığıdır. Kelime anlamı “Holly Prostitute/ Kutsal fahişe” kitabının yazarı Nency Qualls- Corbert’e göre, cinsel ilişkiye girebilen rahibeyi tanımlayan “Kutsal Hizmetçi” anlamına gelmektedir.
Babil’de fahişeler arasında farklı konumlar vardı. Tapınak fahişeleri en yüksek rütbeye sahiptiler ve bunlar “entu ve naditu” adlarıyla anılıyorlardı. Meyhane ve sokak fahişeleri ise “Harimtu” adıyla anılıyorlardı. Babil dini metinlerinde geçen bir ilahide;

“Meyhanenin girişine oturduğumda,
Ben, İştar, seven harimtu’yum”
diyerek, tanrıça İnanna kendisini Harimtu” olarak adlandırır.

Bir başka ilahi metninde de;
“Ben, şefkatli bir fahişeyim!”  ifadesiyle fahişeliğini dile getirir.

Tanrıçaların her daim “bakire”, tanrıların da her daim “bakir” olmalarına dayanarak tapınak fahişeleri de her daim “bâkire ve bâkirdiler”.

İnanna kültünden doğduğu tartışmasız olan Mısır’ın İsis kültü de M.Ö. 2500’lerde bütün Akdeniz bölgesi boyunca tapınılan bir göksel kişilik olmuştu. İngiltere’de Thames nehri kıyısında bile İsis tapınağı vardır.
Roma’da şüpheli olsa da asillerin tapınıldığı bir tapınağının olduğu ve ona tapınmanın erken Hıristiyanlık dönemlerine kadar sürdüğü bilinmektedir.
İsis, İsa gibi sınıf ayrımı yapmaksızın inananlarının merhametli evrensel bir kurtarıcısıydı.
Tanrılar arasındaki lakabı “Sadık Eş’ti” ve Set (Şit) onu elde etmek için kocası Osiris’i öldürmüştü, cesedinin parçalarını dünyanın dört bir yanına dağıtıp saklamıştı. Ama o kardeşi/eşi Osiris’ in parçalarını buldu, topladı, bilgisiyle yaşam/can verdi, ilişkiye girdi, hamile kaldı ve öcünü alması için oğlu Horus’u doğurdu ve sonuç ta öyle oldu.
İlahi sadık bir eş ve sadık, merhametli bir anneydi. Grek döneminde Serapis dini inananlarınca başında öküz başlı başlığı ile veya başlıksız, kucağında oğlu bebek Horus ile tasvirleri Roma İmparatorluğunun her yerinde yapıldı ve Hıristiyanlığa da “Bâkire Meryem” kültü bu şekilde girmiştir.
İsis aynı zamanda sevgili bir fahişeydi de. Kocası/kardeşi Osiris’in parçalarını ararken Tire’deki tapınağında on yıl “kutsal fahişe” olarak kalmıştı. Sonunda Biblos’ta Aşera (Astarte) tapınağının bir sütununa gömülmüş olarak bir tabutun içinde Osiris’in ölüsüne kavuşmuştur.
İsis’e adanan tapınaklar genelevlerin yakınlarına ya da fahişelerin buluşma yerlerine yapılırdı.

İsis, İnanna ve İştar gibidir, “Birin içinde” her şeydir, fahişedir, anadır, eştir- tamamıyla kutsaldır. Ona inananlar görünüşte onun bu “yükseltilmiş ve alçaltımışlıklardan ibaret tezat farklı kişiliğine dikkat etmezler…” (“Tapınak Fahişeliğinden Tarikat Fahişeliğine” adlı yazımdan alıntıdır.)

“Kutsal fahişelik” farz edildiği gibi ortaya çıkmadı ama “bereket kültü” içinde, Tevrat’ta geçen “kutsal/kutsanmış kadın” olan “fahişe” Zonah (Kadın-erkek fahişelere verilen ad. Zina’nın İbranicesi) ile kesinlikle oldu ve yaşandı (Bird 1989:76).
Bu yüzden kültün “kadeşah” adlı icracıları Kenan’da önemliydiler (Heenshaw 1994: 235,236). Aksi halde Tevrat niye böyle kadınların itibarlarını sarssın? Kenan dinlerinde bunların işlevleri tam olarak bilinmiyor ama muhtemelen “rahibe” olan bu kadınlar “kutsanmış kadınlardı”.
Sümer’in Kutsal Fahişe Kültü ’nün gecikmeden Araplar ve İranlılar aracılığıyla Greklere geçtiğini görüyoruz. 

Günümüz Yunanistan’ının Mora Yarımadasının iki yanını, Ege ile Adriyatik denizini bağlayan Korint Kanalının bulunduğu yerdeki Korint şehrinde bir tapınak yazısı, “çocuk fahişelerle yabancılara cinsel hizmet veren” tapınak kültünü kanıtlamaktadır;

“Zengin Korint ’teki tanrıça Pitho’nun, bütün yabancıları kabul eden ve onlara misafirperverlik gösteren rahibeleri, Ey Genç Hanımlar! Sizler Venüs’ün görüntüsü üzerine buhur yakıp aşkın anasını davet edenler, ilahi yardımın bizlere ulaşması için yararlılık gösterenler ve güzelliğin zarif meyvelerinin toplandığı lüks koltukların üstünde bizlere tatlı anlar yaşatanlarsınız!” (Kynk-B.F.Goldberg,The Sacred Fire; The Story Of Sex in Religion)
Bu gün Hindistan’da hala tapınağa adanmış, çarşaf-peçe ile örtünen çocuk tapınak fahişeleri vardır. Hint hükumetinin yasaklar koymasına rağmen dini ibadet gereği olduğu için azalarak sürmektedir.

Heredot, bir kadının, “kucağına atılan bir küçük gümüş para” karşılığında İştar/Afrodit tapınağının yakınında “yaşamında bir kereliğine olsa bilebir yabancıyla cinsel ilişkiye girmesini” bütünüyle ayıp olarak tanımladı (Heredotus 1983:121,122,-I.199). Benzer olarak Lucian, Adonis’e yas tutması için başını kazıtmakla cezalandırılan bir kadının, Astarte/Afrodit’e bağışlanmak üzere, bir yabancıyla para karşılığında yaşamında bir kez cinsel ilişkiye zorlanmasını, kadının “kadınlığının pazara çıkarılması” olarak tanımlamıştır (1976:13,15).
Hıristiyan yazarlar putperestlerin, Afrodit’in onuruna, “evlilik öncesi cinsel ilişki ayinlerini” ve “fahişelik kültünü” hoş görmekle suçlamışlardır (Oden 2000:142,144).
Bilginler, cinsellik için yapılan ödemeye veya ayine özen göstermediler (Cooper Frothcoming). Her nasılsa, karşılığında para ödendiğinde, tapınaktaki cinsel ayin ” fuhuş” olarak kabul edilmiyordu (Lambert 1992:136). Hatta, tercihen “ibadet” olarak kabul görüyordu.
a)TEVRAT’TA, SABİ YAHUDİLERİN TAPINAK FAHİŞELİĞİ

2.Kr.23: 7 “Fuhuş yapan kadın ve erkekleri RAB ‘bin Tapınağı alanındaki odalarını yıktı. Kadınlar orada Aşera için kumaş dokurlardı.”

Eyüp 36:17’de de “erkek tapınak fahişeleri” bahsi geçmektedir;
Eyüp.36: 14 “Genç yaşta ölüp giderler, Yaşamları putperest tapınaklarında fuhşu iş edinmiş erkekler arasında sona erer.”


b)Yahudilerin Sabi Dinine Geri Dönüşleri

Manaşşe'nin Yahuda Krallığı
(2Kr.21:1-18)
(Tarihler 2.Kitap) BÖLÜM 33
2.Ta.33: 1 Manaşşe on iki yaşında kral oldu ve Yeruşalim ‘de elli beş yıl krallık yaptı.
2.Ta.33: 2 RAB ‘bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB ‘bin gözünde kötü olanı yaptı.
2.Ta.33: 3 Babası Hizkiya'nın ortadan kaldırdığı puta tapılan yerleri yeniden yaptırdı. Baallar* için sunaklar kurdu, Aşera putları yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara kulluk etti.
2.Ta.33: 4 RAB ‘bin, "Adım sonsuza dek Yeruşalim ‘de bulunacaktır" dediği RAB ‘bin Tapınağı'nda sunaklar kurdu.
2.Ta.33: 5 Tapınağın iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için sunaklar yaptırdı.
2.Ta.33: 6 Oğullarını Ben-Hinnom Vadisi'nde ateşte kurban etti; falcılık ve büyücülük yaptı. Medyumlara, ruh çağıranlara danıştı. RAB ‘bin gözünde çok kötülük yaparak O'nu öfkelendirdi.
2.Ta.33: 7 Manaşşe yaptırdığı putu Tanrı'nın Tapınağı'na yerleştirdi. Oysa Tanrı tapınağa ilişkin Davut'la oğlu Süleyman'a şöyle demişti: "Bu tapınakta ve İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiğim Yeruşalim ‘de adım sonsuza dek anılacak.”

F-Allah’ın Karılığı Kavramı;

Müslümanlar biliyorlar ki dinlerinde böyle bir kavram yoktur. Allah ne doğmuş, ne doğurulmuş ne doğurmuş ne de doğurtmuştur. Kur’an böyle şeyleri ret eder. Ancak, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’ın bildirdiğin dinlerin temelinin de “Şeytan İbadeti Kültüne” dayalı Sümer,  Babil, İran’ın Mihriliğinden doğma Sabilik, Mecusilik olduğunu, cami, hoca, müezzin, oruç, tespih, hac, namaz gibi ibadetlerin, boy abdestinin de kökenlerinin bu şeytana tapınma kültüne ait olduğunu da bilmeleri gerekir.

Ama yaklaşık dört bin yıldır, soyundan ürediklerine inandıkları cennetten kovulmuş dişi şeytan Ezd, Ezda, Yezdan, Tavus, El Ruha/ El Roha/ Ruda’nın babası olduğuna inandıkları baş tanrıları “Allah’a da inan ve  “La ilahe illallah! (Allah’tan başka tanrı yoktur!)” Diyen Sabi dini inananları, Hz. İsa’yı “yaşayan insan şekilli tanrıları” olarak bilen Mısır’lı, Lübnan’lı, Suriye’li ve Filistin’li Kıpti Hıristiyanlar da Grek İnciline tapınan batılı Hıristiyanlar gibi Hıristo, Krist, Jesus demek yerine  “İbn el Allah= Allah’ın Oğlu/Oğlanı”, Hıristiyan Süryanilerin ve Sabilerin de “Aloha/Alaha”, Yahudilerin Yahve’nin öbür adı olan “Elohim/Eluhim”  diyerek tanrılarını anmaktadırlar.

Bu da Müslümanlardan başka din mensuplarının da “Allah” adını kullandıklarını gösterir. Hatta, 20 Temmuz gecesi veya bir önce/sonraki gün de olabilir, CNBCE kanalında İngilizce, Türkçe alt yazılı yayınlanan Conan O’brien’ın konuğu olan ABD’li bir aktris, annesinin önce rahibe, sonra hemşire olan kimliklerini eğlendirici bir tarzda sayarken, program sunucusunun “-Şu annenizin rahibeliğini biraz açalım mı? Demesi üzerine “-Pek fazla söyleyecek bir şey yok o bir rahibeydi ve Allah’ın karısıydı. Daha sonra da daha laik bir ortamda rahibelik yapabileceği söylenilerek kiliseden de kovulmuş!” diyerek milleti kırıp geçmişti. Burada da görüyoruz ki Hıristiyanlık dininde var olan manastır rahibeliği için Hıristiyanlar halen “Allah’ın Karısı” kavramını kullanmayı sürdürüyorlar.

Yukarıdaki Tevrat ayetlerinde görülüyor ki kendilerini Allah’ın seçtiği üstün Irk sayan Yahudiler bile defalarca Tapınak Fahişe Kültüne girmişlerdir. Tapınağa bağışlanan “ilk erkek veya kız çocuklar ile hayvanlar” Allah’a adanmışlardır. O zamanın inancı böyle emretmektedir.  Tevrat Levililer bölümünde Levi soyunun, Yahudilerin bütün ilk doğan ve doğacak çocukları yerine Allah’a adanmış kabile olduğu ve buluşma çadırında Allah’a hizmet ettikleri geçmektedir. Meryem de “ana karnında” Allah’a adanan ilk çocuktur.

Bereket Ayinlerine dayalı “Tapınak Fahişeliği Kültünde” tapınağa adanan erkek ve kadınlar tanrının eşleridir. Hatta İsa’nın anası Meryem’i Cebrail’in Havra’da “azaları düzgün erkek şeklinde” görünerek döllemesi hem Luka İncil’inde hem de Kuran Meryem suresinde aynen geçmektedir. Tek farkı, İncil İsa’ya “Allah’ın Oğlu/Oğlanı” yani “İbn El Allah” demesidir, Kur’an ise bu ifadeyi asla kabul etmediğinden içermemektedir.
Peygamber Muhammed’in Yahudi ve Hıristiyanların Kureyşlilerle işbirliği yapması üzerine kızarak “Tevrat ve İncil okumasanız da olur!” hadisine rağmen, Bakara Suresi 106. Ayet, “Değiştirmediğimiz veya yerine yenisini koymadığımız ayetleri Kur’an-da tekrar etmedik” derken Maide Suresi 6 ayetinin üç cümlesinin ortasına saklanmış olan ikinci ayeti ise “Tevratı, İncili ve hak peygamber Muhammed’e indirilen Kuran-ı birlikte okumadıkça bir temeliniz olmaz!” demektedir.

Aşağıda geçen İncil ayetleri de Kur’an-da düzeltilerek tekrar edilmiş ayetlerdir. Biz de farkı göstermek için birlikte verelim dedik.

a)İsa'nın doğumunun İncil’e göre şekli (Luka İncil’i 1. Bölüm);

Luka 1:26-27 “Elizabet'in hamileliğinin altıncı ayında Tanrı, melek Cebrail'i Celile'de bulunan Nasıra adlı kente, Davut'un soyundan Yusuf adındaki adama nişanlı olan bir kıza gönderdi. Kızın adı Meryem'di. “

Luk 1:35 “Melek ona şöyle cevap verdi: «Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, en yüce Olan'ın gücü senin üstüne gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek. “

Şimdi Luka ;35 ayetin ilk cümlesini “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, en yüce Olan'ın gücü senin üstüne gölge salacak.” Düşünelim. Bereket ayinlerinde Tanrının/ Allah’ın Karıları” olarak da kabul edilen bu tapınak görevlileri siyah veya beyaz bazen de Mavi renklerde bütün vücutlarını örten çarşaf-peçe veya Burka giyerlerdi. Çarşaf peçe giyenler, yüzlerine yedi kat peçe altlarına da on kat etek giyerlerdi.
Tapınakta görevli çalgıcıların çaldıkları davul, tef, zil, lir gibi çalgılar eşliğinde müezzinler ilahiler okurlardı. İnsanda huşu uyandıran bir tonda biraz da oynak çalınan ve söylenilen ilahiler eşliğinde başrahibe kara çarşaf veya peçe içinde (kıçında donu olmazdı) dans ederek ortaya gelir ve cin ya içine ya da ayin alanında bulunan heykeline girinceye kadar dans sürerdi. Sonra cin/ Tanrı/ Kutsal ruh baş rahibeye geçerek ilişkiye girerdi. Rahibenin ağzından günün merak edilen konuları hakkında hazır bulunan rahipler ve devlet adamlarınca sorulan sorulara da cevap verirdi. İşte Gnostizm (İlahi bilgiye kavuşma) anlamını buradan alıyordu. Kutsal ruh eşcinsellikten de hoşlanırdı ve erkek rahiplere de girerdi. Rahip ve rahibeler Allah/Tanrı ile ilişkiye girdiklerinden ve Allah’ın karıları olduklarından sıradan insanların onların bedenlerinin en küçük parçasını görmesine müsaade etmemek için bütünüyle örtünürlerdi. Kendisini manastıra kapatarak “çileci” yaşam süren rahipler, defvişler ulemalar bu inanç doğrultusunda ibadetlerini yapmaktadırlar.

Ama peygamber Muhammed, kızı Rukiye’nin kocası/damadı olan halife Osman’ın Rukiye’nin ölümünden sonra “çileci” yaşam süreceğini söylemesi üzerine buna izin vermemiş ve öteki kızı Ümmügülsüm’ü vererek tekrar evlendirmiştir. Peygamber’in ölümünden sonra özellikle Ömer zamanında devleti ele geçiren Süfyan, Muaviye ve oğlu halife I.Yezid zamanında Yezidilik tekrar hâkim olmuş ve “çilecilik” İslam’da yerini almıştır. Bunun açıklamasını aşağıda okuyacaksınız.
Meryem’in İsa’ya hamile bırakılması da hem İncil hem de aşağıda okuyacağınız Kur’an’da aynen bu şekilde ifade edilmekteyse kabahat kimin? Sorunu olan dini kitabına kızsın bana değil!

Doğan çocuk ülkenin “asil” grubunu, yani kral ve muhitini oluşturan “feodal gruba “ ait oluyordu. Asillik kavramının kaynağı da buydu.


b)Meryem’in “Allah’ın Karısı” Olarak “Tapınağa adanması”;
Ali İmran Suresi 3:35,36,37.
3:35. “Hani, İmran'ın karısı söyle demişti: "Rabbim, karnımdakini özgür bir biçimde sana adadım; onu benden kabul et! Kuskusuz, sen, evet sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin!"
3:36. Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde- söyle dedi: "Rabbim, onu kız olarak doğurdum ve erkek, kız gibi değildir. Adını Meryem (Kutsal Hizmetçi) koydum onun. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum!"
3:37. ““Allah, onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu, Zekeriyya'nın korumasına verdi.Zekeriyya, mihrapta onun yanına her girdiginde, orada bir rızık bulur ve sorardı: "Meryem, bu sana nereden?" Meryem de "Bu, Allah katındandır; çünkü Allah diledigini hesapsızca rızıklandırır." derdi.””
c)İsa'nın doğumunun Kur’an’a göre şekli;

MERYEM SURESİ 19:17,19,20,21
19:17- Sonra gizlenmek için ailesi ile arasına perde germişti. Ona Cebraili göndermiştik, gözüne azası düzgün tam bir insan şeklinde görünmüştü.
19:19-Cebrail “ Ben temiz bir oğul vermek için sadece Rabbinin sana gönderdiği bir elçiyim” dedi.
19:20- Meryem “Nasıl olur da iffetsiz bir kadın olmadığım halde oğlum olabilir” dedi. (Bu ayet İncil’de de var.)
19:21- “ Bu böyledir. Çünkü Rabbin Bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız” diyor. Dedi Cebrail. İş olup bitti.” Ayet ne kadar açık değil mi? Sadece göstermek için CD’si eksik.

d)Hz. İsa’nın Karıları;

İsa’nın 12 havarisi onun öğrencileri ve karılarıydılar. Çünkü İsa kendisini “Güvey” olarak tanıtıyordu. Şahidimiz İncil’dir, okuyalım;
İncil 9:14 “Bunun üzerine Yahya’nın öğrencileri İsa’ya yaklaşıp sordular: ”Neden Ferisiler ve biz oruç tutuyoruz da, öğrencilerin oruç tutmuyor?

9:15İsa onları şöyle yanıtladı: ”Güvey” kendileriyle birlikteyken yakınları yas tutar mı? Ama “güveyin” onlardan alınacağı günler gelecek o zaman oruç tutacaklar.”
Görüldüğü gibi İsa güvey/damat, biz erkekler de gelinleriyiz. Ama ortada “dünürler” yok tuhaf değil mi? Ayet gereğince karıların cennette/göklerde yeri yoktur.

Evlilik ve cinselliğe aynı olumsuz bakış Nag Hammadi’deki Kıpti metinlerinde de vardır. Thomas İncilinin 37. Bölümünden bir örnek bunu anlaşılır kılmaktadır.

“Öğrencileri dedi (İsa’ya): Seni göreceğimiz zamanı bize ne zaman açıklayacaksın?

İsa dedi;” Hiçbir utanma duymaksızın çamaşırlarınızı çıkarttığınız, ayaklarınız altına aldığınız, küçük çocuklar gibi çiğnediğiniz zaman “Yaşayan Bir’in” oğluna ait olduğunuzda korku duymayacaksınız!” (Guillaumont, “The Gospel According to Thomas.S.23)

Görtner bunun manasını şöyle açıklıyor; ”Aydınlanmış olduğumuz zaman cinsel yapımızı işlevsizleşecek, çocuk gibi masum olacağız ve çıplaklıktan utanma duymayacağız ve selamet (kurtuluş) gerçeklik olacak.(Görtner “Becaming a Child İn Thomas “ S.250- H.Kee)

Thomas İncilinde özlenen seçim Kıpti dilince “Bir Olan” anlamına gelen OUA olarak anılır ve muhtemelen Grekçede “Yalnız Olan” anlamında bekârlık çeken kişi olan Grekçede “Yalnız Olan” anlamında bekârlık çeken kişiyi tanımlayan esasında “çift cinsiyeti” ile “birleşmiş adama” atıf yapmaktadır.
Aynı bölümün sonunda havarilerden Peter (Taş, Mitracı adı) der ki; “Aramızdan Meryem’in çıkmasına izin verelim, çünkü kadınlar yaşamın değersiz şeyleridir!

İsa cevaplar;” Anlayınız, ona rehberlik edeceğim böylece onu “erkek” yapacağım….Kendini erkek yapan her kadın cennetin krallığına girecektir.”(Guillamount S.57) (Kadınlar ameliyatla erkek olsalar cennete girebilirler mi acaba?)

Evet, Hıristiyanların insan tanrısı İbn el Allah/İsa/Krist, anası Meryem’i (Kutsal Hizmetçi) ERKEK yaparak cennete sokacağını söylüyor.

Gene Grek İncil’ine göre, biz insanlar “aşağının aşağısıyız”;
Matta İncil’i 11. Bölüm;

Matta 11:11 “Doğrusu size derim ki, kadınlardan doğanlar içinde Vaftizci Yahya’dan üstün olanı çıkmamıştır. Ama göklerin hükümranlığında en küçük olan ondan üstündür.”

Bu durum Encratitis’in İskenderiye’li Celment (M.S.150-215) ile savaşının sebebiydi.

Marcion (Dosya 140-M.S 50) aynı yolda olan ama evliliğe olumsuz olarak bakan farklı olan tipik bir Gnostiktir. O yaratıcının gücüyle yer küreyi çocuklarıyla doldurarak genişletmesinden beri takipçilerine evliliği yasakladı. (Jonas Gnostic Religion S.144;Chadwick S22-Zerdüşt mitinde Maşyo-Maşyoi’nin çocuk yapmaktan vazgeçmeleri-A.Y)

Hadi gel de bunlara din diye tapının bakalım!

Peygamber Muhammed te M.S. 611’de peygamberlik gelinceye kadar gnostik (Şeytana ibadetle ilahi bilgiye ulaşacağına inanan, çileci, kadın düşmanı) “Sabi” idi ve Kureyşliler ona “Sebat et Nücum- Yıldız Göründü” diyorlardı. Malum, Sabiler Sabahyıldızı görününceye kadar güneşin doğmayacağından korkarlar. Yıldızı görünce sabah namazı kılarlar. Sabi Muhamed’in “azad kabul etmeyen” iki de “erkek kölesi” vardı.
Böylece Tapınak Fahişeliği Kültünün son dinler olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de konusu, parçası olması gerçeğine tanık oluyoruz.


F)İslam Öncesi ve Sonrası Hermes Dininin İzleri (Haz. Ömer Örneği);

Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmutallip, amcası Ebu Talip adlarını bu Hermes ile karıştırılmış, hırsız, tüccar ve fahişelerin koruyucusu olan Yemen’in Ay Tanrısı Talip’ten almışlardı.
Hatta Hazreti Ömer bile bu dine sadık kalan sahabe ve din büyüklerindendir.  Savaş için yola çıktıklarında peygamberin ölmek üzere olduğu haberi ulaştığında geri dönen ordunun yardımcı komutanlarından birisi olan Ömer, Mekke’ye gelinceye kadar, Mecusi “Ölen Tanrı Kültü” gereğince, peygamberin, Kur’an’ın bir ayetini yanlış tefsir ettiği için yeniden bir başka insanın bedeninde doğarak geri geleceğini iddia eder. Peygamberin Öldüğünü, insan olduğunu söyleyenleri ise kılıcını çekerek öldürmekle tehdit eder.
Bu iddialarını sayıklamaya, ölüm döşeğinde olan peygamberin evinin önünde de devam eder. Peygamber buna kızar ve bu yüzden kendisinden sonra halka imamlık etmesi için Ebubekir’i önerir.

Hazreti Ayşe babasının bu işe uygun olmadığını, böyle bir sorumluluğu istemediğini, yerine Ömer’in geçmesini defalarca belirtse de sonunda peygamber onları “Sizler Yusuf’un karıları gibisiniz!” diyerek azarlar. Ardından “Ebubekir’e namazda insanlara imamlık yapmasını söyle! Bırakın suçlayan hata araştırsın, haris olan da arzulasın! Yoksa Allah ve müminler b una sahip olamayacaklar!” Diyerek Ebubekir’in imamlığını açıkça emretmiştir. Son cümlesini üç kez tekrar etmiştir.

Ebubekir’i çağırtır, Ebubekir geldiğinde kızı Ayşe’nin evine girerken Ömer aynı vaazını sürdürmekteydi.  Ebubekir onu yavaşça “Yavaş ol Ömer!” diye ikaz ederek susmasını istese de olumlu cevap alamaz ve o esnada sesini tanıyanlar ona dönünce Ebubekir şöyle konuşur;
-“Ey insanlar, kim Muhammed’e tapıyor idiyse gerçekten Muhammed ölmüştür. Kim Allah’a tapıyor idiyse, gerçekten Allah diridir ve ölmez!” (İbn Sa'd’Kitab et Tabakât el Kebir’in II.Leyden Baskısı c.2 s-20)
İşte iki halife arasındaki “İslâm anlayışı” arasındaki farkı görünüz. Bunu vermemin nedeni ise şudur, peygamberden sonra Ebubekir’in iki yıllık halifeliğinin ardından Hz. Ömer dönemi başlar ve Adaletiyle ünlü Ömer’in yaptığı ve çok sık olarak anlatılan işlerinden birisi de onun devlet işlerini bırakıp geceleri uyuyan kervanların mallarını beklemesidir. Yani, hileci, kazıkçı tüccarların koruyucusu Hermes/Talip/ El Lah kültünün Ömer’de sürdüğünü görüyoruz.
Ömer döneminde Ebu Süfyan, oğlu Muaviye iktidarı ele geçirirler ve İslâm’da yozlaşma başlar. Yezidi/ Mecusi putperestliğin olduğu gibi geri gelmesi Kur’an-ı ezberleyen bazı samimi Müslümanların çabaları ile olmuştur.

a)İslâm’da Büyüme Bozulmalar;

Peygamber Muhammed’in M.S. 632’de ölümüne kadar tek bir devlet haline getirdiği Anadolu yarımadasının üç katı büyüklüğündeki Arap yarımadası büyümüş bir ucu doğuda Doğu Türkistan’da öbür ucu batıda İspanya’da Endülüs medeniyetine kadar genişlemiştir. Ancak, İslâm’ın sadece Hicaz Araplarına geldiğine inanan ve Müslümanlığı kabul eden öteki milletleri “Mevali/köle” olarak gören Ümeyye/Emevi soyunun baskıcılığı yüzünden peygamberden yüz yıl sonra çöküşe geçmiştir.
Bizans’ın sınırları Kandil dağının güneyine kadar genişlemiş ve Hıristiyan Bizans, “şeytana taptıkları” gerekçesiyle büyük Müslüman soykırımları gerçekleştirmiştir.

Özellikle Türkleri çok koruyan, Ebu Talip’in küçük oğlu Abbas soyundan olanların darbe ile devleti ele geçirmesiyle Abbasi hanedanı M.S 740’larda kurulmuş ve eski sınırlarına devlet tekrar kavuşmuştur.
Aynı yıllarda tarihi Babil şehrinin 30 km kadar güneyinde kurulan Bağdat şehrinde Abbasi hanedanı İslâm’ı bir kabile dini olmaktan çıkarıp Hıristiyanlık gibi evrensel din haline getirmek için bir üniversite kurar. Çinden Yunanistan’a bütün dinler, felsefeler hakkında kitaplar temin edilir, Arapçaya çevrilir ve hepsinden iyi olan, genel doğrular alınır temel olarak ta İskender’in öğretmeni olan Aristo’nun Hermetizmi kabul edilir. Böylece İslâm öncesi tapındıkları din olan Hermes ve Mecusilik karışımı din olduğu gibi geri kabul edilmiş olur ama tek farkla!
O tek fark ta “Gezegenlere ve yıldızları tanrı değil de Allah’ın yarattığı gök cisimleri” olarak kabul eden ancak onlara sayısız övgüler düzen bir farkla İslâm dini üretilmiş olur.

Ancak geçmişin zulümleri, İslâm’ın öteki milletlere özellikle Yafes soyu sayılan milletlere akla hayale gelmeyecek işkencelerle İslâm’ın kabul ettirilmesi de bölünmeleri başlatmıştır.

Bağdat Üniversitesinde İslâm’a  Hermetik şekil verilmesinden yüz yıl sonra M.S.850’den 950 yılına kadar Bizans gene bölgede hâkim olur ve günümüz İran’da bulunan Urumiye Gölüne kadar bölgeyi ele geçirir. Arapların değiştirdiği bütün kabile reislerini değiştirir, tümünü soykırıma uğratır, bölgede bir tek Müslüman, Yezit, Sabi bırakmaz, Hıristiyanlığa geçenler kurtulurlar. Bölgeye Grek soylular ile Hıristiyan Rumlar (Roma vatandaşları) yerleştirilir.

Bunların arkasından Abasiler yerlerini Büyük Selçuk İmparatorluğuna bırakırsa da küçük parçalar halinde yaşamaya devam eder. Bölge gene Müslümanların ellerine geçer. Bizans’ın geleceğinden korkan bölge halkı ile yeni yerleştirilen ve eski Grekler ile Rumlar inançlarını korurlar. Türkler Araplar gibi baskıcı değildir.
1096’da başlayan I. Haçlı Seferinin etkileriyle bölge Hakkâri’ye kadar gene Haçlı idaresine geçer, El Ruha (Urfa’da) Edesa, Adana-Antakya bölgesinde Klikya, Kudüs’te Haçlı Hıristiyan krallıkları kurulur.
1197’de Selahattin Eyyubi’nin bunları kovmasına kadar bölge Hıristiyan idaresinde kalır ve halkı tekrar Rumlaştırılır.

b) Dünya Haritası Değişiyor;
Cengiz Han öncesi Dünya haritası M.S.1200'lerin başları.

1200’lerde Cengiz Han ile Moğol İstilası gelir, dünyanın siyasi haritası sil baştan değişir. 15. yüzyılda Timur İstilası ile bu akınlar sürer, sonunda Moğollar çekilirler ve Anadolu’da Türk beyliklerini bir araya getiren Oğuzların Kayı boyu önderliğinde Osmanlı hâkimiyeti başlar. İskender ile başlayan ve halife Ömer’in torunu Haccac ile başlarına Fars kökenli bey getirilmiş olan Kayı boyu her ne kadar Türk ise de bir o kadar da Fars’tır.
Ve o zamanlar da var olan “Siyonizm” dümenine alet olur ve Türkleri “cennete girebilsinler” bahanesiyle Arap, Grek, Yahudi, Fars soylarıyla evlendirerek soylarını değiştirmeyi başarır. Devletin idaresinden Türkleri Fatih ile atan Osmanlı padişahları, “devşirme/dönme kölelerine” teslim ettikleri devlet idaresinde, Kanuni sonrasında “kafes padişahlarına” dönüşürler. Hapis hayatı yaşadıkları haremin dehlizlerindeki demir kafesten odalarından alınarak tahta çıkartılırlarken bile kölelerine “öldürülmemeleri için” yalvarırlar. Bu şartlarda padişah köleleri olan paşaların, maşaların kuklası olur.

G)Masonların Dünya İktidarlarının Başlaması ve “Tek Din, Tek Dünya Devleti” Siyasetinin Güdülmesi;

1550’lerde İngiliz tahtını ele geçiren büyücü Mason sermaye 1565’lerde Manş denizinde Armada Savaşlarında dünya hâkimi olan İspanyollardan tacı devir alır ve keşifler ile dünyaya egemen olurlar.
İngiliz saltanatını ele geçiren büyücü masonların 19. yüzyılda kurduklar İngiliz haritası.
Kırmızılar İngilzi toprakları.

Bu küresel sermayenin ağa babaları yeni keşfedilen Amerika kıtasına geçerek yerleşirler ve 1776’da İngilizlerden bağımsızlığı kurtarırlar, 1815’de Viyana Konferansında da resmen tanınırlar. Bebek imparatorluk olarak dünya siyasetine girerler.
Avrupa’da ve dünyada monarşiyi yani feodal düzeni yıkmaya yeminli olduklarından 19. Yüzyılda Liberalizm, Sosyalizm, Kapitalizm, Milliyetçilik, kadın hakları gibi siyasi fikir akımlarını yayarlar. Yarattıkları kitle eylemleriyle küçük monarşiler hemen yıkılır kalanları da I. Ve II. Dünya savaşları ile tarihe gömülürler.
Kültür olarak da yeryüzünde bütün dinleri birleştirerek “Tek din, tek dünya devleti” kurma yolunda bütün dünya milletlerini köleleştirecek bir din anlayışı oluşturmaya başlarlar. Bu yeni din anlayışı her ülkede en yaygın olan dini mezhebin “teslimiyetçi, şeytana tapınan, ama çağdaş yenilikçi/Ortodoks” gösterilen yüzü ile insanlara gösterilir. Hıristiyanlık’ta Presibiteryenlik, Protestanlık gibi. İslâm-i olanları da aşağıda sayacağız.
Son iki yüz yıl içinde Mason İngiliz ajanlarının İslam’ın antiemperyalist yapısını “teslimiyetçi” bir ruha sokmak için işte bu Grek soylulardan çıkardığı sözde din adamları olan Hindistan’lı Tatar Ahmed-i Kadıyani’nin Kadıyanilik dini, İran’lı Bahaullah’ın (Allah’ın Nuru) Bahailiği (Nurculuk), Mısırlı Muhammed Abduh ve Efgani ve onların Yezidi Grek takipçisi büyücü Said-i Kürdi’nin kurduğu günümüzde Nurculuk, Fethullahçılık olarak bilinen Mason İslam’ı dinleri ile Müslüman ve Türk dünyası birbirine düşürülmüş, emperyalizme teslim olmaya ikna edilmiştir.

a)Ama bunlar da “Allah” Ebubekir, Ömer vs. derler. Farkı nasıl fark edeceğiz?

Ebubekir adının karşılığı Yezidilerin tanrılarından Kur’an’ın haberci meleği Cebrail’dir. Yezidilerin kutsal kitabı Mushaf-ı Reş (Kara Kitap’ta) böyle geçmektedir. Süfyan, Muaviye, halife Yezid, Yezidi Kürtlerin tanrılarıdır. Bunlar aynen namaz kılar, oruç tutar, hac yaparlar. Ama şeytan Tavus’tan, Âdem’in ve Havva’nın terlerinden ürediklerine inanırlar.
Önce şunu belirtelim. Hıristiyan dininin tanrısı/peygamberi İsa’nın doğumu “M.Ö-03, ölümü M.S-30”’dur. İslâm’ın Kur’an-ı Muhammed’e 40 yaşında, M.S.611 yılında inmeye başlamıştır. Hıristiyanlık İslâm’dan 580-590 yıl öncedir.
Fırat nehrinde Vaftiz için sıra bekleyen Sabii kadınları
Harran Sabilerine Mandeanlar denilir.

Hıristiyan Araplar “İnsan tanrı” olarak saydıkları Hz. İsa için, İsa adını kullanırlar ama Grekler gibi Hıristo, Krist, Jesus gibi adlar yerine İsa’yı tanımlamak için “El Ab-Allah” (Baba tanrı), Allah el ibn (Tanrının oğlu/İbnesi “İbn=Oğul,Oğlan”-İsa), Allah er ruh Kuds (SallAllahu- Kutsal ruh, Ruh-ül Kudüs- Kutsal ruh Allah ya da Kudüs’ün Ruhu ) şeklinde söyleyerek Müslümanlardan ayrılırlar. İbrani ve Grek İncillerinde de benzer kavram farklılıkları mevcuttur.
Sabi dininde, Sabilerin soyundan ürediklerine inandıkları dişi, kovulmuş şeytan El Ruha’nın babasının adı “Allah’tır ve Sabiyeler yaklaşık dört bin yıldır “La ilahe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur” derler. Peygamber Muhammed de peygamberlik öncesi Sabiye’dir zaten.

Bu yüzden “Allah” diyen herkese inanmayınız. Çünkü bu Nurcular ve öteki saydıkların şeytana tapınan Greklerin avam/halk tabakasından olan Yezidiler, Sabiyelerdir. İslâm’ın bütün şartları neredeyse dinlerinde vardır. Tevrat, İncil ve Kur’an’ın temeli bu dindir. Bu kadar benzerlik olduktan sonra sayılan bu dinlere ne gerek vardı derseniz öteki yazılarımı okuyunuz. Türkler Sabileri daima “azınlık” saymışlardır ve Hıristiyanlardan ayırmamışlardır.

b)Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın Kur’an Maun Suresi (107:1)Tefsirinden;

“…Sabilik, Yezidilik, Hıristiyanlık gibi Gnostik dinlerin özünde “kadın düşmanlığı” olduğunu, kadınların ne yerde ne de gökte yerleri olmadığını, Allah’ın karılarının ise kadınlardan çok erkekler olduklarını gördük.
İslam bilginlerinden Ali El Mesudi,(Irak-896-957) Harran Sabileri, Yunanlıların avam (aşağı halk) tabakasıdır. Felsefeleri, Mütekaddimun felsefesinin (Sünni-Selefi) haşeviye (Allah’a eş koşan) kısmı olduğunu söylemektedir.
Ebu Bekir er-Râzi "Ahkâm-ı Kur'ân"ında bunu naklettikten sonra der ki: Şu zamanda Sâbiîler ismiyle bilinenlerde kitap ehli yoktur
“Aynı şekilde Rumlar, Şamlılar ve Cezire'liler (Mezopotamya ve Mısır’ın belli bölgeleri) Sâbiî idiler. Konstantin Hıristiyan olunca bunları kılıç ile Hıristiyanlığa sevk etti. Ve o zamandan itibaren puta tapma battı ve bunlar görünürde Hıristiyanların içine karıştılar, fakat çoğu puta tapıcılığını gizleyerek eski mezheplerinde kaldılar.
İslâm dini ortaya çıkınca da Hıristiyan cümlesinden olarak İslâm zamanına dâhil oldular. Müslümanlar bunlarla Hıristiyanlar arasını ayırmadılar. Çünkü bunlar putlara taptıklarını gizliyorlar ve asıl inançlarını açıklamıyorlardı. Gerçekte bunlar inançlarını gizlemekte en mahir (usta) kimselerdir. Çocuklarının akıllarının esmeye başladığından itibaren dinlerini gizlemeleri hususunda da birçok işleri ve hileleri vardır…”
Elmalı’lının tespitlerinden, Evliya Çelebi zamanından günümüze “Kürdistan” kurma davası güdenlerin de yaşadığı bölge olan Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki adadan oluşan ve El Cezire adı da verilen Meozpotamya coğrafyasında yaşayan halkların aslında Kürt değil Hıristiyanlaştırılmış Rumlar, Şeytan İbadeti Kültüne tabii Sabiler, Süryaniler, Nasturiler, Yezidiler ve Yezidi Kürtler olduklarını görüyoruz. 12. yüzyılda şeyh Adi tarafından Yezidileştirildiler böylece Vatikan yanlısı kripto Greklerin saflarına geçtiler.
Bunlar hiçbir zaman Osmanlı’ya mensup olmadılar 1561’da Yavuz’a engel olmayı başaramadılar, Kanuniye cesaretleri yoktu ama II. Selim sonrasından günümüze daima haçlı dünyasının işbirlikçileri oldular.
Osmanlı padişahı Dördüncü Murat döneminden başlayarak “sinsice örgütlenmeye” başlayan Yezidi Kürtler, I. Sultan Ahmet döneminde Bitlis- Çemişkezek (Roma imp. Çemeşkezekus tarafından kurulmuştur, halkı Bitlis gibi Yezidi avam Grek’tir.)işbirliğinde 1658’lerde Bitlis Han’ı Abdal Han önderliğinde ilk Yezidi Grek isyanını başlatırlar. Onu Mardin’de Afganistan’dan getirilen Babürd Kürtleri ve Saçlı Yezidi Kürtlerinin isyanları taklip eder ve her ikisi de Melek Ahmet paşa tarafından bastırılsa da yola gelmezler. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda bu isyanların adları “Celali İsyanları” olarak anılır ve böyle sürer. Hacı kervanlarını soymalar, Adana-Hatay yöresinde Cum Kürtleri isyanları bunlara eklenir.

19. yüzyılda Rusların güneye sıcak denizlere inme hevesleri başlar ve Hıristiyanlık öncesi din Oğuz Türkleri ile Mihri Din kardeşi olan Ermeniler, Oğuzların Müslüman olmalarından başlayan hoşnutsuzluğa Rus çarlığının maddi manevi destekleri ile devlet vaatleri de eklenince bundan nasibini almak isteyen Süryani Asuriler de eklenirler.
Osmanlı’nın gırtlağının sıkılmasını sağlayan bu isyanlar, I.Dünya Savaşında Çanakkale Zaferinin ardından bölgede Ermeni Tehcirini başlatan Enver Paşa’nın korkusundan bu Süryaniler, Yezidi Kürtler (Kripto Yunanlılar) Gürcistan’a sığınırlar.
2003’te İsveç Parlamentosuna eski Gürcü kralı II. Çikladze’nin oğlu tarafından sunulan “2003 Gürcistan Azınlık Raporunda”, Batum’a “68.000” Süryani, Tiflis’e de “38.000” Yezidi Kürt isyancının yerleştirildiği anlatılmaktadır.

İslâm Kürtçülüğünü başlatan Bitlis’li (Norşin/Nors/Nurs) kripto Yunanlı Said-i Kürdi Bedizüzzaman’ın da 1916 başlarında İngiliz rahip casusu Mr. Robert Frew’un emriyle Tiflis’e gittiği, bir Rus polisiyle görüştüğü ve Bitlis’e dönüşünden sonra Rus kuşatmasının başladığı ve esir düştüğü kendi kitabında geçer. Said-i Kürdi Deliüzzaman Rusya’da Müslüman ve Türkleri “Halifenin sözde emirleriyle Rus devrimcilerine karşı, kendilerine soykırım uygulayan Rus Çarı yanında savaşmaya ikna ederken Yıldırım Orduları Komutanı olan Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal ATATÜRK Bitlis’i işgalden altı ay sonra Ruslardan kurtarır.

İşte bu yüzden yani “Kürdistan kurulmasını engellediği için” Atatürk, Enver paşa ve İttihatçıları asla af etmeyen kripto Grek Said-i Kürdi ömrü boyunca Atatürk ve bütün İttihatçılara düşman olmuştur.
Kurtuluş savaşı verilirken, Cumhuriyetin ilanından sonra en az 26 ayrılıkçı Kürt isyanı bir o kadar kökten dinci gerici isyanı İngiliz- Amerikan paralarıyla destekleyen bu kripto Yunanlı Said-i Kürdi Bediüzzaman ve yandaşlarıdır.
Atatürk’ün ilaçlanarak zehirlenip öldürülmesinden, 10 Kasım 1938’de ölüm döşeğinde ona darbe yapılmasından, devletin 12 Mayıs 1939’da İngiliz Mandası (Sömürgesi) haline getirilmesine neden olan İngiliz- Türk Kredi Antlaşmasının imzalanmasından, 14 Mayıs 1950’de Yezidi Kripto Grek iktidarı olan Demokrat Parti iktidarının kurulmasından hep bunlar sorumludurlar.

Amerika’nı talimatıyla çıkartılan sağ-sol olaylarında devlet eliyle işlenen faili halen belirlenememiş cinayetlerin ve kitle eylemlerinin bahane edilmesiyle Çemişkezek’li Kenan Evren’in cuntanın başına geçmesi ve gene Çemişkezek’li Turgut Özal’ın (Nurcuydu) başbakanlığı döneminde TRT kanallarında yapılan tartışmalarda çağdaş savaş tarzı olan “Gerilla Savaş Tekniklerinde” ordunun eğitilmesi gerektiği ve savaş kabiliyeti kazandırılması ve de “Ordunun Modernizasyonu”  için de kullanılmak amacıyla kurulan PKK terör örgütü ile devleti yıkacak yapılanma başlatılmıştır.
Bunu yıllar sonra ortaya çıkan Kenan Evren’in devleti “Sekiz (8) Eyalete” bölen yeni haritayı imzaladığı gerçeği milleti şaşkınlığa boğmuştur.

12 Eylül 1980 darbesinde “solcu” oldukları bahanesiyle hapishanelere doldurulan Kürtler sopa ve aşırı işkencelerle devlet düşmanı edilmiş, darbeden dört- beş ay önce Suriye’ye M.İ.T Albayı kayınpederi tarafından kaçırılan örgüt kurucusu Abdullah Öcalan’a Kandil dağlarında kurdurulan terör çiftliğine hapisten çıkanlar gönüllü olarak doluşmuşlardır.

1991 I. Körfez Harekâtı ve 2003 II. Körfez Harekâtlarında Irak’ın işgalinde bu terör örgütü Haçlı ordularınca onları ülkeye davet eden, önlerini açanlar kullanılmıştır. Bunun karşılığında da önce “Kuzey Irak Kürdistanı” adıyla ilk “yarı resmi” Kürdistan kurulmuştur, böylece Kürtler ödüllendirilmiştir.
Bu gün de gene M.İ.T örgütüne kurdurulan sözde PKK’nın şehir yapılanması olan KCK adlı örgüt mensupları tekrar 12 Eylül 1980 deki gibi “Bölücü Örgüt Kurmak veya üyesi olmaktan” cezaevlerine doldurulmakta ve teçhizatlandırılıp, giydirilip, kuşatılıp Suriye’ye İran’a gönderilmektedir. Elan mevcut Suriye-Türkiye sınırları boyunca “Kürdistan hattı” çekmekte gene işgal güçlerini Suriye’ye buyur etme görevlerini devletimizin başındaki kripto Rumlardan ve öteki milliyetçi azınlıklardan “Ilımlı İslam’cı (Muhammed en Resulullah- demeyen)” işbirlikçiler sayesinde sürdürmektedirler.

Şimdi de Suriye ve İran’ın işgallerinde gene PKK ve diğer Kürt yapılanmaları kullanılmaktadır. Senaryo aynı senaryodur, oyuncuları da aynı soyun ve davanın insanlarıdır.

İşte, İskender zamanında düzenli olarak Pers imparatorluğundan devir aldıkları sınırların uçlarından ortalarına yerleştirilmiş, kökenlerini unutmamış, Roma, Bizans imparatorlukları dönemlerinde işbirlikçiliklerini sürdürmüş olan bu kripto kavimler Osmanlı döneminde iktidarı da ele geçirmişlerdir.
Bu sayede çok kolayca Vatikan ile işbirliği içine giren “Kripto Yunanlı” Sabiler ve Yezidiler, Irak, Libya, Suriye, Mısır ve öteki Müslüman ülkelerde çıkartılan kitle olaylarında aldıkları roller ile Amerika, Avrupa Birliği Haçlı koalisyonuna “sadakatlerini ispatladıklarından”  artık aleni olarak posta koyma aşamasına gelmişlerdir.

Cumhuriyet döneminde güdülen “Ulusalcılık” adlı devletin halkını tek bir kültürel kimlik altında toplamaya dayalı siyasetle “gerçek kimlikleri Türklere ve Müslümanlara unutturulmuş” ama onlarca unutulmamış, bilinçli takiyyeleriyle Müslüman görünümleriyle insanımızı aldatmışlar ve devleti ele geçirmişleridir.
Sıra, kendilerine saltanat veren batılı mason küresel sermayenin sahibi efendilerine borçlarını ödemeye gelmiştir.

Gördüklerimiz ne Arap ne de Kürt baharıdır. İskender’in soyları karışmış ama niyetleri karışmamış kölelerinin soyundan yeni Bizans’ın doğuşudur.

Kürçülük yapanların Kürt, Türkçülük yapanların Türk olmadığı, bu işlerin arkasında kökleri asırlara uzanan "köle milliyetçi ideolojilerin yattığını" gördük.


İşte basından derlediğim kadarıyla bu kölelerin zafer çığlıklarına dönüşmüş marifetleri;

BAYDEMİR BÜYÜK KÜRDİSTAN’I İLAN ETTİ BİLE!

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, kentte görev yapan gazetecilere Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nde iftar yemeği verdi.

Baydemir, sıkıntılı bir atmosferin arifesinde bulunulduğunu belirterek, şöyle dedi:
"Ahlaki vicdani sorumluluğumun gereği olarak ifade ediyorum. İl Başkanım burada, siyasi temsilcilerimiz var. Parlamentoda doğru bir siyaset izliyorlar. Ama ahlaki ve vicdani sorumluluğumun gereği olarak Suriye'nin, Suriye Kürdistan'ının işgali bir cinnet olacaktır ve Ortadoğu'ya barışı olabildiğince uzaklaştıracaktır.

Yegâne yol bütün Ortadoğu coğrafyasında, Irak'ta olduğu gibi ya da benzeri İran'da da özerk Kürdistan olacaktır, Türkiye'de de özerk Kürdistan olacaktır, Suriye'ye de özerk Kürdistan olacaktır. Bunun başka bir yolu yoktur diye düşünüyorum. 20 milyon Kürt artık kendi varlığını reddeden bir halkın varlığına, varlığını armağan etmeyecektir. Bunu bütün dünya böyle bilsin. Halen kardeşliğine inandığımız Türk halkı da lütfen böyle bilsin. Varlığımızı tanımayan hiç bir halka varlığımıza armağan etmeyeceğiz!"

Zaten öyle bir iyiliğiniz “genel anlamda” hiç olmadı. Bireysel veya aşiret olarak bu sözü yerine getiren Kürtler olmuştur ve de olacaktır. Bu da gerçek manada bir T.C. Devletinin varlığına bağlıdır. O da şu an yok!

Tehdidin Bini Bir para!

Baydemir, hükümetin komşularla sıfır problem politikasını eleştirerek, "Nasıl olur da sıfır problem olan komşu ülkelerimizle sıfır problem noktasından bugün Suriye Kürdistan'ının topraklarını bir nevi tampon bölge adı altında işgal politikasına gelmiş bulunuyoruz. Bu nasıl bir cinnet halidir. Eğer ki, komşularımızın Kürtler olmasından haz etmiyorsak, Kürtler komşularımız olduğunda yaşam bize çekilmez hale geliyorsa, peki bu ülkede yaşayan 20 milyon Kürtle nasıl bir arada yaşayacaksınız? Bu ülkeyi yönetenlere çok açık ve net söylüyorum; 20 milyonu yok sayarak artık dış ve iç siyaset yapmaktan vazgeçmelidir. Kürt'ün sevinci devletin üzüntüsü olmamalıdır. Kürt'ün heyecanı devletin kaygısı olmamalıdır. Eğer böyle olmaya devam ederse kaygımız ve endişemiz o ki, bugünleri de hep beraber arayacağız"

Rahatça “İç Savaş” tehdidi yapma cesaretini, hamisi olduğu AB-D-AKP koalisyonundan alıyor.

“Bizi Ya Kabul Edin Ya da Sizi Yok Ederiz!” Mesajı.

Baydemir, "Barış elimizi, dostluk elimizi, birlikte yaşam isteğimizi her zaman ifade ettik" diyerek, şöyle devam etti:
"Bundan sonra da beklentimiz, gerçekten Türk halkı, biz Kürt halkıyla, biz Kürdistanlılarla birlikte yaşamak istiyor mu? Eğer Türkiye halkı, Türk halkı biz Kürtlerle, Kürdistanlılarla birlikte yaşamak istiyorsa, o halde söz sırası sizindir. Sizin hükümetin veya devletin bu politikasına karşı çıkmanız gerekiyor. Hiç bir Kürt hükümetin Kamışlı'yı Afrin'in işgaline asla ve asla rıza göstermeyecektir. Kendi namı hesabıma siyasi sorumluluktan bağımsız olarak söylüyorum. Kürt halkının bir evladı olarak asla ve asla böyle bir şeye bizde eyvallah demeyeceğiz. Şüphesiz ki, benim silahım yok. Ama bir elimiz var, çıplak bir elimiz var ve bir yüreğimiz var. Elimizle, dilimizle ve yüreğimizle bu politikaya karşı çıkacağız."

Van’daki Şehit Olayına Açıklama!
Baydemir, "Dün Diyarbakır sıkıntılı bir gün yaşadı. Bugün yine sıkıntılı bir gün yaşadı. İki insanın cenazesi bu kentten Türkiye'nin batı yakasına gitti, gidiyor. Bütün bunların sona ermesi gerekiyor. Artık hiç bir sorunumuzu F-16'ların yağdırdığı bombalarla, tankların, topların atmış olduğu bombalarla veya kurşunlarla çözme şansı yoktur diye düşünüyorum. Tek yok müzakeredir. Müzakerenin kurulacağı zeminde Kürt halkının haklı talebi olan idari ve siyasi statüdür. Kürt halkına ve Kürdistan coğrafyasına idari ve siyasi statü verilmediği müddetçe adalet tesis edilemeyecektir. Benim temennim Türk halkının, Türk devletinin şu anda yürütmüş olduğu politikaya biz Kürtlerden daha fazla dur demesidir"
İyi de, AKP Kürtleri kahraman yapmaktan başka iş yapmıyor. Siz kayıkçı kavgası ilan edip sözde birbiriniz tokatlıyor gibi yaparken siyasi ortamı Kürdistan ilan etmeye kadar getirdiniz!

Kürtlerin Özlem’i,13.Yy’da Kureyş’li Mervanilerin Kurduğu İddia edilen Bir Devlettir!

Baydemir, bundan sonra aşırı bir merkezi bir yapıyla ülkeyi yönetmenin ortadan kalktığını ileri sürerek, "Ortadoğu'yu yönetmek ortadan kalkmıştır. Benim yüreğimden geçen, bir insan olarak yüreğimden geçen, özerk Kürdistan'ın başşehri Kamışlı'dır. Özerk Kürdistan'ın başşehri Diyarbakır'dır, özerk Kürdistan'ın başşehri Hevler'dir, (Erbil) özerk Kürdistan'ın başşehri Mahabad'dır. Benim yüreğimden geçen Mahabad'dır, ama onlar karar versinler benim yüreğimden Mahabad geçiyor"

Kaynak http://www.internethaber.com/osman-baydemir-bdp-diyarbakir--446601h.htm#ixzz21rYxDDcP

PKK THY Bürosunu Bastı!

Avusturya polisinin verdiği bilgilere göre; Bugün yerel saat ile 19.00'da bir grup bölücü örgüt taraftarı Viyana'nın Birinci bölgesinde bulunan Türk Hava Yolları (THY) bürosuna girerek Abdullah Öcalan posterlerini açıp, terör örgütü liderinin serbest bırakılması yönünde slogan attılar.
Olay yerine gelen Avusturya polisi eylemcilere biber gazı sıkarak müdahele etti. İşgal eylemi sadece 15 dakika sürdü ve saat 19.15'te polis THY bürosunu tamamen emniyete aldı. Olaylarda hiç kimsenin yaralanmadığı belirtildi. Eylemcilerden gözaltına alınanlar oldu.

Ve Başbakan’ın Eski Yandaşları da Karşısına Geçmek Zorunda Kalırlar!

Ahmet Altan, Başbakan Erdoğan'ın kendisine olan aşırı özgüveni yüzünden gülünç durumlara düştüğünü yazdı.
"Vesayetin ölümcül şakası" başlıklı yazısında Ahmet Altan şöyle yazdı:
"İktidar sahiplerinin kendilerine güveni akıl sınırlarını zorlayarak taştığında ise sadece gülünçleşmiyorlar, bir de herkes için büyük bir tehlike oluşturuyorlar.
Başbakan Erdoğan, "bira da içilen müzik festivalinden" önce festivalin yapılacağı üniversitenin rektörünü aramış, "Orada içkili lokantalar var" demiş,"o çocuklar oraya kafayı bulmaya mı yoksa ilim öğrenmeye mi geliyorlar".
Bunu da, "doğru söylediğinden" çok emin bir şekilde açıklamış.
Üniversiteyi, ilmi, eğitimi çok iyi bildiğine inanıyor.
Sadece üniversiteyi değil her şeyi "bildiğine" inanıyor son zamanlarda, bu "inanç" onda her şeye müdahale edebileceği kanaati uyandırıyor; bir başbakan düşünün ki işi gücü bırakmış üniversitelerdeki "içkili lokantaların" peşinde koşuyor.
Epey boş vakti var anlaşılan.
Her kim bizim başbakana bu tuhaf fikirleri veriyorsa onu dünyaya rezil etmeye uğraşıyor demektir.
Üniversite, Başbakan Erdoğan'ın sandığı yer değildir, oraları mesleklerini öğrenen genç insanların özgürce yaşadıkları, özgürce öğrendikleri, kendi hayatları hakkında karar verme yeteneğine sahip oldukları "ilim yuvalarıdır".
Kimse karışmaz üniversitede okuyan insanlara, oralarda öğrencilere "müstakbel meslektaş" muamelesi yapılır, saygı gösterilir.


Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc

ALLAH DİYEN  SABİ'SİNDEN HIRİSTİYAN'INA İNGİLİZCE VİDEOLAR!



Her Allah diyene aldanmayın. Dininizi imamlardan değil kendiniz Kur'andan öğrenin! Alaeddin Yavuz!

Ve Başbakan kendi ağzından batılılara icraatlarını anlatıyor ve onlardan olduğunu açıkça belirtiyor;